Milli görüşçüler yuvaya dönsün diye...
Aşağıdaki yazı, sadece şahsıma ait yorumlardır. Bir takım sorulara cevap ararken, öncelikle sebepleri ortaya koymaya çalıştım. Varmış olduğum sonuçlarla birlikte takdirlerinize sunuyorum. Kaile almayabilir veya düşüncelerime katılmayabilirsiniz. İsterseniz, tezlerimi çürüterek karşı beyanda da bulunabilirsiniz. Ama lütfen kızmayınız. Okuduğunuz bu paragrafı, yazının sonuna koymayı düşünmüştüm. Ancak yazı, önyargılara zemin hazırlayan türden olduğu için baş tarafa aldım. Yani bu seferlik son sözü baştan söylemiş olalım, diyorum.
Aşağıdaki yazı, sadece şahsıma ait yorumlardır. Bir takım sorulara cevap ararken, öncelikle sebepleri ortaya koymaya çalıştım. Varmış olduğum sonuçlarla birlikte takdirlerinize sunuyorum. Kaile almayabilir veya düşüncelerime katılmayabilirsiniz. İsterseniz, tezlerimi çürüterek karşı beyanda da bulunabilirsiniz. Ama lütfen kızmayınız. Okuduğunuz bu paragrafı, yazının sonuna koymayı düşünmüştüm. Ancak yazı, önyargılara zemin hazırlayan türden olduğu için baş tarafa aldım. Yani bu seferlik son sözü baştan söylemiş olalım, diyorum.
Evet,
Bu yazının uzun zamandan beri yazılması gerekiyordu. Fakat birilerinin yerini sağlamlaştırması adına birtakım beklentilerinin boşa çıkması açısından da ertelenmesi icap ediyordu. Bu beklentiler, devam ettiği sürece de böyle bir yazının kaleme alınması pek de amaca hizmet etmezdi.
Saadet Partisi’ndeyken kendi namlarına oluşturdukları hava ve elde ettikleri popülaritelerini seçime kadar bol bol kullandılar. Aslında kendileri dahi bunun bir anlam ifade etmediğini ve seçimlerde de bir getirisi olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Öte yandan sanki bir yerlerden talimatlar geliyordu, onlar da gereğini yapıyordu diye aklına geliyor insanın. Yoksa malum medya dahi Saadet Partisi’ndeyken onca pohpohlama yapıyordu da bölünmeden sonra ne oldu ki seslerini kestiler? Bu durumda insan, herkes üzerine vazife olanı yapıyor, gerisi bahane… diye düşünmeden kendisini alamıyor.
Bu ifadeler kimilerini biraz ısırmış olacak ama şu yorumu okumadan da lütfen hemen kızmayın istiyorum. Bakınız, Saadet Partisi’nin Genel Başkanlığını yüzünün akıyla yürütmekte olan Muhterem Recai Kutan Beyefendi, yapılacak yeni kongrede genel başkanlık noktasında, Erbakan Hocamızdan affını istedi. Buna binaen Hocamız, teşkilatların da arzusu doğrultusunda Sayın Numan Kurtulmuş’un Genel Başkanlığa aday olmasına onay verdi. 26 Ekim 2008’de yapılan üçüncü olağan kongrede Sayın Kurtulmuş, Saadet Partisi Genel Başkanlığı’na seçildi. O gün yapılan konuşma, bir takım söylemler ve vaatler, sonrasında teşkilatlara bir heyecan getirmedi de değil. İçeride tepkili olan kesim de vardı, ancak pişmiş aşa su katmama adına bağırlarına taş basıyorlardı. Doğrusu, Sayın Kurtulmuşun geçmişte parti içinde birtakım aykırı çıkışları ve genel başkanlığa oldukça istekli olması âcizane şahsımda da kendilerine karşı bir soğukluk oluşturmuştu.
