Son iki buçuk yılda İsrail’in bölgede yürüttüğü operasyonlar, önceki savaş deneyimlerinden tamamen farklı bir boyuta ulaştı. Bu süreç, özellikle işgale karşı direnen güçlerin—hem popülerlik hem de siyasi ve askeri güç olarak—güçlenmesiyle doğrudan bağlantılı. 7 Ekim’de Hamas’ın "El-Aksa Sel Baskını" ile başlattığı operasyon, bu direnişin zirveye ulaştığı kritik bir dönüm noktası olarak kayda geçti. Ancak İsrail’in o tarihten bu yana izlediği savaş stratejileri, işgal doktrininin temel prensiplerini yeniden gündeme taşıdı: Tehdidin kaynağı ne olursa olsun, ortadan kaldırılması ve sınır içinde yaşayan Arap nüfusun hâlâ en tehlikeli düşman olarak görülmesi.
Bu sürecin merkezindeki isim ise şüphesiz Benjamin Netanyahu. İsrail’in savunma bakanları, güvenlik şefleri, genelkurmay başkanları ve devlet kurumlarındaki diğer üst düzey yetkililer sıkça değişiklik gösterirken, Netanyahu, hem İsrail içinde hem de uluslararası platformda istikrarlı bir figür olarak öne çıkıyor. Amerikan yönetimi ve belirli Batı ülkeleriyle kurduğu güçlü bağlar, onun Orta Doğu’da ve Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan bölgelerde politika şekillendirmede aktif rol almasını sağlıyor.
Netanyahu’nun yönetim anlayışı, doğrudan savaş ve maksimum güç kullanımı üzerine kurulu. Mevcut strateji, düşmanı kontrol altına almak veya pasif hâle getirmek yerine, mümkün olan en yüksek ateş gücünü serbest bırakmak ve devamlı bir baskı oluşturmak şeklinde özetlenebilir. Bu yaklaşım, Filistin’e yönelik operasyonlarda cezasız şiddet uygulamaları, Lübnan’a karşı sınır tanımayan saldırılar ve Suriye’ye yönelik tek taraflı müdahalelerle kendini gösteriyor. İsrail liderinin hedefi sadece askeri üstünlük sağlamak değil; aynı zamanda tarihsel bir utancı ortadan kaldırmak ve uluslararası arenada kendini güvenceye almak.
Ancak Netanyahu’nun yönetim tarzı, stratejik planlamadan çok kişisel hırs ve güvenlik takıntısına dayalı. Babası Benzion Netanyahu ve Ze’ev Jabotinsky’nin ideallerinden etkilenmiş bir zihniyetle, lider, geniş bir strateji yerine anlık ve yoğun güç kullanımı ile hareket ediyor. Bu durum, İsrail ordusunun olağanüstü mali, teknolojik ve askeri gücünden bağımsız olarak, daha çok liderin kişisel hedefleri ve kararlarıyla şekilleniyor.
Bu yoğun hırs ve güvenlik obsesyonu***, İsrail içinde bile tartışma konusu. Netanyahu’ya muhalif olan yetkililer, onun eylemlerinin uzun vadeli sonuçları hakkında endişeli. Ancak bu durum, İsrail’in genel politik yönelimi veya savaş stratejisine alternatif bir yaklaşım getirmekten çok, sadece liderin kişisel kararları üzerinden eleştiri yapmakla sınırlı kalıyor. Gazze’deki operasyonlar, Hizbullah’a karşı yürütülen eylemler ve İran’a yönelik planlar, tüm bölgeyi etkileyen bir zincirin parçası olarak görülüyor.
Netanyahu’nun politikası, yalnızca İsrail sınırlarını değil, tüm bölgeyi etkileyen bir domino etkisi yaratıyor. Lübnan, Gazze, Suriye ve İran, bu politikanın doğrudan etkilerini hissederken, uluslararası güçler de İsrail’in askeri ve diplomatik hareketlerini gözlemliyor. Bu durum, Orta Doğu’nun istikrarını etkileyen ciddi bir risk unsuru olarak öne çıkıyor.
Sonuç olarak, Netanyahu’nun stratejisi, klasik bir askeri planlamadan ziyade kişisel hırs ve güç algısıyla şekillenen, yüksek riskli ve geniş kapsamlı bir politika olarak tanımlanabilir. Bu yaklaşım, hem İsrail halkı hem de bölge ülkeleri için kalıcı etkiler yaratırken, uzun vadeli istikrarın sağlanmasını giderek daha karmaşık hâle getiriyor.
***Obsesyon (takıntı), bireyin zihnine istemsizce giren, mantık dışı olduğunu bilse bile uzaklaştıramadığı, yoğun sıkıntı, kaygı ve huzursuzluk yaratan sürekli, tekrarlayan düşünce, dürtü veya imgelerdir













