Avrupalıların Avrupa-dışı ile sağlıklı ve
dengeli ilişki kurmaları zordur. Bu "zordur hükmü" her ne kadar bizlerin Batılılarla sağlıklı ilişki kurmamızı zorlayan bir bakışı akla getirse
de üzerinde durmaya değer. Avrupalıların zoru kendilerini "Avrupalı"
saymalarıyla başlar. Avrupalılık, Avrupa fikri; ideolojik bir
kavramsallaşmaya dönüşmüş, etnik ve kültürel üstünlüğü içinde barındıran bir uygarlık projesinin adı... Avrupa sömürgeciliğinin öteki ile teması; Doğu'nun, yani İslam aleminin, yani daha somut olarak Osmanlı'nın gücünü kaybetmesine paralel işleyen
bir süreç... Bu süreç; Avrupalıdaki Doğu hayranlığı, zamanla üstünlük,
kibir, aşağı görmeye evrilen bir dönüşüme uğradığı için ilginç bir
insanlık sapmasıdır. Evrimci teorinin sosyal Darwinizme, antropolojik
bakışla yaygınlaştırılarak ideolojik aygıta dönüştüğü; Avrupalının
ötekileştirdiği ve de aynı zamanda sömürgeleştirdiği yahut potansiyel
sömürge gözüyle baktığı kültürlere dair üstünlük fikrinin oluşturduğu
ortak kimlik, Avrupa ve 'Avrupa fikri'dir. Her ne kadar kendi içinde
ikinci sınıf Avrupalılar olsa da, sınıflı toplumun alt katmanlarında
ezilmişler bulunsa da Batı dışından olan her şeye karşı üstünlük fikri
merkezi yerde durur. Üstün Kuzey ırkı safsatası gibi... Oryantalizm
denilen disiplin ve söylem de tam bu bakıştan neşet eder. Her ne kadar
Avrupa içi ikinci sınıf Avrupalılar ve de artık Doğu'dan ve Güney'den
gelen dalga eski kibrini kırsa, kimi yasal düzenlemeleri kabul etmek
zorunda kalsa da kültürel kodlarında bu kibrin işaret taşları var
olageldi. Renancı bakış hem siyasilerde hem aydınlarda toplum
ortalamasını temsil etti.Ne var ki, Avrupalının Doğu'ya, İslam'a mütekebbir bakışının her zaman
istisnaları olmuştur. Oryantalizmin en zirvede olduğu dönemde bile
Doğu'ya aşık edebiyatçılar, eleştirel düşünürler hep olmuştur.
Avrupa-dışı kültürlere daha insani açıdan yaklaşanlar, görece nesnel
olmaya çalışanların varlığı, bugün de olduğu gibi, hep marjinal kaldı.
Özellikle 19. yüzyıldan itibaren büyüyen Batı kibrine karşın Doğu'ya
romantik bir bağla bağlanan yazarlar, farklı bir ayna tuttular. Bizde
örnekleri görülen ve nerdeyse baş tacı edilen bu tür aydınların ortak
yanı, toplumlarında marjinalleşmeleri ve de tersinden bir aşırı
yüceltmeyi yansıtmaları... Aşk-nefret ilişkisini hatırlatan bu parçalı
yaklaşım hala devam ediyor.Avrupalının kendisine biçtiği istisnailik misyonu, kendi dışındakilerle
sağlıklı ilişki kurmasını engelledi. Bunda, Batı'nın kazandığı maddi
başarının bir şekilde devam ediyor oluşu temel etken. Batı-dışı
toplumlarda Batı'nın kutsadığı "başarı"yı gerçekleştirenler de, kafa
konforunu bozmak istemeyen Batı'nın algı dünyasını alt üst
edecektir/etti.Benzer durum Türkiye özelinde de geçerli olduğu için bunca Avrupa girişi yapmak zorunda kaldım. Tatlısu Frenkliği türünden Tanzimat aydınlarının dar seçkinci çevrelerinde fısıldanan bakış, zamanla ailelere yansıyacak ve özellikle cumhuriyet seçkinlerinin temsil ettiği elitizmi
oluşturacaktır.Bürokratik özellikleri ağır basan bu seçkinci zümrenin toplumla fazla
bir alışverişi olmadığı gibi, kendi mutlu ve azınlıklı dünyalarından
dışarıdaki sessiz yığınları anlamak gibi bir ihtiyaçları olmadı uzun
süre. Toplumla temas kurmak istediklerinde de genelde saçmaladılar.
