İslam tarihinin en kırılma noktalarından biri, hiç şüphesiz Hicret’in altıncı yılında yaşanan Hudeybiye Antlaşması’dır. Bu hadise, sadece diplomatik bir metnin imzalanması değil; adeta "taş olsa çatlatacak" kadar ağır şartlar altında Müslümanların sadakat, sabır ve teslimiyet sınırlarının sınandığı muazzam bir imtihan sahnesidir. Din uğrunda zorluklara göğüs germenin, inanç için her türlü eziyete katlanmanın ne demek olduğunu gösteren bu tarihi olay, görünürdeki yenilgilerin nasıl büyük zaferlere dönüşebileceğinin en somut tecellisidir.
Görünürdeki Mağlubiyet ve Sarsılan Sineleler
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabı, yalnızca barışçıl bir niyetle, umre ibadetini eda etmek amacıyla Mekke’ye doğru yola çıkmışlardı. Ancak Mekkeli müşriklerin kibirli ve uzlaşmaz tavrı, İslam ordusunu Hudeybiye’de duraklamak zorunda bıraktı. Savaş meydanlarında canlarını ortaya koymaktan çekinmeyen, cesaretleriyle nam salmış sahabeler, barışın maslahatı adına Hz. Peygamber’in kâfirlere verdiği büyük ödünleri derin bir şaşkınlıkla karşıladılar.
Antlaşmanın maddeleri ilk bakışta tamamen Müslümanların aleyhine görünüyordu. Başta Hz. Ömer (r.a.) olmak üzere, haksızlığa tahammülü olmayan pek çok sahabenin yüreği daraldı. Fakat onlar, akıllarının almadığı bu ağır tablonun karşısında, Resûlullah’ın eşsiz rehberliğine ve emrine mutlak bir itaatle baş eğdiler. Bu, İslam’ın özü olan "teslimiyet" kavramının ilk ve en büyük toplu sınavıydı.
Zincirlerin Çığlığı: Ebu Cendel (r.a.) Hadisesi
Antlaşmanın mürekkebi henüz kurumadan, Müslümanların yüreğini kor bir ateş gibi yakacak ilk imtihan sahneye çıktı. Mekke’de Müslüman olduğu için prangaya vurulan, ağır işkencelere maruz kalan Ebu Cendel (r.a.), bir yolunu bulup zincirlerinden kurtulmuş ve düşe kalka Hudeybiye’deki İslam ordusuna sığınmıştı. Ne var ki antlaşmanın en ağır maddesi, Mekke’den kaçıp Müslüman olanların geri iade edilmesini emrediyordu.
Müşriklerin temsilcisi olan öz babası Süheyl, oğlunu kanlar içinde gördüğü hâlde merhamet etmedi; onu tokatlayarak geri götürmek için diretti. Peygamber Efendimizin tüm ısrarlarına, onu antlaşma dışı tutma taleplerine rağmen müşrikler geri adım atmadı. Ebu Cendel’in "Ey Müslümanlar! Ben size sığındım, beni yeniden dinimden döndürmek isteyen bu zalimlere mi teslim edeceksiniz?" feryatları arasında, Müslümanlar büyük bir yürek acısıyla onu geri göndermek zorunda kaldılar. O an, tüm İslam ordusunun gözyaşlarına boğulduğu andı. Resûlullah ise hüzünlü ama vakur bir sesle ona sabretmesini öğütlüyor, Allah’ın yakında mutlak bir çıkış yolu yaratacağını müjdeliyordu.
Deniz Kenarında Açan Kurtuluş Çiçeği: Ebu Basir (r.a.)
İlahi plan, insan aklının ötesinde işlemeye devam ediyordu. Antlaşmadan sonra Medine’ye sığınan Ebu Basir (r.a.) de kurallar gereği Mekkeli iki muhafıza teslim edilerek geri gönderildi. Ancak Ebu Basir, teslimiyeti zillet olarak kabul etmeyen yiğit bir ruha sahipti. Yolculuk esnasında zekice bir hamleyle muhafızlardan birini etkisiz hale getirerek yeniden Medine’ye döndü. Allah Resûlü’ne, "Ya Resûlullah, sen sözünü tuttun ve beni teslim ettin. Benim ise onlarla şahsi bir antlaşmam yok" diyerek, Medine’yi zor durumda bırakmamak adına oradan ayrıldı ve Kızıldeniz sahilindeki "İs" denilen bölgeye yerleşti.
Bu hamle, sessiz bir çığlığın yankı bulması gibiydi. Mekke’de baskı ve zulüm altında inleyen, aralarında zindanlardan kaçmayı başaran Ebu Cendel’in de bulunduğu diğer Müslümanlar, akın akın Ebu Basir’in yanına kaçtılar. Çölün ortasında, hiçbir insani imkânın bulunmadığı bu çetin ve mahrumiyet dolu coğrafyada, inançlarından başka sığınakları olmayan fedakâr bir topluluk, adeta küllerinden yeniden doğarak güçlü bir direniş cephesi kurdu.
İlahi Adalet ve Müşriklerin Acizliği
Kendi kendilerine yetmeye çalışan bu inanmış muhafızlar, hayatta kalabilmek ve zulme dur diyebilmek için Mekke’nin can damarı olan Şam ticaret kervanlarının yolunu kesmeye başladılar. Mekke ekonomisi felç olmuş, kâfirler çaresiz ve perişan bir duruma düşmüştü.
Zamanında kibirle Müslümanları ezen Mekke aristokrasisi, bu kez diz çökmüş bir vaziyette Peygamber Efendimize (s.a.v.) yalvararak elçi gönderdi. Kendi elleriyle, büyük bir inatla koydurdukları "Mekke'den kaçanlar geri iade edilecek" maddesinin iptal edilmesini ve sahildeki o mücahitlerin acilen Medine’ye kabul edilmesini rica ettiler.
Sabrın Zaferi ve Kutlu Son
Hudeybiye’de başta bir "hüsran ve haksızlık" gibi görünen o sabır, sabrı kuşanıp din uğrunda her türlü eziyete katlananların eliyle büyük bir diplomatik ve askeri zafere dönüşmüştü. Kur'an-ı Kerim'in bu antlaşmayı "Apaçık bir zafer" (Feth-i Mübîn) olarak nitelendirmesindeki sır, çölün sıcak kumlarında ve deniz kenarında verilen bu eşsiz mücadeleyle tecelli etmişti.
Ancak bu kutlu hikâyenin nihayeti, buram buram hüzün kokan bir vefa tablosuyla son buldu. Medine’ye davet ve kurtuluş mektubu sahildeki kampa ulaştığında, bu şanlı direnişin mimarı Ebu Basir (r.a.) ağır hastaydı. O, gözleri bu dünyadan ayrılmak üzereyken Resûlullah’ın mektubunu göğsüne bastırdı ve ruhunu bu mukaddes mektup elindeyken teslim etti.
Ebu Basir ve Ebu Cendel gibi şahsiyetlerin hayatı; inancın, zorluklar karşısında eğilmemenin, sabrın ve en önemlisi de her ne pahasına olursa olsun Allah ve Resûlü’ne sadakatin ebedi bir anıtı olarak tarih sayfalarındaki yerini aldı.














