Ne çok dallama var!

Başlığa bakıp, "aaa ne kadar ayıp, hiç yakışıyor mu hanım bir yazara bu ifade" deme sevgili okur.

Başlığa bakıp, "aaa ne kadar ayıp, hiç yakışıyor mu hanım bir yazara bu ifade” deme sevgili okur.

Yakışmadığını bende biliyorum fakat lütfen birazdan yazacaklarıma bir göz gezdir, sonra yine de böyle düşünürsen düşün. Yapacak bir şey yok. Ben diyeceğimi çoktan dedim, sende okuyacağını okumuş oldun.

Geçmişler ola!

Önce şu dallama’yı bir açıklayalım sevgili okur. Osmanlı’dan başlayarak. Haşmetli Osmanlı İmparatorluğu zamanında bu ifade, sıkı Osmanlı tokadı atabilen kişiler için kullanılırmış mesela. Şöyle ki; Dallama, Osmanlı zamanında, müslüman olmayan çocukların ve bazı gelişmeye müsait müslüman çocuklarının mermerlere tokat atmak suretiyle büyütüldüğü ve sonraları bu çocukların savaştaki atlılara karşı yaya olarak önde koşulan askerler olan cengaverlere dönüştükleri zamanda onlara verilen isimmiş. Yani bu çocuklar büyüyünce Osmanlı tokadı atmaya başlıyorlarmış. Savaşta atlıların önlerine çıkıyorlarmış ve yıldırım hızıyla –ve çıplak elle- bu askerlere Osmanlı tokadı atarak onları atlarından düşürüyorlarmış.

İşte bu çocuklara "dallama” denilmekteymiş.

Biraz yumuşama oldu mu sevgili okur? Hani "aaa hiç yakışıyor mu?” cümlesinden bahsediyorum.

Olmadı mı? Peki.

Bir de şu var. Dallama bir yemek ismi. Korgan İlçesinin meşhurlarından. Kara Pancardan yapılıyor imiş. Yanında turşu ile tadından yenmez hale geliyor imiş ve de gözlerin feri, şifa kaynağı bir yemek imiş. (Öyle bilgi edindim.)

Şimdi oldu mu? Biraz daha hak verdiniz bana sanırım. Yani "dallama” o kadar da ürkülecek bir kelime değil.

Ha, argoda bambaşka anlamlarda kullanılıyormuş ve Türkçemiz sündür sündürebildiğin kelimelerle doluymuş, beni bağlamaz. Dallama derim ben, ki dedim zaten dileyen istediğini manada algılayabilir.

Gelelim zurnanın peşrev kısmına. "Zırt” biraz ağır kaçabilirdi. Hani gerçekten bu ifade bize yakışmayabilirdi. Bu yüzden biz bu sefer peşrevde kalalım sevgili okur. Bahta ne çıkacak bekleyelim. Ve görelim. Ya da aşağıya satır satır yazalım. Gerçi verdik peşrevi taksim taksim şarkıdan evvel. Fakat yine de şakısın notalar. Buyrunuz:

Bu dallamalardan birincisi ve ilki demiş ki zamanın birinde -adı Gibbons’tu sanırım-, "Osmanlı’nın kurucusu Osman Bey, bir Hristiyan idi.”

Sevgili okur, öyle uzun uzadıya ayrıntıya girip ne senin başını ne de kendi başımı ağrıtmayacağım. Vıdı vıdı, zira ayrıntılar. Hiçbir tutar yanı olmadığı gibi adam fevkalade kin ve ırkçılıkla yaklaşmış Türklere karşı. Dediğinin özeti şu, ben deyivereyim. Diyor ki, "bu kadar haşmetli bir imparatorluğu asla bir Türk kurmuş olamaz.” Niye? Neymiş, Türkler çok devlet kurmuşlar ama bir asır geçmeden yıkılmışlar; (külliyen yalan, Göktürk, Uygur ve dahası Hun İmparatorluğunu okumadı sanırım) öyleyse bu yüzlerce yıl dünyaya hükmeden şahane devleti bir Türk kurmuş olamaz. (Laf aramızda adam deli gibi hayran Osmanlıya sevgili okur. Bunun için ahlanıp vahlanması birazda. Nasıl olur da böylesi şahane devleti Müslüman bir Türk kurmuş olur? Olamaz! Öyleyse, Osman Bey Hristiyan olmalı. Bunu diyor.) Çıkarımı bu dediğinin. Onun eveleyip gevelediği, bizim netice itibariyle anladığımız bu. Tüm bunları temelde dayandırdığı savı da şu; Osman Bey’in kuruluşa dair gördüğü rüya. Osman Bey rüyasında, duvarda asılı bir kitap görüyor ve "bu ne?” diye soruyor. Öyleyse Osman Bey, müslüman olamaz, yoksa Kur’an-ı Kerim’i bilmesi gerekirdi diyor Gibbons. İddiadaki ve tezdeki çürüklüğü ve komikliği görebiliyorsunuz sanırım. Ve dayandırdığı başka komik temellerde var ve bunlar daha döneminde Ordinaryüs Profosör Fuad Köprülü tarafından çürütülmüş.

