Acımadı ki

Şiddetin yoğunlukla tartışıldığı günlerdeyiz. 8 Mart'ın Kadınlar Günü ilan edilmesi dolayısıyla bugünlerde, kadına yönelik şiddeti biraz daha fazla tartışıyoruz, o kadar!

Şiddetin yoğunlukla tartışıldığı günlerdeyiz. 8 Mart’ın Kadınlar Günü ilan edilmesi dolayısıyla bugünlerde, kadına yönelik şiddeti biraz daha fazla tartışıyoruz, o kadar!

Yoksa şiddet bütün şiddetiyle devam ediyor her alanda. Erkeğe yönelik olarak da, en masuma; çocuğa yönelik olarak da… İçinden çıkan taciz kelimesiyle birlikte... Taciz ve şiddet medeniyetin zirvesindeki insanın karnesinde kırıklarla dolu olarak duruyor maalesef.

Hakkı teslim etmek adına, tüm bunları birlikte ele alabilir ve kadına daha çok arka çıkarken böylesi günlerde basın ve toplumun önde gelenleri, onları da unutmayalım diyebilirim. Fakat bunu yaparsam bir temeli ıskalamış olurum. Kadına yönelik şiddetin önüne geçilmesi bu yönüyle de önemlidir çünkü. Toplumun temeli kadında atılır ve orayı psikolojik ve fiziksel manada sağlamlaştıramazsak, şiddeti diğer açılardan ele almak anlamsız olur.

Maddi ve manevi anlamda çökmüş bir kadının ne ailesine vereceği bir şey kalmıştır, ne de topluma.

Konunun bana göre "kısas” kısmına gelmiş olmakla beraber, din otoriteleri de şiddeti bir yaşam şekli haline getirmiş ve hakmış gibi gören erkeklere yönelik olarak ıslah edici nasihatlerle devreye daha bir girdi. Diyanet’in hutbelerde konuya eğilmesi bunun göstergesi. Fakat benim kanaatimce devamı gelmeyecek bir şey olacak bu da.

Tıpkı diğerleri gibi. Benim böylesi günlere mesafeli yaklaşmama ve açık söyleyeyim ikiyüzlü bulmama neden olan uygulamalar. Hafta dolayısıyla durumları bir tür seremoniye çevirmek, panellerle, oturumlarla, nasihatle, çiçekle, kutlamayla geçiştirmek; hafta değişip, haftanın adı başka bir kutlamayla özdeşleşince bir önceki haftanın konusunu unutuvermek. Bana saçma ve dengesiz geliyor bunlar. Bir haftada görüldüğü üzer kimse ihya olup, değişivermiyor. Ve şaşırtıcı bir şekilde görüyoruz ki bu tür haftalarda bir ranta dönüşmüş, haftayı bankalar, su şirketleri bile kullanmaya başlamış. (SMS olarak gelen reklam kokulu kutlama mesajlarından bahsediyorum.)

Öyleyse nedir beni "kısas” noktasına getiren? Çözüm olarak gördüğüm şey yani. Senelerdir gördük, konuştuk, inceledik, evirip çevirdik ve anladık ki lafla peynir gemisi yürümüyor. Öyleyse, Allah’ın rahmetinden bir parça da ihtiva eden, "kısas” yoluna geçmenin vakti gelmiş de geçiyor bile.

Karısını, kızını ya da bir kadını döverek kendi gücünü deneyen üzerinde, başka güçleri denemek… Alıp uygun bir mekana, Allah ne verdiyse, eksik ya da fazla değil karısını ya da kızını nasıl dövdüyse aynı metotlarla dövmek. Hiç uzatmaya gerek yok, zira konuya dair söylenebilecekler söylenmiş, iyileştirme adına nasihatler verilmiş, "yapma, etme, yanlış” denmiş. Hâlâ anlamıyorsa, en kestirme çözüm bu diye düşünüyorum. Çözümün içinde yine şiddet var deniliyorsa, bende diyorum ki adamın anladığı dil bu! Yoksa şimdiye kadar söylenenlerin bir işe yaraması gerekirdi.

