Maya
TBMM İnsan Hakları Komisyonu geçenlerde bir karar alarak, engelli bireylere yönelik, "çürük", "sakat", "özürlü" ifadelerinin değiştirilmesini kararlaştırdı.
TBMM İnsan Hakları Komisyonu geçenlerde bir karar alarak, engelli bireylere yönelik, "çürük”, "sakat”, "özürlü” ifadelerinin değiştirilmesini kararlaştırdı.
İsabet buyurmuşlar.
Bir de Türkçemizde artık söylene söylene benimsenmiş "sütü bozuk”, "mayası bozuk” ifadeleri var.
Bunlar resmi makamlarca seslendirilmediği için bir kararnameyle kaldırılması beklenemez elbette ama toplum temelinde bunları ifade ederken daha dikkatli olunabilir ve bir şekilde telaffuzu kaldırılabilir.
Ne demek sütü bozuk?
Her halükarda bir annenin tertemiz sütüyle büyümüş evladına yönelik, ağır bir ithamdır bu. Dünyanın en temiz, en saf, en günahsız sütüdür anne sütü. Çünkü Allah’ın rahmet pınarından ileri gelir. Bunda bilim ve din birleşmişken, -sözde- anneyi de içine alan bir ithamla bu yargılamada bulunmak insafsızlık ve edepsizliktir. Velev ki o anne yaşantısı itibariyle hatalı ve günahkâr bir yaşantı sürmüş olsun. Bu onun kendi bedeniyle, fikriyle ve cüzi iradesiyle aldığı bir yoldur. Bu sütüne geçmez. Hatta ne alakası vardır? Hiçbir öğreti ve kavram anne ile çocuğunun tertemiz ilişkisinin arasına giremez ve onu bu türlü saçmasapan ağır ithamlar altında bırakamaz.
Ona keza mayası bozuk!
Neye göre karar veriyoruz buna? Arsızlık, hırsızlık, haddi aşma… Ne? Bakıyorsun, "alimden zalim, zalimden alim doğar” gerçeğine binaen bir alimden bir hırsız veya uyuşturucu bağımlısı yahut da isyankar bir evlat dünyaya gelirken, bir zalimden de insanlar için son derece faydalı bir insan doğup, yetişebiliyor.
Öyleyse nedir mayası bozukluk?
Ya da kullanıvermeli miyiz bu denli ağır, belki ahiretimizi tamamen çökertecek hüküm de içeren sözleri.
Öyle ya, küçük şey yoktur ve siz tüm hayatınızla dünyaya ve ahirete çok faydalı bir hayat sürdüğünüz zannındayken böylesi ufak gibi görünen bir söz sizi "kul hakkı”na da girmesi nedeniyle sırattan aşağı yuvarlayıverir. Diğer taraftan son derece günahkar hayat sürdüğünü düşündüğümüz bir insanın "kul hakkı” konusunda kılı kırk yarmasının onu cenneti âlâya taşıyabileceği gibi.
Bunlar ihtimal dahilinde. Allah’ın bize bildirdikleri ölçüsünde haberdarız. Korku ve ümit arasında hâlâ "akletme” "düşünme” ve "teslim olma” noktalarında Onun hikmetlerine tutunarak Rahmetinden şükürdarız. Sorgulamalarımızı iddiamız olan "İslam akıllı insanların dini” perspektifinde sürdürüp, asla Onun hüküm ve kaderini lüzumsuz ayrıntılara taşımayarak, aslolana talepkarız.
Bu nedenle de hayatın "ibadet” kısmı dışında (o kulluk vazifesi, farz) bu ayrıntılarla dopdolu olduğunun farkında olarak inşallah titiz ve dikkatliyiz.
Öyleyse nedir maya?
Hz. Ömer mesela... Bakınız cahiliye dönemindeki hayatına; korkunç, kendisini bile sonradan hüngür hüngür ağlatan ayrıntılarla dolu. O Ömer ki, İslam’la müşerref olduktan sonra "insan” olmanın hakkını tam teslim etmiş biri.
Şimdi biz onun hangi yaşantısına göre karar vereceğiz?
Süt, maya saçmalıklarını gen haritalarıyla ve kafatası ölçümleriyle de birleştirirsek.
İki Ömer’de Arap, iki Ömer’de aynı annenin çocuğu ve o sütü içmiş, iki Ömer’de aynı mayadan geliyor.
O anne ve sütünün mübarekliği ve kutsallığı hangi ölçüm laboratuvarlarında değişime uğradı da Hz. Ömer hayatını bir dönemden sonra tam ters istikamette değiştirdi?
Habil’le Kabil’i saymıyorum bile. Biri alim, biri zalim. Aynı anne, aynı süt, aynı maya. Hz. Nuh’un oğlu da ona keza.
Maya, süt, gen, kafatası bunlar bir yere kadar demek ki. İnsanı "insan”lığa taşıyan şeyler bambaşka. Tabi "insan” olmak gibi bir gayemiz varsa.
Konunun temeline dönersek, İslam aynı zamanda "dikkat” dini. Ağzından çıkanın kulağının duyması gereken bir din. Hatta bazı şeylerin hiç ağızdan çıkmaması gereken bir din.
Kısaca, sabahlara kadar namaz kılıp, akşama kadar oruç tutsak, küçük gibi görünen bir ayrıntı bizi cehenneme sürükleyebilir. Tıpkı tersi durumun bizi cennete ve Onun rızasına kavuşturması gibi.