Din Uğrunda Zorluklara Tahammül Etmek, Sıkıntı ve Eziyetlere Katlanmak
İslam tarihinin en büyük âlim ve zahitlerinden biri olan Hz. Ebu Zer Gıfari’nin (r.a.) hikâyesi, sıradan bir tarih anlatısı değil; hakikati arayan sarsılmaz bir kalbin muazzam destanıdır. Bugün küçük bir dünyevi menfaat için inancından taviz verenlerin aksine o, çöle sığmayan bir arayışın ve bedeli ne olursa olsun hakikate teslim oluşun simgesidir. Hz. Ali’nin (r.a.) ifadesiyle, "insanların ulaşmaktan aciz olduğu, derin sırlar barındıran muazzam bir ilme" sahip olan bu yüce sahabe, imanın sadece dilde kalan bir iddiadan ibaret olmadığını tüm insanlığa kanıtlamıştır.
Mekke Sokaklarında Sessiz Bir Karşılaşma
Mekke’de yeni bir peygamberin çıktığı haberini alınca, önce şair kardeşi Üneys’i gönderdi. Ancak başkasından gelen haberler içindeki hakikat ateşini söndürmeye yetmeyince, canını hiçe sayarak bizzat yollara düştü. Mekke o günlerde, inananları yutmaya hazır kaynayan bir kazan gibiydi; Müslümanlara adeta göz açtırılmıyordu. Buna rağmen korkmadı, kimseye bir şey soramadan günlerce Mescid-i Haram’da bekledi.
Derken bir akşam vakti, gurbettekileri gözetip kollamak asil fıtratının bir parçası olan Hz. Ali (r.a.) bu yabancı garibi fark etti. "Kimsin, niçin geldin?" diye sorma gereği bile duymadan, o muazzam Peygamber ahlakıyla Ebu Zer’i üç gece boyunca evinde misafir etti, sofrasını açtı. Üçüncü gecenin sonunda sır çözüldüğünde, Hz. Ali can güvenliğini korumak adına yolda birbirlerini tanımıyormuş gibi yapacakları deha dolu bir plan hazırladı ve onu Peygamber Efendimizin (s.a.v.) huzuruna çıkardı. O mukaddes buluşmada Ebu Zer, kelimelerle tarif edilemez bir teslimiyetle derhal Müslüman oldu.
"Gizle" Denilen İmanı Dünyaya Haykırmak!
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mekke’deki amansız baskı, işkence ve eziyetlerden dolayı ona net bir uyarıda bulunmuştu: "İmanını gizle, kavmine dön, biz galip gelince gelirsin." Fakat Ebu Zer’in kalbine düşen o kor, saklanacak ya da konforlu köşelerde gizlice yaşanacak bir inanç değildi! Korkakça sinmeyi reddetti. Canını açıkça ortaya koyarak Mescid-i Haram’ın ortasına yürüdü ve Kureyşli müşriklerin gözlerinin içine baka baka Kelime-i Şehadet’i haykırdı.
Öfke küpüne dönen vahşi müşrikler onu öldüresiye dövdüler; o gün Ebu Zer’i ölümün kıyısından, Mekke’nin Şam ticaret yolunu hatırlatarak halkı sakinleştiren Hz. Abbas güçlükle kurtarabildi. Fakat Ebu Zer yine geri adım atmadı! Ertesi gün, aldığı o ağır yaralara sızlanmadan aynı meydana bir kez daha çıktı ve aynı sarsıcı cesaretle meydan okurcasına imanını tüm dünyaya haykırdı.
İşte Ebu Zer olmak; hakikati bulunca rahatını, canını ve istikbalini düşünmeden arkasına bakmaksızın yürümektir! En muazzam haksızlıkların ve kalabalıkların karşısında tek başına da kalsa, hakkın eğilmeyen çığlığı olabilmektir. Bugün en küçük bir zorlukta inancını unutanlar, Ebu Zer’in ödediği bu ağır bedeller karşısında kendi duruşlarını bir kez daha sorgulamak zorundadır!













