Ortadoğu yeniden aynı soruyla karşı karşıya: Daha ne kadar kan dökülecek?
Gazze'de yaşananların ardından bölgeye yayılan savaş atmosferi, Suriye'ye yönelik İsrail saldırıları ve Türkiye'ye dönük giderek sertleşen söylemler, artık yalnızca İsrail-Filistin meselesinin sınırları içinde değerlendirilemez. Ortada, yanlış hesapların bütün bölgeyi içine çekebileceği son derece tehlikeli bir denklem vardır.
İsrailli gazeteci Gideon Levy'nin yıllardır yaptığı sert eleştirilerin merkezinde de bu gerçek bulunuyor. Levy, yaşananları basitçe bir “İsrail-Filistin çatışması” olarak nitelendirmenin işgal gerçeğini perdelediğini savunuyor. Ona göre mesele, iki eşit tarafın karşılıklı çatışmasından ibaret değil; Filistinlilerin eşit haklara sahip insanlar olarak görülmesini engelleyen bir siyasal anlayış ve işgal düzeni söz konusu.
Tunuslu Yahudi tarihçi Sophie Bessis'in sözleri de Avrupa'nın tarihsel sorumluluğuna dikkat çekiyor. Bessis, İsrail'in kuruluşunda Avrupa'nın rolü bulunduğunu ve bugün Gazze'de yaşananlar karşısında Avrupa'nın ciddi bir ahlaki ve siyasi sorumluluk taşıdığını savunuyor.
Bu görüşlerin tamamına katılmak zorunda değiliz. Ancak dünyanın gözleri önünde yaşanan büyük insani yıkımı görmezden gelmek de mümkün değil.
Netanyahu'nun tehlikeli hesabı
Şimdi ise tartışmanın başka bir boyutu var: Suriye ve Türkiye.
İsrail'in Suriye'nin kuzeyine yönelik saldırıları ve Türkiye'ye ilişkin açıklamalar, İsrail basınında da ciddi biçimde sorgulanıyor. Haaretz'in yayımladığı başyazıda Netanyahu hükümetinin Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelme ihtimali konusunda uyarılması, meselenin ne kadar ciddi bir noktaya geldiğini gösteriyor.
Üstelik bu eleştiri İsrail'in dışından değil, İsrail'in kendi basınından geliyor.
Haaretz'in değerlendirmesinde Netanyahu hükümetinin Suriye'deki hamlelerinin Türkiye'nin bölgedeki varlığını gerekçe göstererek savunulduğu, ancak Ankara ve Washington'ın bu yaklaşımı reddettiği belirtiliyor.
Yazıda, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın da İsrail ile Türkiye arasında doğrudan bir askeri çatışma ihtimaline dikkat çektiği hatırlatılıyor.
İşte burada durup düşünmek gerekiyor.
Türkiye ile savaşın bedelini kim hesaplıyor?
Türkiye bir NATO ülkesidir. ABD'nin müttefikidir. Bölgenin en güçlü ordularından birine sahiptir. Dolayısıyla Türkiye ile İsrail arasında çıkabilecek doğrudan bir çatışma, iki ülke arasındaki sıradan bir kriz olarak kalmayacaktır.
Böyle bir savaşın ilk kaybedeni, her zamanki gibi, bölge halkları olacaktır.
Bombalar güvenlik getirmiyor
Haaretz'in eleştirisinin en çarpıcı noktalarından biri de burada ortaya çıkıyor: Güvenlik yalnızca bombalayarak inşa edilemez.
Bir ülke kendisini sürekli tehdit altında hissedebilir. Güvenlik kaygıları gerçek de olabilir. Ancak güvenlik gerekçesiyle atılan her füze, yeni bir düşmanlık üretirse sonuç güvenlik değil, sonsuz bir savaş döngüsü olur.
Diplomasinin yerini bombalar aldığında, siyaset yerini askeri reflekslere bıraktığında ve her kriz yeni bir askeri operasyonla çözülmeye çalışıldığında ortaya çıkan şey güvenli bir ülke değil, sürekli savaş halinde bir bölgedir.
Netanyahu yönetimine yöneltilen eleştirilerin özü de budur.
Savaş, siyasetin başarısızlığının yerine konulamaz.
Gazze'de yaşanan büyük yıkım ortadayken, Lübnan'daki gerilim devam ederken ve Suriye yeni bir istikrarsızlık döneminden geçerken bölgeyi bir cepheden diğerine sürüklemek, yangını söndürmek değil, yangına benzin dökmektir.
Asıl soru Türkiye değil, savaşın kendisi
Türkiye-İsrail gerilimi üzerinden yürütülen tartışmada en önemli nokta gözden kaçırılmamalı.
Mesele yalnızca “Türkiye İsrail'e karşı ne yapacak?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Ortadoğu'yu sürekli savaş alanına çeviren bu anlayış daha ne kadar sürdürülebilir?
Bir devlet kendisini koruma hakkına sahiptir. Ancak bu hak, sınırsız güç kullanma hakkı anlamına gelmez. Filistinlilerin güvenliği de İsraillilerin güvenliği kadar değerlidir. Suriyelilerin yaşam hakkı da Türklerin, Lübnanlıların veya İsraillilerin yaşam hakkı kadar kutsaldır.
İnsan hayatını milliyetlere göre sıralayan hiçbir güvenlik anlayışı gerçek anlamda güvenlik üretemez.
Tarih, yanlış hesapları affetmez
Ortadoğu'da savaş başlatmak kolaydır.
Bir düğmeye basılır, bir füze fırlatılır, bir uçak havalanır.
Ama savaşın nerede biteceğini kimse garanti edemez.
Bugün Suriye'de atılan bir bomba, yarın Türkiye-İsrail gerilimini tırmandırabilir. Bugün yapılan sert bir açıklama, yarın diplomatik kanalları tamamen kapatabilir. Bugün seçim hesabıyla atılan bir adım, yarın binlerce insanın hayatına mal olabilir.
İşte bu nedenle Netanyahu hükümetine yönelik İsrail içinden gelen eleştiriler dikkate alınmalıdır.
Çünkü mesele artık yalnızca Netanyahu'nun siyasi geleceği değildir.
Mesele, bütün bir bölgenin geleceğidir.
Gazze'de yaşanan insani trajedi sona ermeden, Filistinlilerin temel hakları tanınmadan ve bölgede kalıcı bir siyasi çözüm aranmadan yeni cepheler açmak, Ortadoğu'yu daha büyük felaketlere sürüklemekten başka bir sonuç doğurmaz.
Ve tarihin acı bir gerçeği vardır:
Savaşı başlatanlar, çoğu zaman savaşın nerede duracağını belirleyemez.
Bugün yapılması gereken yeni bir savaş aramak değil, mevcut savaşları bitirecek yolu aramaktır.
Çünkü Ortadoğu'nun daha fazla bombaya değil, adalete, diplomasiye ve insan hayatını merkeze alan bir siyasete ihtiyacı var.
















