Suriye ile birlikte bambaşka bir mecraya
sürüklenen Arap Uyanışı'nın mezhepçi bir gaflet tehdidiyle karşı karşıya kaldığından bahsetmiştik. Özgür Suriye Ordusu ile Suriye Ulusal Meclisi ısrarla isyanın Nusayriliğe veya Şiiliğe karşı değil katliam suçunu
işlemekte olan Baas diktatörlüğüne ve terörüne karşı olduğunu ne kadar
vurgulasa da mezhepçi algılar yayılmaktan geri durmuyor. Bunda Baas
rejiminin kendini cansiparane savunurken kurduğu barikata bol bol
mezhepçi söylemleri boca etmesinin payı çok daha büyük. İşin doğrusu mezhepçiliğin bu ortamda oynayabildiği rol biraz barınak
malzemesi ama biraz canlı kalkan rolü. Vaki olan çatışma ortamında
çatışan diğer unsurların vurmaktan çekindikleri, Baasçıların ise öne
sürmekten hiçbir şekilde çekinmedikleri bir kalkan. Öne sürmekten hiç çekinmiyorlar çünkü aslında mezhebe de muhtevasına da
verdikleri bir değer yok, onun veya değerlerinin veya mensuplarının
harcanmasından bir endişe duydukları da yok. Tıpkı sivil halkın arasına
karışıp oradan ateş açan PKK'nın güvenlik güçlerini katliam yapmaya
kışkırtması gibi, Mezhep söylemini bu işte hoyratça kullananlar da bu
alanda bir değerler katliamı yapmaya kışkırtıyorlar. Tıpkı PKK'nın sivil Kürtlerin zarar görmesinden bir endişesi olmadığı, onların hayatlarına
dair en ufak bir kaygısı olmadığı gibi Baasçıların da aslında
Nusayriliğin, Şiiliğin veya Aleviliğin bu işlemde göreceği zararla
ilgili hiçbir endişe taşıdığı yok. Savaş özü itibariyle hiledir, yanıltmadır ama hiçbir kuralı ve ahlakı
olmayan bir oyun değildir. Esat rejiminin savaşta gözettiği hiçbir ilke, hiçbir değer yok, nerde kaldı Nusayriliğin veya Aleviliğin değerleri?
Bunlara dair en ufak bir kaygı duyulduğuna dair bir işaret olsaydı
işlerin bu noktaya gelmiş olması anlaşılamazdı. Oysa işler bu noktaya
geldiyse dinî-mezhebî değerler veya yararlar (maslahatların) hiçbir
şekilde gözetilmemiş olmalı. Aslında İran'ın da Suriye'de veya Irak'ta izlemekte olduğu siyasetin
Şiiliğiyle ilgili olduğu, sorgulanması gereken bir değerlendirme. Son
yazımda Arap Uyanışı'nın bugün Suriye'de Esad'ın Şiiliği istismarı ve
İran'ın da buna çanak tutması yüzünden bir mezhepçilik saptırmasına
maruz kaldığından bahsetmiştim. Bunu söylerken tabii ki olayı bir mezhepçilik eksenine çekmenin ne
Şiiliğe ne de İran'a bir faydası olabileceğini de eklemiştim. Behram
Hesen isimli bir okuyucum İran'ın bu siyasi tercihlerinin aslında
"zaten" Şiilik'le ilgisi olmadığını anlatarak itiraz etmiş
söylediklerime. Doğrusu Hesen'in verdiği örnekler benim söylediklerim
arasında eksik bıraktıklarımı tamamlayacak cinsten. "İran'ın bölgesel
politikaları söz konusu olduğunda değerlere, söz konusu değerler devlet
çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde başvurulmaktadır" diyor Hesen,
arkasından ekliyor:"Filistin'de İsrail'e karşı mücadele eden Sünni kesimlere çok ciddi
boyutlarda destek veren İran, Karabağ sorununda % 70'e yakını Şii olan
