Türkiye’de ekonomi tartışmaları, çoğu zaman sterileştirilmiş teknik bir dilin, grafiklerin, büyüme oranlarının ve makroekonomik verilerin gölgesinde hapsediliyor. Ankara’nın serin koridorlarında ya da steril televizyon stüdyolarında yapılan bu "büyük resim" analizleri, sokaktaki vatandaşın her gün tezgâhta, kasada ve kira kontratında kurmaya çalıştığı hayatta kalma denkleminin çok uzağına düşüyor. Politika yapıcılar için temel mesele kâğıt üzerindeki rakamsal istikrarı sürdürmekken; Türkiye halkı için ekonomi, alım gücünün kemirildiği, yaşam standartlarının acımasızca aşağı çekildiği yıkıcı bir gerçekliğe indirgenmiş durumda.
Makroekonomik istikrar, teorik olarak düşük ve öngörülebilir enflasyon, sürdürülebilir bir büyüme patikası ve dengeli bir cari yapı vaat eder. Ancak Türkiye’nin son yıllardaki ekonomi pratiğinde bu kavramların içi, halk nezdinde büyük ölçüde boşaldı. Resmî verilerdeki iyileşme söylemleri, hanehalkının hissettiği akut ekonomik baskıyla örtüşmediği gibi, toplumsal güvencesizlik hissini daha da derinleştiriyor. Enflasyon, resmî istatistik kurumunun açıkladığı bir orandan ibaret değildir; o, dar ve sabit gelirli kesimlerin cebinden sessizce çalınan refahın, sofradaki eksilen ekmeğin, çocuğun eğitim masrafından yapılan kısıntının adıdır. Ücret artışlarının fiyat artışlarının gerisinde kalması kalıcı bir fakirleşme sarmalı meydana getirirken, "sabit gelirli" demek, "sabit fakirleşen" demek hâline geldi.
Bugün Türkiye’de bir ailenin temel harcama kalemlerine baktığımızda, bütçede gıda ve barınma giderlerinin payının dramatik, hatta korkutucu biçimde arttığını görüyoruz. Büyük şehirlerde kira fiyatları, sadece dar gelirli için değil, orta sınıf için bile erişilemez, sürdürülemez seviyelere ulaştı. Gıda fiyatlarındaki oynaklık ve fahiş artışlar ise beslenme alışkanlıklarını kökten değiştiriyor. Eskiden "idare eder" denilen, ay sonunu getirebilen gelir grupları bile artık "temel ihtiyaç" ile "hayatta kalma" arasındaki ince çizgide cambazlık yapıyor. Orta sınıfın tasfiyesi, toplumsal yapının direncini kırarken, güvencesizlik hissini tüm topluma yayıyor.
Sokaktaki gerçek ekonominin en somut, en çıplak yansıması market alışverişleridir. İnsanlar artık ihtiyaç listeleriyle değil, katı bütçe sınırlarıyla alışverişe çıkıyor. Kasada sepete giren ürünler tek tek tartılıyor; bazıları mahcubiyetle geri bırakılıyor. Et, süt, temel sebzeler gibi beslenmenin yapı taşı olan ürünler, lüks kategorisine kayarken, porsiyonlar küçülüyor, kalite düşüyor. Bu, sadece tüketim alışkanlıklarının değişmesi değil; bir ulusun yaşam kalitesinin, sağlığının ve geleceğinin gerilemesi anlamına geliyor.
Politika yapıcıların gözden kaçırmaması gereken, kaçırdıkları takdirde bedelini tüm toplumun ödediği kritik nokta şudur: Makroekonomik dengeler, tek başına bir başarı ölçütü olmadığı gibi, toplumsal rıza üretmez. Eğer büyüme geniş kitlelere adil bir şekilde yayılmıyor, gelir dağılımı bozuluyor, zengin ile yoksul arasındaki uçurum büyüyor ve halkın alım gücü sistematik olarak düşüyorsa, o büyümenin sürdürülebilirliği ve toplumsal meşruiyeti tartışmalıdır. Ekonomi politikalarının nihai ve tek hedefi, kâğıt üzerindeki rakamları düzeltmek değil; insanların hayatını iyileştirmek, onlara onurlu bir yaşam sunmaktır.
Türkiye’nin mevcut ekonomik gerçekliği, pansuman tedavilerle veya kısa vadeli, seçim odaklı çözümlerle aşılabilecek bir tablo sunmuyor. Yapısal reformlar, üretim odaklı bir ekonomik dönüşüm, katma değerli ihracat ve en önemlisi, gelir dağılımını gözeten, sosyal adaleti temel alan politikalar olmadan kalıcı bir iyileşme mümkün değildir. Aksi hâlde, makro düzeyde çizilen iyimser, pembe tablo ile mikro düzeyde, sokakta, evde yaşanan gri ve sert gerçeklik arasındaki uçurum büyümeye devam edecek; bu da toplumsal dokuyu zedeleyecektir.
Sonuç olarak, ekonomi, Merkez Bankası'nın sterile raporlarında veya bütçe tablolarının soğuk rakamlarında değil; mutfaktaki tencerede, pazardaki fiyatta ve kira sözleşmelerinin ağır maddelerinde yaşanır. Türkiye’de bugün yaşanan tam olarak budur: Büyük resimde anlatılan başarı hikâyesi ile günlük hayatın yakıcı gerçeği arasındaki derin ve yıkıcı uyumsuzluk. Bu uyumsuzluk giderilmedikçe, ekonomik istikrar söylemi, toplum nezdinde karşılık bulmayan, inandırıcılığını yitirmiş bir bürokratik lafızdan öteye geçmeyecektir.












