Çanakkale 1915 / Bir filmden daha fazlası
Büyükannemiz on sekiz yaşında dul kalıyor. Hüseyin Dedemiz Çanakkale'de şehit. Demek aşağı yukarı o da o yaşlarda. Büyükannemizin adı Rabia. Bir tek kızı oluyor o evlilikten, onun da adı Adeviye. Sonra anneannem. Adı Fatıma. Ve benim annem, adı Zehra.
Büyükannemiz on sekiz yaşında dul kalıyor. Hüseyin Dedemiz Çanakkale’de şehit. Demek aşağı yukarı o da o yaşlarda. Büyükannemizin adı Rabia. Bir tek kızı oluyor o evlilikten, onun da adı Adeviye. Sonra anneannem. Adı Fatıma. Ve benim annem, adı Zehra.
İsimler önemli. Bunu özellikle zikrediyorum bu yüzden. İsimle anılmak, unutulmamak demek. Vefa yani… (Bu konuya yeni çıkacak olan kitabımda uzunca bir yer ayırdığımı ifade etmek isterim.)
Büyükannemiz, yani Rabia Sultan, (şehit eşi bu yüce gönüllü kadın, nahiyesinde geri kalan ömrünü iyiliğe ve hizmete adadığı için, o yöre halkı bu lakabı vermiş ona; evini dergâh yapmış, yoldan geçeni, darda kalanı ağırlamış, onlara sohbetler vermiş) o tek kızını türlü sıkıntılarla büyütmüş, yetiştirmiş. Dönemin zor şartlarına rağmen okutmuş da. Bugünün lise eğitimine denk gelen bir okul bitirmiş mesela Adeviye anneannemiz. Efsane gibi dinlediğimiz şeyler anlatılırdı bu iki hayat hikâyesine dair. Hele Rabia Sultan. Sır kapısı denir ya! Her günü ayrı bir değermiş bu anlamda.
İnanması güç, fakat yaşanmış!
Yıllar önce gazetedeyken, Çanakkale Savaşı’na dair her yıl dönümünde uzunca yazılar kaleme alır, en çok da Çanakkale’nin inanç ve iman gücünün üzerinde dururdum. Gazetenin Yazı İşleri Müdürüydüm aynı zamanda. (Müdür hanımlar için kullanılan bir tanımlama ifadesi değil ama o gün öyleydi. Şimdi sorumlu filan deniyor sanırım.) Gazetenin başyazarı ne hikmetse rahatsız olurdu bu yazılarımdan. (O yetmişlerinde, ben yirmili yaşların sonundayım henüz) Sık sık laf dokundururdu. Sadece bu konularla sınırlı kalmazdı da sütunlar arası atışmalarımız. Neyse, girmeyelim oralara.
Ben inanç, iman dedikçe o hurafe derdi. Üstü kapalı sürdürürdük bu mücadeleyi. Sonunda noktayı koymuştu ve "Çok utanıyorum!” başlığında patlamıştı. Bana karşı. Benden çok utanıyormuş! Ben Mustafa Kemal’i hiçe sayıyormuşum, o savaşı hurafelere indirgemişim, o savaş Mustafa Kemal sayesinde kazanılmış, filan. Ve bunun gibi bir sürü şey! Ha, birde haddimi bilmeliymişim, Mustafa Kemal olmasaymış, ben Suudi Arabistan gibi bir yerde yaşıyor olurmuşum ve gazeteciliği de rüyamda görürmüşüm!
Rüyalardan filan da söz etmiştim Çanakkale’ye dair, herhalde ona atıfta bulunmuştu bu rüya laf çarptırmasıyla da.
"Hiç utanmıyorum!” başlığında cevap vermiştim bende. Ve şunu demiştim, bu yazılarda Atatürk’ün olmayışı demek onu yok saymak değil, diğer komutanları da. Ve fakat tarihi gerçek diye bir şey var. Atatürk o savaşta Osmanlı İmparatorluğunun bir komutanıydı ve ben yazılarımda bunu tartışmadım, amacım Mustafa Kemal’in bu savaştaki başarısını görmezden gelmek de değildi, ben sadece Çanakkale’nin ruhuna inmeye çalıştım.
O ruhu da bizzat Atatürk’ün ağzından şu sözlerle anlatmıştım: "Osmanlı Ordusunun komutanlarından Mustafa Kemal, Bomba Sırtı’nda Türk Askerinin verdiği mücadeleyi anlatırken hayretini ifade ediyor ve dillerinde Kur’an-ı Kerim’den ayetler, gözünü kırpmadan ölüme giden bu askerleri şu sözlerle övüyor: "Sarsılmak yok! Okuma bilenler Kur’an-ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet getirerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki yüksek ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olun ki, Çanakkale Muharebelerini kazandıran bu YÜKSEK RUHTUR”
Hurafe, iman-inanç kavramlarının çok tartışıldığı bir destan Çanakkale. Okuyoruz konuya dair hikâyeleri, bizim bile inanasımız gelmiyor çoğu şeye. (Tıpkı büyükannemizin ve onun kızının yaşadıklarına, şahitleriyle sabit yaşadıklarına inanmakta güçlük çektiğimiz gibi! Ama yaşandı onlar!) Fakat şunu da biliyoruz, tükenmiş bir İmparatorluğun son kalesiydi Çanakkale ve bundaki başarıyı inancın dışına taşımak, -inanca hurafe demekten- açıklaması daha güç bir şey. O yoklukta, o çaresizlikte, o fakirlikte kazanılan bu zaferi hiçbir maddi sebep açıklayamaz! Bir kişiye ya da kişilere de bağlanamaz bu zafer.
Başlığa gelecek olursak, bir film var gösterime giren. Çanakkale 1915. Turgut Özakman’ın senaryosuyla izleyici karşısına çıkmış. Takdir etmeliyim ki ideolojiden uzak bir şekilde, inancın ve imanın hakkı son derece teslim edilerek ve Mustafa Kemal’in Osmanlı Ordusu’nun komutanı vasfıyla gösterdiği başarı, bir kişiye mal edilmeden gayet dozunda verilmiş.
Şimdi, asıl şunu sormak lazım. Yazının bütününü göz önüne alarak. Benim hiçbir art niyet taşımaksızın Çanakkale ruhundan söz etmem miydi hurafe, yoksa bu muazzam zaferi bir tek kişiye mal etmek miydi? O imanlı ordu olmasaydı, komutanlar başarıya ulaşabilir miydi?
Neyse, uzun bir yazı oldu yine farkındayım. Fakat dün itibariyle izlediğim bu filmden dolayı hayli heyecanlandım ve bunları bir de sizinle paylaşmak istedim. Bu filme mutlaka gidilmeli diyorum son olarak. Çanakkale’deki o ruhu okumaktan ziyade bir kez de -kısmen de- olsa görmek için gidilmeli.
İsim isim o şehitleri –ki eminim her ailede mutlaka bir şehit vardır- yeniden hatırlayıp, ahde vefa anlamında bir Fatiha okumak için gidilmeli. Duygulanmak için, ağlamak için, anlamak için gidilmeli. İdeolojilerin amipler gibi bizi bölünerek çoğalttığı günümüzde, yeniden birlik olmanın önemini hatırlamak için gidilmeli. Çanakkale’yi canlarını siper ederek geçirmeyen kahramanların torunları olarak, Çanakkale’yi geçmek için çabalamaktan hiç vazgeçmeyenleri, manevi anlamda da orayı geçirtmemek için gidilmeli.
Çanakkale 1915’e gidilmeli.