Telaffuzdaki incelik ya da gerçekten sevmek
Dün hayli dokunaklı, hayli hüzünlü ve hayli güzel bir film izledim: "Kelebeğin Rüyası" Filme yapılabilecek; Kıvanç Tatllıtuğ'un oyunculukta kendini aşması, Yılmaz Erdoğan'ın –kendi sineması adına- iyi filme doğru büyük bir adım daha atması, gerçek bir hikayenin sinemada kalıcılaşması ve sair eleştirileri bir yana, akılda kalan bir sürü repliğin Yılmaz Erdoğan'ın şair ruhunu ortaya dökmesiyle birlikte düşünmeye de davet etmesi "gerçekten" kayda değerdi.
Dün hayli dokunaklı, hayli hüzünlü ve hayli güzel bir film izledim: "Kelebeğin Rüyası”
Filme yapılabilecek; Kıvanç Tatllıtuğ’un oyunculukta kendini aşması, Yılmaz Erdoğan’ın –kendi sineması adına- iyi filme doğru büyük bir adım daha atması, gerçek bir hikayenin sinemada kalıcılaşması ve sair eleştirileri bir yana, akılda kalan bir sürü repliğin Yılmaz Erdoğan’ın şair ruhunu ortaya dökmesiyle birlikte düşünmeye de davet etmesi "gerçekten” kayda değerdi.
O repliklerin birçoğu dillerde ve şurada burada bir şekilde yerini bulacaktır. Hak ettiği üzere… Onlardan pek çoğunu bende burada sıralayabilirim. Fakat bunun yerine içlerinden bir tanesini, belki de en görmezden gelinecek olanı burada ifade etmek istiyorum. Konumuzla alakası olmasa bile.
Çok hoşuma giden bir cümle oldu bu. Hepimize bir yönüyle ayna tutan. Bir açıdan içimizi dışımıza çeviren… Şair Rüştü, olanca fakirliğine rağmen, tenezzülden uzak oluşunu bakın nasıl ifade ediyordu? Yılmaz Erdoğan’ın ince zekasının ürünü şu sözlerle: "Sebebini bilmediğim gizli bir kibir var bende.”
Hem ufaktan hoş bir alay söz konusu hem de gerçeğin faş edilişi… "Gerçekten” sevmeyi başaran bu şair, bir gerçeği kendisini alaya alarak öyle güzel anlatıyordu ki.
Neyse, konumuz bu değil.
Bir dönemin "gerçekten” sevmiş iki şairinin anlatıldığı bu film, günümüz gerçeklerine basit ayrıntılar içerisinde boğularak yenilen, sarf ettiği kelimeleri ve kavramları öylesine ve gelişigüzel yankılandıran yeni nesle de gerçeğin nasıl gerçek hale gelebileceği konusunda ipucu vermesi açısından da kayda değerdi.
Aslında böyle bir yazı kaleme almayacaktım bugün. Aslında filmle ilgili bir yorumda da bulunmayacaktım. Fakat insan beyni! Öyle sıçramalarda bulunuyor ki, bazı şeyler arasında kurduğu bağlantılara siz bile inanamıyorsunuz ve alakasız gibi görünen konuları bir bakmışsınız puzzle misali kendi içinizde birleştirivermişsiniz.
Şöyle ki…
Mehmet Barlas’ı okuyordum, ki yazıyı okuyamadan başlığa takılmıştım bile. "Enver Ören gerçekten iyi bir insandı.”
Yazının başlığı buydu. Devamına şöyle bir göz gezdirdim. Modern çağın, modern insan tipine "pekiştirme” ihtiyacı getirmesine içerleyerek.
Öyle değil mi sizce de? "Ben seni ‘gerçekten’ seviyorum”, "Bana ‘gerçekten’ inanmalısın”, "Bana ‘gerçekten’ güvenmelisin”, "O ‘gerçekten’ dürüst bir insandır”, "O ‘gerçekten’ iman sahibidir”, "O ‘gerçekten’ hakkaniyetlidir” vs. vs.
Nerede kaybettik biz inandırıcılığımızı diye sordum. Nerede yitirdik manadaki güzelliği, azameti ve hakikati…
Öyle olmalı ki, bir şeyi söylerken ya pekiştirme ihtiyacı hissediyoruz ya da sözümüzü yeminle besliyoruz.
Bu telaffuzdaki kayıtsızlığımızdan mı kaynaklanıyor, diye sormaya devam ettim sonra. Hani biz hemen herkesi seviverip, herkese bol keseden bir sürü güzel söz sarf ediyoruz ya. Böyle böyle o güzelim kelimelerle birlikte manada önemini kaybetmiş mi oluyor acaba? Çünkü maşallah modern insan tipinde, herkes "ayyy aşkım yaaa”, "ayyy sen benim için dünyalara bedelsin”, "ayyy canımın içi” "ayyy bir tanem”, "ayyy çiçeğim, böceğim, her şeyim” zira…
Bu kadar kolay mı yahu o manada bu denli sevivermek? Böyle ağır, altının doldurulması gereken cümleleri hemencecik telaffuz edivermek?
Değil. Olmamalı. Yoksa "gerçekten” sevmemiz gerekenlere enerjimiz kalmıyor. O gerçeğe kadar kavramlar anlamı dışında başka kavramlara entegre oluyor, önemini kaybediyor. En nihayetinde sızlanmalar başlıyor; "aşk yok, sevgi yok bu devirde, her şey boş, mana diye bir şey kalmamış.”
Öyle mi?
Aslında öyle bir kalmış ki. Yeter ki o güne kadar siz bu kavramları ve kelimeleri gelişigüzel sarf etmemiş olun. Yeter ki manayı bulana kadar içinizin saflığını, duruluğunu koruyun. Bakın görün sonra karşınıza "gerçekten” değer birisi çıktığında nasıl da o mananın hakkı veriliyor, telaffuzdan nasıl da incelikli, derin anlamlar çıkıyor.
Ve böylece "gerçekten” layık olanlar, nasıl hak ettikleri değeri buluyor. İyi ve kötünün, doğru ile yanlışın ayrımı yapılıyor, prim verilmemesi gerekenler kendine çeki düzen verip, desteklenmesi gerekenler nasıl kuvvet buluyor.
Olması gerektiği gibi…
Velhasıl ben dün izlediğim bu filme bir de bu açılardan baktım. Bilmem yanlış mı ettim, yanlış mı düşündüm?
Ama en nihayetinde, "gerçekten” demeye ihtiyaç duymadan gerçekten çok seven iki şairin hayatını izledim. Çok da iyi ettim.