Zamanla yeni söylemler yeni yöntemler; kadrolarda çok farklı simalar… Derken Saadet Partisi’ni ‘Yerli, antiemperyalist, maneviyatçı ve adalet, özgürlük, refah ilkelerini savunan bir parti’ gibi bir takım ucube tanımlamalar!?… Oysa ki Saadet Partisi’nin çizgisi Milli Görüş’tür. Milli Görüş’ü de yeniden tanımlamaya ihtiyaç yoktur. Milli Görüşün en sade tanımı: ‘Halkın kendi görüşüdür, özüdür, tarihidir.’ Saadet Partisi de bu ilkelerin siyasi kanadıdır. Öyle de kalacaktır. Milli Görüş’ün kurucusu ve lideri böyle tanımlamıştır. Şimdi kalkıp da bu ve benzeri çıkışlarla Milli Görüş’ü ve liderini görmezlikten gelmenin ne anlamı olabilir?... Amaç, yeni bir odak oluşturmaktır desek! Peki neden?... Milli Görüş’ün zaten bir odağı var. İkinci bir odak düşüncesi niye? Odak noktasını farklı bir zemine kaydırma gibi bir düşünce vardı desek, cılız bir tahmin olarak kalıyordu. Sonradan anlaşıldı ki odağı hepten ortadan kaldırma gibi bir düşünce mevcutmuş… Tabii bu gibi çabalar boşunadır. Yel değirmenleri döner durur. Donkişot’un çabası da cabası olur.
Konumu ve düşüncesi ne olursa olsun Milli Görüş treninde olduğu sürece hiç kimse istese de o trenin yönünü değiştiremez. İsterse sevk ve idaresi elinde olsun. Hele ortadan kaldırmaya hiç gücü yetmez. Burada korku ve tehditten dem vurmuyorum. Konjonktür onu gerektiriyor.
Olaylı 11 Temmuz kongresinden sonra yaşanan sıkıntılar devam ederken ‘Milli Görüşçüler ne yapmalı’ başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Bir takım tavsiyelerde bulunmuştum. Bu yazım, Milli Gazete de üzülerek ifade ediyorum, makaslanarak yayınlanmıştı. Gerçi bunu yapanlar da daha sonra gazeteden ayrılarak ayrılıkçılar saflarına katıldılar. O yazım makaslandığı için asıl vurgularım, yön değiştirmiş oldu. Bazı internet siteleri de o gün yazıyı alıntı yaparak portallarında görüntülediler. Tabii müspet ve menfi birçok yorum da yapıldı. Kimi tebrik ederken kimi hain ilan ediyordu.
Bizim düşüncelerimiz nettir elhamdülillah.
Takip edenler bilirler zamanla iş çığırından çıkmaya başlamıştı. Herkes kendisini net olarak ortaya koyuyordu. Saflar daha da belirginleşiyordu. Özellikle olaylı iftar yemeği her şeyi gün gibi ortaya çıkardı. Birileri Saadet Partisi’ni bölmenin son hazırlıklarını tamamlamıştı. Ancak, ‘Daha etkili nasıl olur, daha kazançlı nasıl çıkarız ve acaba son darbeyi indirip bitirebilir miyiz?’ hesapları peşindeydiler.
Şimdi de bu güne has yorumumu yapmak istiyorum. Düşünüyorum da Sayın Kurtulmuş, Saadet Partisi Genel Başkanı iken iyi bir kamuoyu oluşmuştu. Her şey gayet iyi gidiyordu. Hükümete ve başbakana alternatif olma yolunda ilerliyordu Saadet Partisi ve zatıâlileri. Kamuoyu yoklamaları seçimlere kadar Saadet Partisinin baraj problemi kalmayacağı mesajını veriyordu. Teşkilatlarda her ne kadar bir takım kimselerin içleri rahat olmasa da genel manada bir moral ve motivasyon havası vardı. Buraya kadar eyvallah.
Sonra durup dururken başta Liderimiz Erbakan olmak üzere birçok aykırı ses olduğu halde, dayatma bir kongreye gidiliyor 11 Temmuz 2010’da. Hiç yoktan bir takım suni sıkıntılar ortaya çıkıyor. Adeta camianın çimentosu Erbakan olgusu yok sayılmaya çalışılıyor. Neden?!...