Dün konuyla yakından ilgili, sosyal mesajı oldukça güçlü bir film izledim. Emrah Erdoğan’ın yazıp yönettiği, "Gelmeyen Bahar” filmi beni hem çok şaşırttı hem de çok etkiledi. Şaşırttı çünkü Emrah "anne”ye verdiği kıymetle (dolayısıyla kadına) hepimizin gönlünü "insan” olarak fethetmeyi başarmışken, ilk sinema filmi olmasına rağmen hem senaryo olarak hem de filmin genel özellikleri bakımından bir "sanatçı” olarak da kendini ispatlamış durumda. (İyi bir sinema izleyicisi görüşüdür bu. Yoksa işin teknik kısımları filan beni aşar. Ve fakat mühim olan bir filmin izleyici üzerinde bıraktığı etkidir diye düşünüyorum ve o etkiyi benim üzerimde bıraktı Gelmeyen Bahar.)

Filmin temasında da kadına yönelik şiddet vardı ve o şiddetin boyutları hem ruhsal hem de fiziksel olarak başarılı bir şekilde ele alınıyordu. Emrah bunu bilerek mi yaptı bilemiyorum ama en temele yerleştirdiği bir mesele vardı ki benim için en kayda değer nokta orasıydı. "Oradan dağılmış tüm sorun demek ki” diye bitirdim ben filmi. Kendi isteği dışında evlendirilen ve sevmediği bir adamın yanında susmayı tercih eden bir kadının, ailesi içinde cereyan eden şiddetti söz konusu olan. En başta psikolojik bir şiddetin kurbanı olan bir kadın, bir ömür hem kendisine hem de ailesine bir anlamda ceza veriyordu. Susarak!

Bizim, bir kadını psikolojik olarak çökertirseniz onun ne ailesine ne de topluma bir faydası kalır diye temellendirdiğimiz mesele!

Karısını döverek, bir anlamda annesinin bu "susuş”unu onun üzerinde cezalandıran Mirza karakterinin filmin sonunda ifade etmeye çalıştığı da bana göre buydu. Özetle şunu diyordu Mirza; "konuşsaydın, mesela bana beni sevdiğini söyleseydin, belki de böyle olmazdı.”

Emrah filmin temeline "sevgi”yi oturtmuş da diyebiliriz yani. Sevgi olmayan yerde şiddetin yeşereceğini de çok güzel devam ettirip, hikaye etmiş.

Fakat şu da var, kimse ruhsal yaralarını bir kadını döverek iyileştirmemeli. Ya da çocukken yaşadıklarının intikamını bu şekilde almamalı. Mirza’nın bu sözleri onu aklamaya yetmiyor yani.

Film birçok açıdan değerlendirilecek kadar yoğun mesajlarla dolu. Sanıyorum 8 Mart’ın konuşulup geçilecek meselelerine en kalıcı göndermeyi bu film yapmış. Umuyorum bu mesajlar doğru okunur.

Daha fazla kimse psikolojik ve fiziksel şiddetin kurbanı olmadan, "Gelmeyen Bahar”lar gelsin diye daha çok. Kadınlardır o baharı getirecek olan. Öyleyse her dayak sonrası "acımadı ki” diyecek kadar -yine de- yaralarını örtmeye çalışarak gücü üstünde bir performansla fedakarlık gösteren kadınların, bu fedakarlığının karşılığı dayak olmamalıdır.

Belki af buyurun bazı odunlarımız bilmiyor ama çok acıyordur aslında. Hem ruhsal olarak hem de fiziksel manada.

Bu acının nasıl tezahür ettiğini görmek isteyenleri de -varsa etrafta "odun”- onları da alarak bu filme gitmeye davet ediyorum. Belki almaları gereken mesajları bu sayede alırlar.