İslam tarihinin erken dönemleri, inançları uğruna her türlü zorluğa göğüs geren, sıkıntı ve eziyetlere katlanmayı bir şeref sayan adanmış ruhların hikâyeleriyle doludur. Bu destansı hikâyelerin en müstesna şahsiyetlerinden biri de şüphesiz Enes bin Nadr (r.a)’dır. Onun hayatı ve şehadeti, sadakatin, teslimiyetin ve ilahi aşkın somut bir tezahürü olarak asırlardır müminlerin yolunu aydınlatmaktadır.
Bedir’in Hüznü ve Bir Adanmışlık Sözü
Enes bin Nadr (r.a), İslam’ın ilk ve en şanlı zaferi olan Bedir Savaşı’na elinde olmayan sebeplerle katılamamıştı. Bu durum, onun temiz yüreğinde derin bir hüzün ve telafi edilemez bir sızı bırakmıştı. Müslümanların o büyük şerefe nail olduğu anlarda orada bulunamamanın acısıyla kavruluyor; "Eğer Allah bana Resûlullah (s.a.v) ile birlikte bir savaşa katılmayı nasip ederse, neler yapacağımı mutlaka görecektir!" diyerek adeta canını ortaya koyacağı bir fırsatın özlemini çekiyordu.
Çok geçmeden, takvimler hicretin üçüncü yılını gösterdiğinde o fırsat kapıyı çaldı: Uhud Savaşı.
Uhud: Bir Sadakat ve Teslimiyet Sınavı
Medine’nin kuzeyinde yer alan ve kelime anlamı "tek, eşsiz, benzersiz" olan Uhud Dağı, İslam tarihinin en çetin imtihanlarından birine ev sahipliği yapacaktı. Bedir’in intikamını almak isteyen Mekkeli müşrikler, büyük bir orduyla Medine üzerine yürümüştü.
Savaşın ilk anlarında Müslümanlar muazzam bir askeri başarı göstererek düşmanı bozguna uğrattı. Ancak zafer çok yakın görünürken, savaşın kaderini değiştirecek o büyük hata yapıldı. Peygamber Efendimiz (s.a.v), ordunun arkasını güvenceye almak için Ayneyn Tepesi’ne yerleştirdiği okçulara kesin bir emir vermişti: "Bizim galip geldiğimizi de görseniz, mağlup olduğumuzu da görseniz, ben size haber vermedikçe yerinizden ayrılmayın."
Ne yazık ki düşmanın geri çekildiğini ve ganimet toplandığını gören okçuların büyük kısmı, bu emrin sadece savaş süresiyle sınırlı olduğunu zannederek yerlerini terk etti. Enes bin Nadr ve bazı komutanlar onlara Peygamber’in kesin emrini hatırlatıp durdurmaya çalışsa da nefislerine ve aceleciliklerine yenik düşenleri vazgeçiremediler. Boşaltılan tepe, pusuda bekleyen müşrik süvarileri için bulunmaz bir fırsattı. İki ateş arasında kalan Müslüman ordusu, bir anda büyük bir karmaşa ve mağlubiyetin eşiğine sürüklendi.
Cennetin Kokusu ve Şehadete Koşuş
Ordunun dağıldığı, insanların ne yapacağını bilemeyerek sağa sola kaçıştığı o dehşet anlarında Enes bin Nadr’ın kalbindeki iman ve sadakat ateşi daha da parladı. Herkes gerilerken o, ileriye doğru atıldı. O sırada geri çekilmekte olan sahabenin ileri gelenlerinden Sa'd bin Muâz ile karşılaştı. Enes (r.a), tarihe geçecek ve imanın zirvesini gösteren şu sözleri haykırdı:
"Ey Sa'd! Nereye gidiyorsun? Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki ben Uhud’un arkasından cennetin kokusunu alıyorum!"
Bu sözlerin ardından kılıcını kınından sıyırdı ve arkasına bile bakmadan düşman kalabalığının en yoğun olduğu yere daldı. Onun için artık dünyevi hiçbir kaygı kalmamıştı; rehberi Allah Resûlü'nün emri, hedefi ise kokusunu duyduğu cennetti.
Seksen Yaralı Bir Destan
Enes bin Nadr (r.a), tek başına bir ordu gibi savaşarak şehadet şerbetini içti. Savaş bittiğinde, Müslümanlar şehitlerin arasında onun mübarek bedenini bulduklarında dehşete düştüler. Vücudunda oklardan, kılıçlardan ve mızraklardan kalma seksenin üzerinde yara vardı; adeta delik deşik edilmişti. Müşrikler hırslarından bedenini öyle tahrip etmişlerdi ki onu hiç kimse tanıyamadı. Enes bin Nadr’ı, parmak uçlarındaki bir ben veya boğum izinden tanıyabilen yalnızca kız kardeşi oldu.
Enes bin Nadr’ın bu destansı duruşu, dinde samimiyetin, zorluklar karşısında dik durmanın ve Allah’a verilen söze sadık kalmanın en büyük timsalidir. O, sadece canını değil, ruhunu da İslam yoluna feda ederek adını tarihin altın sayfalarına "sözünün eri bir şehit" olarak yazdırmıştır.














