Hz. Habbâb Bin Eret (r.a) ve Çektiği Eziyetler
İslâm tarihinin ilk saflarında, kendilerini imtihan meydanına korkusuzca atan ve Allah yolunda en dehşet verici işkencelere göğüs geren mübarek bir zat yürüyordu: Hz. Habbâb bin Eret (r.a). O, İslâm ile şereflenen ilk beş altı kişiden biriydi. Sırf bu tercihi yüzünden, yıllarca sürecek ve insan aklının sınırlarını zorlayacak bir zulüm çarkının dişlileri arasına bırakıldı.
Müşrikler ona demir zırhlar giydirir, Mekke’nin o cehennemi andıran kızgın güneşinin altına fırlatırlardı. Demir zırh sıcaktan kor hâline gelip tenini kavururken, o kan ter içinde kalır ama dâvâsından tek bir ödün bile vermezdi. Bu vahşet yetmedi; onu yakıcı bir alevi andıran kızgın kumların üzerine sırtüstü yatırır, doğrulmasın diye de göğsüne ayaklarıyla basarlardı. Acımasızca yapılan bu işkenceler yüzünden sırtındaki etler eriyor, çürüyor ve parça parça dökülüyordu!
Hz. Habbâb, Ümmü Enmâr adlı zalim bir kadının kölesiydi. Bu kadın, onun Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile görüştüğünü her duyduğunda, demiri ateşte kıpkırmızı olana kadar kızdırır ve intikam alırcasına Habbâb’ın başını dağlardı. Kelimelerin tarif etmekte aciz kaldığı bir cehennem hayatıydı bu...
Yıllar sonra, Hz. Ömer (r.a.) kendi hilafeti döneminde Hz. Habbâb’tan kendisine yapılan eziyetleri anlatmasını istediğinde; Habbâb konuşmak yerine sadece tek bir şey yaptı: "Sırtıma bakın," dedi. Hz. Ömer, onun sırtındaki o korkunç kömürleşmiş çukurları ve dağlama izlerini gördüğünde dehşete düşerek, "Bugüne kadar böylesini hiç görmedim!" itirafında bulundu. Hz. Habbâb ise tarihe kazınacak o sarsıcı gerçeği fısıldadı:
"Beni ateş korları üzerine yatırarak sürüklerlerdi. Sırtımdan çıkan yağ ve kanlar o ateşi söndürürdü."
Konforun İçinde Ağlayan Bir Sahâbi
Asıl sarsıcı olan neydi biliyor musunuz? Bu kadar eziyet çekmesine rağmen, İslâm’ın yükselmesiyle fetih kapıları açılıp Medine’ye zenginlik gelmeye başlayınca, Hz. Habbâb köşesine çekilip rahatlamadı. Aksine, "Allah etmesin! Yoksa çekmiş olduğumuz eziyetlerin mükâfatı ahirete kalmayıp dünyada iken mi bize veriliyor?" diye korkudan hıçkıra hıçkıra ağlar dururdu. Bugün en küçük bir dünyalık menfaat için inancını eğip bükenler, servet içinde yüzerken şükrü unutanlar; sırtındaki etleri İslâm için eriyen bu zatın ahiret endişesinden utanmalıdır!
Ümmetin Bitmeyen İmtihanı
Hz. Habbâb’ın aktardığı bir diğer mühim hakikat ise ümmetin bugünkü parçalanmışlığına ışık tutmaktadır: Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.), âdetinin aksine çok uzun bir namaz kıldı. Sahâbîler hayretle sebebini sorduklarında, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Bu, ümit ve korku namazıydı. Ben bunda Allah’a üç dua ettim; ikisi kabul edildi, biri kabul edilmedi. Rabbimden ümmetimin hepsini kıtlıkla helak etmemesini istedim, kabul edildi. Onları silip süpürecek dış bir düşmanı başlarına musallat etmemesini istedim, bu da kabul edildi. Üçüncü olarak, onların kendi aralarında kavga ve dövüş olmamasını (iç çatışmaya düşmemelerini) istedim; fakat bu duam kabul olunmadı."
Eğilmeyen Bir Ömrün Sonu
Hz. Habbâb, hicretin 37. senesinde vefat etti ve Kûfe’ye defnedilen ilk sahâbî oldu. Hz. Ali (k.v.) onun kabrinin yanından geçerken, bugün her birimizin alnına bir tokat gibi inmesi gereken şu muazzam sözleri söyledi:
"Allah Habbâb’a rahmet etsin. Kendi isteğiyle Müslüman oldu, severek hicret etti, ömrünü cihadla geçirdi ve musibetlere sabretti. Kıyameti hatırlayan, hesap vakti için hazırlık yapan, geçinecek kadar mala kanaat eden ve kendi Mevlâ’sını razı eden kimseye ne mutlu!"
Şimdi dönüp kendimize sorma vaktidir: Biz kimin ümmetiyiz? Sıcaktan kor olan zırhların içinde imanı haykıranların mı, yoksa klimalı odalarında dâvâcılık oynayanların mı?