Şimdi bu üç cümlede anlattığım hadiseler vukuu bulmasaydı, Saadet Partisi o hızla seçime girip ve barajı aşsaydı asgari elli milletvekili çıkarmaz mıydı? Sanırım çıkarırdı. Yani şimdi Sayın kurtulmuş ve beraberinde gidenler, Meclis’te hayırlı hizmetlere imza atıyor olacaklardı. Bir sonraki seçimlere ise daha iddialı gidilebilecekti. Bırakın, böyle bir sonucu sokaktaki sade vatandaş bile söylüyordu.
Akliselim düşünelim! Böyle bir durumda hala ayrılmak niyeti vardıysa dahi, meclise elli milletvekili ile girdikten sonra olamaz mıydı? Şimdi her iki partinin de atıyorum yirmi beşer milletvekiliyle gurupları olurdu. Mecliste bu güçle bir muhalefet partisi, oylarını daha çok arttırmaz mıydı? Elbette ki arttırırdı. Tabii ki herkeste biliyor ki böyle bir durumda esas Saadet Partisi, oylarını katlayarak arttırırdı. Bunun nedenlerini şimdi burada bir kez daha saymaya bilmem gerek var mı?
Amaç, siyaseten başarı elde etmek olsaydı. Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan sonrası yerini daha da sağlamlaştırıp, arkasına daha büyük kitleler takıp ve Saadet Partisi’ni daha büyük başarılara ulaştırarak, insanlığa daha büyük hizmetler etmek mümkün olacaktı. Bu kadarını düşünemeyen bir siyasi; ‘ya çok acemidir ve ya ne ola ki?(!)… Yoksa bu kadar avantaj bir aradayken "Çizdim, oynamıyorum.” un anlamı ne ola? Yeni ve taklit vari bir siyasi hareketle dibe vuracağını düşünememek nasıl bir siyasi çıkış olabilir? Saadet Partisi’ne de bu kadar büyük bir zarar vererek!... Basit bir yorumla herkes, bu sonuca ulaşabilir. Bu durumda hala Milli Görüşçülerin böyle bir zihniyet peşinde siyasete devam etmeleri doğrusu üzüntü kaynağımızdır. Arkadaşlar; lütfen gereğini yapın!...
Zaten şimdilerde de yanına yattı çamura battı bahaneleri gelmeye başladı bile. Bırakın çatırtıyı, kütürtü sesleri geliyor. Seçimlerde ilk mertek düştü, ikincisi de sonradan düştü. Sanırım ‘leblebi’ dememe gerek yok.
Tabii bu gibi hesaplar yılladır yapıla gelmekte. Bunların kişisel hesaplar olmadığını da biz biliyoruz. Kendilerine; "Kusura bakmayın, hiç de heveslenmeyin.” diyorum. Siz ancak kendinize edersiniz. Sizinle işimiz olmaz, ben kardeşlerimin bir an evvel yuvaya dönmelerini istiyorum vesselam. Dönen arkadaşlarımız da oldukça çok. Ancak daha da hızlanmalı diyorum.
Bizim asıl bekleme amacımız, yıllardır birlikte omuz omuza mücadele verdiğimiz arkadaşlarımızı karşımıza almayalım içindi. Şimdi sular durulmaya başlamıştır. Artık kardeşlerimizi yuvaya davet ediyoruz. İnsanız, hepimiz hata yapabiliriz. Hatalar zaten iyi niyetten kaynaklanır. Asıl tehlikeli olan hatada ısrar etmektir.
Tabii biz AKP’ye gitmiş kardeşlerimize de ‘Yuvaya dön’ daveti yapmak isteriz. Çokça da yaptık. Ancak onların tacı-tahtı bırakıp gelmeleri biraz zor görünüyor. Tabii ki imkânsızlıktan bahsetmiyoruz. Aslında zamanla dönenler olmadı da değil. Kimileri dava aleyhine dönen entrikaları sezdikçe en kısa yoldan dönüp geldiler. Kimi uyur-gezerler de geldiler ancak yine aynı tempoyla geri dönüp nefsin haram deryasında kaybolup gittiler.
Her şeye rağmen Hz. Mevlana gibi sesleniyoruz. Kim olursanız olun, fikriniz zikriniz ne olursa olsun, Milli görüş kapısı herkese açıktır. Herkesi en rahat edeceği öz mekânları ve kendi yuvalarına davet ediyoruz.
Vesselam…