Bıktım bu cehaletten!

"Yarın kıyametin kopacağını bilseniz, elinizdeki fidanı dikin" diyen bir Peygamber'in ümmetiyiz. Çağrının güzelliğine bakar mısınız? Bu ne ince, bu ne derin, bu ne sevgi dolu mesajdır.

"Yarın kıyametin kopacağını bilseniz, elinizdeki fidanı dikin” diyen bir Peygamber’in ümmetiyiz. Çağrının güzelliğine bakar mısınız? Bu ne ince, bu ne derin, bu ne sevgi dolu mesajdır.

Fakat anlayana.

Dedemlerin şirin, iki katlı, bol ağaçlı bir bahçesi olan bir evi vardı. Çocukluğum yaz tatillerinde oraya gitmekle, orada anılarıma anı eklemekle geçti. Dedemlerin oturduğu semtin o güzelim mahallesinde yedi sekiz tane böyle konut vardı. Kooperatif evleri diye geçiyordu. Yan yana belli bir intizamla dizilmiş, hepsi bahçeli, bol yeşilli, mahalleye çok şık bir hava katan, mütevazı evlerdi bunlar. Öyle güzeldi ki komşuluk ilişkileri, öyle sıcaktı ki insanları. Kahvaltıda bahçe ziyaretleri yapılır, pikniğe gidilirken illaki tüm komşular davet edilirdi. Onun adı da piknik olamazdı zaten. Zira yoktu öyle bir atmosferin tarifi. Piknik bu anlamda sönük kalırdı. Haliyle o atmosferden havaya yayılan da tek bir şey olurdu; sevgi. Bu sevgi dolu birliktelik insanları daha da birbirine bağlar, en yakın akrabalıklardan daha sıkı ilişkiler yaşanırdı. Ben en fazla bayram harçlığını Hacer Teyzelerden alır, en güzel mangalları İpek Teyzelerin bahçesinde yerdim. Biri Alevi biri Sünniydi bu teyzelerimin. Fakat biz o günlerde bu ayrımdan çok uzaktık. Gerek duyulmamıştı böyle bir şeyin öğrenilmesine ve öğretilmesine. Onlar benim canım teyzelerimdi, o kadar. Daha fazlası gereksiz ayrıntılardı. Öyle içten, öyle samimiydi ki her şey. Şekilcilik girmemişti o mütevazı konutların arasına. Sen şu’cusun, sen bu’cusun demiyordu insanlar. Onlar, dostluğa, insanlığa, birlik ve bütünlüğe odaklanmışlardı.

Anneannemin vefatına kadar devam etti bu muhabbet, bu sıcaklık.

İlk Hacer Teyzeler karar verdi, o güzelim evi müteahhite verip, apartman dikmeye. Oysa güllerle ve sarmaşıklarla süslenmiş bahçesi ne kadar da güzeldi. Küçük, şirin bir havuzu, sallanmaya doyamadığım salıncağı vardı.

Yıkıldı ev.

Sevemedim yerinde yükselen yapıyı. En çok da hiç kimselerde görmediğim kadar güzellikte açan güllere üzüldüm.

Ebediyen solmuşlardı.

Çözülme başlamıştı. Sonra bir iki komşumuz daha evlerinin yerine apartman dikti. Dayım dedemlerin evini de müteahhite vereceklerini söylediğinde ise bütün kanımın çekildiğini hatırlıyorum. Çocukluğum yerle bir edilecek, yerine soğuk, taştan bir bina dikilecekti. Bunun yanı sıra o evle tutunduğum ve beni o günlerin varlığına inandıran o samimiyet, o sıcaklık, o muhabbette yok olacaktı.

Anneannem vefat ettiğinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissetmiştim zaten. Ve o yaşasaydı muhtemelen bu yıkıma izin vermeyecekti. Ama sanki onunla birlikte bir nesil ve o evle de birlikte bazı değerler yok oluyordu. Bu belki de durdurulamaz bir süreçti.

Ev yıkıldı.

Bahçedeki birkaç ağaç dışında bütün ağaçlar kesildi. Aslında diğer ağaçlarda kesilmeyebilirdi ama evin planı orada bir otoparkı öngörüyordu. Arabalara ağaçlar tercih edilmişti yani.

Ne büyük gaflet!

Daha büyük gaflet ise şu sanırım. Apartman sakinleri yetinmemiş olacak ki şimdi o iki ağacın kesilmesi de gündemdeymiş. Daha çok araba park edilebilsin diye. Hem o ağaçlardan dökülen yapraklar arabaları kirletiyormuş. Üzerlerine konan kuşlar arabalara pislik bırakıyormuş ve onlar arabalara büyük zarar veriyormuş.

Ya, böyleymiş!

Bunları duyduğumda, -dedem henüz hayattayken- benim çocukluğumdaki teyzelere benzemeyen bir teyzeyle girdiğim tartışmayı hatırladım. Gözlerim dolarak. Dedemlere gitmiştim, henüz yeni ev yapımının ertesinde. Anneannemin vefatının arkasından yalnız kalan dedemi sık sık ziyaret ediyorduk o günlerde. Benimle birlikte bir ziyaretçisi daha vardı dedemin. Dediğim gibi, çocukluğumdaki teyzelere benzemeyen bir teyze. Ben henüz yıkımın etkisini üzerinden atamamış bir halde, kalan o iki ağacı ve çocukluğumun yolunu seyrederken, o teyze benim ağaçlara baktığımı görünce "bunlar da kesilseymiş, arabalar daha rahat park ederdi” dedi. O anda kan beynime sıçradı desem yeridir. "Bunu yapan olursa, Tema, Belediye, önüme kim gelirse şikayet eder, dava üstüne dava açarım” dedim. Zira ben eğer gücüm yetseydi ve imkanım olsaydı o evi satın alır, o ağaçlarında hiçbirine dokundurtmazdım. Bunu düşünen bir insana söylenecek en son şeydi belki bu.

Benim bu kadar öfkelendiğimi görünce, çocukluğumdaki teyzelere benzemeyen o teyze, "bana ne” dedi, "ben burada oturmuyorum bile.” "İyi ya” dedim bende, "karışmayın o halde.”

Dedem benim bu heyecanım karşısında gülümsemiş, konuğuna mahcup olmakla birlikte benden yana tavır almıştı. Ve bana o iki ağacın kesilmeyeceği sözünü vermişti.

Sonra o da vefat etti.

Şimdi ne olacak o iki ağacın akıbeti bilemiyorum. Her gittiğimde hüzünle bakıyorum ikisine de. Ama yine de onlara "yalnız değilsiniz” diye fısıldayarak güven vermeyi de ihmal etmiyorum. Ağaç kestirmemenin yolu neyse bunları onlar için sonuna kadar kullanacağımın sözünü veriyorum.

Ve bunu başarmayı yürekten diliyorum.