İbret!
Artık yaşlanmış olabilir, hasta olabilir, az sonra söyleyeceğim şey abesle iştigal kabul edilebilir. Fakat Allah'ın bildiğini kuldan saklayacak değilim. Ki daha öncede ifade etmiştim bunu: Süleyman Demirel'den hiç hoşlanmam, hiçbir zamanda hoşlanmadım! Net. Ne eksik ne fazla.
Artık yaşlanmış olabilir, hasta olabilir, az sonra söyleyeceğim şey abesle iştigal kabul edilebilir. Fakat Allah’ın bildiğini kuldan saklayacak değilim. Ki daha öncede ifade etmiştim bunu: Süleyman Demirel’den hiç hoşlanmam, hiçbir zamanda hoşlanmadım! Net. Ne eksik ne fazla.
Balyoz davasının akabinde dünya basını da dahil pek çok yerden davanın sonucuna dair açıklamalar geldi, değerlendirmeler yapıldı.
Çoğunu okudum, bazılarını okuyamadım; içim kaldırmadı. Filan. Sonra bir haber geçti ajanslar. Flash olarak. "Demirel hastalandı ve hastaneye kaldırıldı.” Neymiş? Gribal enfeksiyonmuş, tedavisi yapılmış ve taburcu edilmiş. Buraya kadar tamam! Nötr kalarak okuyup geçtim haberi. Yani hoşlanmama kısmımı da dahil etmedim, hayır dua da etmedim. Etmem! Dediğim gibi Allah’ın bildiğini kuldan saklayacak değilim. Bana ne? Kim ediyorsa etsin duasını.
Bu nötr kalma meselesinde ne kadar haklı olduğumu ise Demirel’in taburcu edilmesi esnasında yapmış olduğu Balyoz’a dair açıklamalarından sonra bir kez daha anladım. Ve şaşıracaksınız belki ama ona dua etmeye karar verdim. Duam şu: "Allah ona öyle uzun seneler versin ki köprünün altından akan sulara baka baka dizlerine vursun. En azından pişman olacak kadar yaşasın!”
Böyle buyurmuş zat zira. Balyoz kararıyla ilgili yaptığı değerlendirme bu: "Köprülerin altından daha çok su akar. Dünyanın sonu değil.”
Dünyanın sonu değil diyen adamın hastanede çekilmiş fotoğrafına baktım. Dünyanın sonu gelmiş de geçiyor gibi geldi ama sesimi çıkarmadım. "Ben iyiyim, merak edilmesin” de demiş. Çok merak etmiştim bende, yüreğime su serpti diyebilirim. Hele de son açıklamasından sonra gerçekten endişelendim. Dedim ya, bundan böyle Demirel’in sağlığına duacıyım.
Uzun uzun yaşasın inşallah!
Öyle uzun yaşasın ki şapkasındaki tavşan deliğini ve deliğin uzandığı yerleri bu millete açıklayacak vakti olsun.
Çünkü onun kadar darbe görmüş ve Menderes’in mirasına konmuş birinin darbeci zihniyeti bu kadar savunmasını anlamak güç.
Bir bildiği olmalı!
Ve neden inatla vazgeçmiyor bundan. Darbelerle adı anılan ve o darbelere neden olan bir insan, darbeci zihniyeti nasıl ve neye istinaden bu derece savunabilir?
Bir kere insanda hiç mi vefa duygusu olmaz? Nasıl mı? Anlatayım.
Benim dedem koyu bir Demirel’ciydi. Annemin babası tarafımdan neredeyse bütün akrabalarım da. Demirel’e bir zamana kadar sesini çıkaramadı kimse. Çıkarırsa dedem esip yağıp gürlerdi. Boğazına kadar kızarırdı ona biri laf ettiğinde ki kimsenin ağzını açmasına, onun hakkında tek bir olumsuz cümle sarf etmesine tahammül edemezdi. Bir zamandan sonra (Özal’ın iktidara gelmesiyle) iki dayımda dedemle çok tartışma içine girmiş, Demirel yüzünden çok sert konuşmalar yaşanmıştı mesela.
Fakat Demirel, dedem gibi bir fanatiğini bile kaybetti zaman içinde.
Niye bunu anlatıyorum? Dedemin Demirel’e olan bağlılığını anlamak açısından söylüyorum bunları. Dedem, -nur içinde yatsın- Demirel’i filan tanıdığından değildi ona bağlı kalırken. Dedem aslında Adnan Menderes hayranıydı ve tıpkı babası gibi o da Anadolu zihniyetiyle hareket ediyordu. Görmüştü darbeyi, Menderes’in hizmetlerini ve akabinde onun asılmasını. Ayrıca dedem öyle siyasetten filan anlayan bir insan da değildi. O sadece şunu biliyordu; "Menderes çok iyi adamdı.” Bunu ezberlemiş ve bunun üzerine bir şey koymamıştı. Demirel ise ona göre Menderes’in mirasını taşıyan, onun izinden yürüyen biri. Yoksa ne Demirel’i bilirdi dedem gerçek anlamda, ne de siyaseti.
Ondaki sıkı bir vefa duygusuydu sadece. Anadolu insanına has ve gayet samimi. Menderes’in mirasını taşıyan biri ona göre sonuna kadar desteklenmeliydi. Onun siyasi duruşu Menderes’in yanı, darbelerin karşısıydı sadece. Demirel’de bu tabloda darbelerin karşısında yer alıyordu(?) yine ona göre. Konuda bundan ibaretti!
Demirel’e kızışımın temel nedenlerinden birisi budur anlayacağınız. Dedemdeki bu vefa duygusunu onda görememek ve bu miras üzerinden bir tür ölü soygunculuğu yapması. Yıllarca dedem gibi birçok fanatiği onu Menderes’in izinden gidiyor bildi çünkü. Bundan faydalandı siyaseten. Çünkü eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, Menderes olmasaydı, Demirel onun mirasını değerlendiremeyecek ve belki de siyaseten hiç var olmayacaktı. Fakat maalesef Demirel bu vefa duygusuyla hareket etmedi hiçbir zaman. Hâlâ da etmiyor ve Menderes’i asan zihniyetle aynı kulvarda yer alıyor. "Altı kere gittim, yedi kere geldim” dediği halde. Şunu bile bilmiyor Demirel, onu getiren bu milletti ama gönderen millet olmadı.
Onu anlamak gerçekten güç kısaca. Ve insan böyle bir durumda "bir bildiği var” diye bir sebep arıyor onun söylediklerine. İşte bu yüzden duacıyım, "çok yaşasın” diye.
Yaşasın ki her şeyden önce bizi şaşırtan
bu tavrının sebeplerini anlayabilelim.
Yoksa şu son açıklamasıyla bile
insanı çileden çıkarması işten değil. Yıllardır yaptığı ve dedemi bile çark
ettiren akla ziyan açıklamalarını saymıyorum bile!