Yatağını arayan su…
"Allah bir kapıyı kapatırsa, bir kapıyı açar" sözüne mukabil, "Allah bir kapıyı açmadan, bir kapıyı kapamaz" diyor, Hafiz-i Şirazi…
"Allah bir kapıyı kapatırsa, bir kapıyı açar” sözüne mukabil, "Allah bir kapıyı açmadan, bir kapıyı kapamaz” diyor, Hafiz-i Şirazi…
Ne müthiş bir bakış açısı, ne mükemmel bir yaklaşım! Güzel görmek böyle bir şey olsa gerek! Fakat güzelin de güzeli, iyinin de iyisi var. Teselli bulmada; anahtar cümlemiz, ümit kaynağımız bir sözün daha da üstünde bir söz, bir bakış açısı… "Söz söylenmez sözün üstüne” mi acaba? Ya da ünlü bir Gazeteci- Yazarın belirttiği gibi fikirler tükendi mi artık? Zat, "herkesin bir fikri var” diyor. Anlaşılan fikir üretmekten sıkılmış, okumaktan da… Oysa her yeni fikir heyecanlandırabilmeli insanı… Düşünürken de, okurken de, yazarken de…
Keşifler sürdüğü müddetçe, fikirler de sürer. Söz söylenir sözün üstüne… Eklenir veya çıkarılır yahut yorumlanır ama illaki sözün üstüne bir söz söylenir. Ve nasıl fikir bitti denilebilir ki? Yüce Yaratıcının, yarattığından beklediği üç şeyden biri değil mi, fikir?
Neydi? Zikir, Şükür, Fikir… Hayatın kendisinde, yaratıcının muhteşemliğine bakıp, her şeyde Onu görerek, "Allah” adını telaffuzdan düşürmemek; gördüğün güzellikler karşısında Ona teşekkürlerini sunmak; yaşadığın hayatın varlığını, sanatını ve muhteşemliğini tefekkür etmek… Kul başka ne işe yarar ki? Tabi böyle bir derdi varsa! "Kul olmak, kul olabilmek” için bir kaygı taşıyorsa.
Fikir nasıl biter? Üstelik insan, bu muhteşem kâinatın zerresini çözmeye, henüz muktedir olamamışken. Bu yüzden keşifler her daim olacak, insan yeniden ve yeniden buluşlarına buluşlar ekleyecek ve düşünecek… İnsan aslında kâşiflerin en büyüğü değil midir? Hem de en sıradanı bile… Keşif ne bilim adamlarına ne de araştırmacılara mahsus. Her insan keşif için gelir dünyaya. Aldığı her nefesle yeni bir şey öğrenir. Ya da zaten bildiği (ta ötelerden öğretilen) şeyleri tekrar keşfeder. Adım atar, yürür, düşer, kalkar, koklar, yer, içer, tadar… Sonra bunları anlamlandırır. Duygularını keşfeder. Ağlar, güler, neşelenir, sever, acılanır…
Ama tüm bunlar ancak bir şekilde haz verir insana. Keşiflerin farkında olmakla! Veya keşiflerin sonucunun nereye ulaşması gerektiğini anlamakla… Bakışlarına Mutlak Gücün etkisini katarak, her şeyde Onu aramakla… Ve elbette neticede bulmakla… Nasıl mı? İmam-ı Rabbani Hazretlerinden bir keramet göstermesi istenir. Kalkar, birkaç adım atar… "İşte yürüyorum!” der. Bakıştaki muhteşemliğe bir örnek daha!
Kim bilir gördüğünü, duyduğunu, düşündüğünü, yürüdüğünü keşfedememiş, bunlardan bihaber yaşayan kaç insan var?
Farkında olunsun ya da olunmasın keşifler sürüyor… Fikirle süslenmediğinde ve şükürle beslenmediğinde hiçbir işe yaramayan binlerce keşif… Akletmek ve düşünmek… İki tılsım! Varlığın anahtarı iki meleke… İnsan bedeni ve ruhu tüm öğeleriyle yatağını arayan su gibi… Ruh zaten hep arayışta ve yanlış adreslerde aranan sorular ve bulunmayan cevaplardan dolayı tatminsizlik içinde ama galiba uzuvlarda öyle… Gerçek güzelliklere kapatılmış gözler solgun, çirkin seslere mahkûm kulaklar perişan, hayra yürümeyen ayaklar, vermeyen eller, yorgun, üzgün…
Sanıyorum asıl keşif gerçekleşemediği, insan ruhunu, bedenini, aklını ve fikrini tek bir noktada birleştiremediği sürece, ne ruh ne de beden, gerçek huzuru ve mutluluğu hiç yakalayamayacak! İsyanları hiç dinmeyecek! Geride bıraktığı her şeyde, oyalanmadan ibaret birkaç anı olarak kalacak!
Zira su yatağını arıyor. Her zaman aradı ve hep arayacak! Bulmaksa hiç zor değil oysa… Bir adıma koşarak mukabelede bulunan, eşsiz merhametli ve şefkati bol bir sığınak var çünkü…
Tıpkı mükemmel kâşif Mevlana’nın keşifleri sonucu, olağanüstü bakış açısıyla işaret buyurduğu gibi: "Sadece susayan suyu değil, su da susayanı arar…”