Benlik, kanaat, sabır…
"Varlıklar pek çok… Her biri yine kendi aslına döner. Asla dönüşe "sükûnet" denir. Buna "mukadderat" da denir. Mukadderatın gidişine "ebediyet" denir. Ebediyeti bilenlere "akıllı" denir. Ebediyeti bilmeyenler "fenalığa" doğru gider. Ebediyeti bilenler büyük sabır sahibidirler. Bu sabır asil hisleri doğurur. Onlara manevi devlet verir. Manevi devlet semavî varlıklarla münasebet vücuda getirir. Bunlar da "Tao"nun yolunu ve "Tao" ebediyeti meydana getirir. Hülasa benlik olmazsa, hiçbir tehlike yoktur."
"Varlıklar pek çok… Her biri yine kendi aslına döner. Asla dönüşe "sükûnet” denir. Buna "mukadderat” da denir. Mukadderatın gidişine "ebediyet” denir. Ebediyeti bilenlere "akıllı” denir. Ebediyeti bilmeyenler "fenalığa” doğru gider. Ebediyeti bilenler büyük sabır sahibidirler. Bu sabır asil hisleri doğurur. Onlara manevi devlet verir. Manevi devlet semavî varlıklarla münasebet vücuda getirir. Bunlar da "Tao”nun yolunu ve "Tao” ebediyeti meydana getirir. Hülasa benlik olmazsa, hiçbir tehlike yoktur.”
Böyle diyor Çin Peygamberi Lao-Tse… "Benlik olmazsa hiçbir tehlike yoktur.” İnsanların aslına dönüşte yaşadığı ya da yaşaması muhtemel, dikkat ettiği ya da etmediği yollara dikkatleri çekerken… Benlik, ego, nefis ya da adı her neyse, insanı zorlayan, gücünün üstündeki hırsları ilham veren ve olmadığında hayatı insana zehir eden varlığa işaret ederken; insanın hırsları yüzünden talip olduğu ütopik (çünkü gücünün üstünde) isteklerinin onun "ebediyet” inancından da uzak olduğunu ve dolayısıyla sabrı da bilmediği anlamına geldiğine vurgu yaparken.
İnsanın idare edemeyeceği servet ve iktidarın, gücünün çok üstünde olduğu zaman, onun felaketine sebep olabileceğini çok güzel açıklamış Çinli Peygamber… Oysa insan bastıramadığı egosu ya da nefsi yüzünden hep daha fazlasına taliptir. Elindekileri sınırları dâhilinde en güzel şekilde değerlendirip, huzur ve mutluluk bulmak yerine, hep daha fazlasını isteyerek, o güzelliklerin kıymetini bilemez, tadını çıkaramaz hale gelmeyi yeğler… Aslına bakarsanız bütün huzursuzluklarımız, bizim anormalliklerimizin neticesidir de diyebiliriz. Çünkü insanın hal ve tavrına, durum ve yeteneklerine bakmadan, daha çoğuna talip olması bir anormalliktir. Rabbimin hazinesi geniş… "İste vereyim” buyuruyor kuluna! Fakat ezeli ve ebedi bizden daha iyi bilen Rab, kişiye kaldıramayacağından fazla yük yüklemiyor. Öyleyse şu soru geliyor insanın aklına; istediğini hayırlı tarafından isteyenin, isteği olmadığında bu onun lehine midir, aleyhine mi? Zayıf iradeli ve nefsî arzuları fazlaca bir insana verilen; idare edemeyeceği mal ve iktidar, onu felakete mir sürükler, huzura ve mutluluğa mı?
Nitekim "ille de olsun da, nasıl olursa olsun” talebi karşılığı, taleplerine kavuşanların içine düştükleri ve başkalarını da düşürdükleri durumlar zaman zaman ibrete şayan bir şekilde karşımıza çıkabiliyor. Allah, "nasıl olursa olsun” diye sonuçları hesap edilmeden istenilen şeyleri de vermeye muktedir! Fakat O, bunu istemeyin diyor… Çünkü kanaatin zıddı olan ihtiras insana zarar getirir.
İnsanı en huzurlu kılan gücü nispetinde çalışıp, gücünün yetmeyeceğinden fazlasına kanaat etmeyi bilmektir sanıyorum. Kanaatkâr insanın kendine has ve kolay kolay bozulmayacak huzuru, mutluluğu vardır. Egosu sıfırlanmış, onun isteklerini kontrol etmeyi öğrenmiştir. Ego onu değil, o egosunu idare ediyordur ve Çinli Peygamberin dediği gibi onun yol açacağı felaketlerden ve tehlikelerden de uzaktır. Kanaatkâr insan, aynı zamanda sabırlıdır da… Kendisine taşıyamayacağından fazla yük yüklemeyeceğine inandığı Rabbinin lütfettiği her şeye metanetle, şükürle ve sabırla karşılık verir.
Hayatını kanaat içinde Rabbinin verdikleri karşısında "ben senden razıyım” diye geçiren bir insana da asla rücû da: "ben de senden razıyım kulum” diye mukabelede bulunulacağı ümit dahilindedir. Bütün bunları sağlamanın yolu da sanıyorum "ebediyete” olan inancın kuvvetli olmasından geçiyor. Ebediyeti bilenlere "akıllı” diyor Çinli Peygamber …
Bildiğini iddia ettiği halde ihtiraslarının kurbanı olup, kendi hayatını bile huzursuz kılanlara ne deniyor?