İçlerinden aykırı tipler çıkmadı değil zaman zaman... Mahallenin
"yaramaz çocuğu" olan bu yeni yetmeler de yine Batı'nın içinden
karşı-ideolojik pencerelerle halkı anlamaya çalıştı. Bir tür halk adına
kendini feda etme psikolojisi hakimdi. Batı'nın Doğu ile kurduğu anlama
ilişkisindeki aşırılık gibi, bu "yaramaz çocuklar" da Asya Tipi Üretim
Tarzı'ndan ya da Beyaz Türk ulusalcılığına karşı ezilen halklar
söyleminden karşı-ulusçuluklara savruldu.Seçkincilerin mütekebbir tavrı ne kadar bu toprakların ruhuna yabancı
idiyse keyif kaçıracak derecede "halkın vicdanı" olmaya adanmış bir
nesil de seçkinci kodları adeta "yapıbozum"a tabi tutarak yeniden
kurmayı denedi... Mahallenin yaramaz çocuklarıydılar, siyasal olarak farklı olsalar da.
Bir kısmı Filistin kamplarında, bir kısmı darbe sonrası girdikleri
zindanlarda, hatta yakın zamanda askeri vesayetin açık baskılarına tepki verirken, anti-Amerikancı tutumla Bağdat'a, Afganistan'a sahip çıkarken kendi coğrafyalarını keşfettiler. Nikaragua devriminden başlayıp Cheli
idollerle devam eden romantik devrimciliğiyle Ortadoğu'da yerliliği
keşfetmeyi denedi...Ne var ki, kendi coğrafyasıyla bu denli dolaylı ve hasarlı yollardan
temas kurabilenler ayrıcalığı pek de kalmayan seçkinlerin yaramaz çocuğu olmaktan çoktan çıkmış, dünyadaki farklı eğilimlerin, gelişmelerin
rüzgarından hayli etkilenerek kendi seslerini aramaya başlamıştır.Kürt siyaseti bağlamında, bu toprağın ruhuna soğuk, metalik bir fidan
yeşertme çabasındaki empati kurma girişimlerinin PKK ile hem-hal olmaya
evrilmesi, sınıflarının geçmişinden bağımsız değil. Devraldıkları
seçkinci kibre tepkinin, tersten, bu toprakların mayasına uzak öfke
patlamasıyla karşı-ırkçılığa savruluşudur söz konusu olan. Nasıl
Avrupalı bir türlü sağlıklı ilişki kurmayı başaramıyorsa bu topraklarla, bu toprağın mutlu azınlığının mütekebbir tavrına tepki veren mahallenin yaramaz çocukları da "karşı-kibir yüklü" bir siyasal söyleme sarılıyor. Siyasal, uluslararası dengelerdeki yerine dair çözümlemelerden bağımsız bir anlama çabası olarak, PKK'nın özgürlük mücadelesi veren bir ordu
muamelesi görmeye başlamasının arkasındaki psikolojiye biraz da buradan
bakmak gerekli.
Genel
08 Eylül 2012 - 16:58
"Beyaz Türk"ün "Beyaz Kürt"leşmesi
Avrupalıların Avrupa-dışı ile sağlıklı ve dengeli ilişki kurmaları zordur. Bu "zordur hükmü" her ne kadar bizlerin Batılılarla sağlıklı ilişki kurmamızı zorlayan bir bakışı akla getirse de üzerinde durmaya değer. Avrupalıların zoru kendilerini "Avrupalı" saymalarıyla başlar. Avrupalılık, Avrupa fikri; ideolojik bir kavramsallaşmaya dönüşmüş, etnik ve kültürel üstünlüğü içinde barındıran bir uygarlık projesinin adı...
Genel
08 Eylül 2012 - 16:58