Azerbaycan halkına karşı Ermenistan'ı desteklemektedir. İran resmi
olarak Nusayrileri "hak mezhep" statüsünde kabul etmemektedir. Fakat
devlet çıkarları nedeniyle, kimlik açısından onunla aynı saftaymış gibi
davranmaktadır. Eminim İran'la aynı cephede olmayan "Gerçek Şiiler"
bugün Suriye'de aynı katliamları yapsalardı, İran'ın pozisyonu
bugünkünün tam tersi olurdu. Aynı şekilde İran'ı destekleyen Sünni bir
Suriye yönetimi de katil olarak değil, "teröristlere karşı savaşan" bir
yönetim olarak değerlendirilecekti İran tarafından. Kısacası İran söz
konusu olunca, Türkiye tarihsel reflekslerle hemen Şii kimliğe dayanan
bir politika yapan bir devlet düşünmemeli." Bunlar mezhep faktörünün ne kadar araçsallaşabiliyor olduğunun ilginç
ama isabetli örnekleri. Oysa burada İran diplomasisine atfedilen
tarihsel ve efsanevi derinlikle bağdaşmadığını düşündüğümüz şey İran'ın
mezhepçilik saikıyla hareket ediyor olması değildi. Arap devrimlerinin
başında İran'ın takındığı tutum Türkiye'nin paralelinde bir tutumdu ve
bu tutumdan dolayı geleceği inşa etmekte öne çıkacak olan Arap halkları
nezdinde büyük bir itibar kazanıyordu. Oysa Suriye ve Irak'ta sergilediği siyaset İran'ın bu itibarını Arap
halkları nezdinde yerle bir etmiş durumda. Bütün cürümlerine rağmen
Esat'a vermekte ısrar ettiği desteğin gerçekten de mezheple ilgisi yok,
ama bu destek yüzünden hem mezhepçi bir algıya sıkışıp kalıyor hem
eninde sonunda kaybedecek bir seçeneğe oynamış oluyor hem de bu yolla
yeniden şekillenmekte olan Ortadoğu'nun geleceğinde herhangi bir iddia
sahibi olma şansını kaybediyor. Anlayacağınız, Esat'a verdiği destek
İran'a çok pahalıya mal oluyor. Bu pahanın içine Türkiye ile düştüğü
ayrılığı aslında ön sıralara koymanız lazım. Daha önce yazmıştık, dün de Taha Özhan Açık Görüş'te yazmış: Türkiye
Baas rejimini destekleseydi veya bugünkü siyasetini izlememiş olsaydı,
pasif veya seyirci davransaydı durumu ne olurdu? Suriye konusunda
Türkiye'nin baştan itibaren izlediği siyasetin aynasını biraz da İran
üzerinden tutabiliriz aslında. Bugün Mısır, Tunus, Libya ve diğer Arap
halkları nezdinde İran ne durumdaysa, Esad'ı desteklemeyip seyirci
kalması halinde bile Türkiye'nin çok daha beter durumda olacağını böyle
bir karşılaştırma rahatlıkla gösterir. Aslında aklımızı biraz da iyimser bir senaryo için çalıştırabiliriz. Tam tersine İran Suriye'de başka
türlü davransaydı, Esat'ın katliamlarına seyirci kalmayıp onun üzerinde
bir baskı oluştursaydı, bugün İran Ortadoğu'da, Suriye'de hatta
Türkiye'de ne durumda olurdu.Buradan karşılaştırmalı bir dış politika veya diplomasi derinliği değerlendirmesi için gayet bol malzeme bulabilirsiniz.
Genel
11 Eylül 2012 - 18:54
Ya İran, Suriye konusunda başka türlü davransaydı?
Suriye ile birlikte bambaşka bir mecraya sürüklenen Arap Uyanışı'nın mezhepçi bir gaflet tehdidiyle karşı karşıya kaldığından bahsetmiştik.
Genel
11 Eylül 2012 - 18:54