Bu nasıl bir kuyruk acısıdır ve ne bitmedik karın ağrısıdır görebiliyorsun değil mi sevgili okur. Yani, nereden bir dikiş tutturabiliriz de şu Osmanlı’yı kendimize mal ederiz, edemiyor muyuz, biz de onu itibarsızlaştırma çabası içine gireriz. Çaba bu!

Ha, o da yetmez, -‘dallama’ sadece erkeklere özgü bir ifade değil kadınlarda da kullanılabilir- Türkleri Anadolu’da bir istilacı durumuna getiririz, "hey dostum ne diyorsun bir zamanlar buralarda Türkler filan yoktu buralar hep tarla idi, pardon Lidyalılara Frigyalılara aitti” deriz. Niye deriz? Bitmeyen kuyruk acısı, bitmeyen karın ağrısı. Hazımsızlık! Gibbons gibi.

Ama bizde ona sorarız; peki dostum, onlardan önce kim vardı? Sümerler. Asurlular, Hititler. Ha, ileri doğru kayalım Yunanistan’da Dorlar, Akha’lar. Hadi çık işin içinden. Yunanlılar da mı istilacı? Gidiniz daha da eski dönemlere, bahsini ettiğiniz üzere Neolitik Çağ’a, kimler kimler çıkacak karşımıza. Dünyanın ilk metropolü, Çatalhöyük mesela. Kimler vardı orada? Anadolu’da? Hani Lidyalılardan, Frigyalılardan ya da Urartulardan da evvel?

Öyleyse, neymiş efendim? Ona öyle denmezmiş. Kadını erkeği yokmuş bu işlerin ya dallamalıklığı varmış ya da delikanlılığı. Ya eveleyip geveleyecekmişsin ya da asıl niyetini mertçe ortaya dökecekmişsin. Bu açıdan kimse kuyruk acılarının ve dahi karın ağrılarının faturalarını tarihe kesmemeliymiş. O sorular çoktan sorulmuş ve ordinaryüsler tarafından ince ince zaten cevapları verilmiş.

Tarihte meşruiyet esasmış evet fakat bu meşruiyeti kimse "sizden önce buralar başkasınındı” diye kullanmamalıymış. Zira işin içinden çıkılamazmış. Bunun, ifade ettiğimiz gibi Sümerlere kadar, Orta Asya’da Sakalara, Tiler, Junglar, Hazarlar, Hunlara kadar yolu var imiş.

Böyle olursa dünya üzerinde meseleler açılırmış ve asla sonuç alınamazmış. ABD- Kızılderililer, Avustralya-Aborjinler gibi…

Hatta öyle ki bu mesele gider ta Adem ve Havva’ya kadar uzanırmış.

Ve biz neticede şuna varırmışız; "Mülk Allah’ındır ve her şey Onun tasarrufundadır.” Ne olduysa Onun izniyle, inayetiyle ve nasibiyle olmuştur. Öyleyse kimse ahkâm kesmemeli, dallamalık yapmamalıymış.

Ve mümkünse elindekilerle yetinip, kardeş kardeş geçinmenin yollarını aramalıymış.

Hariçten gazelciler ise hiç fitnelik yapmamalıymış. "Ver coşkuyu” yazılarla, bilimsel ve entelektüel tartışmalara değil, nasıl sivrilebilirim diye kendine yatırım yapmaya zemin hazırlamamalıymış.