"İktidar çürütür." Bu cümlenin tek başına
mutlaklaştırılması iktidara tapınmak kadar çürütücü olabilir. İktidarın, gücün insan tabiatında var olan muhteşem zaaflara kapı açtığı muhakkak. Ama iktidar aygıtı olmadan da ilkelerin hayata geçirilmesi ne kadar
mümkün? Eğer ütopyalardan bahsetmiyorsak, yeryüzündeki hak-batıl,
ezen-ezilen, hayır-şer çelişkisi, daha doğrusu mücadelesi, biraz da
iktidar üzerinden gerçekleşmiş değil midir?İktidarın doğasında var olan çürütücü etki, gücün iğvası yok sayılarak
da iktidarın doğası anlaşılamaz. Hem kaçınılası olduğu hem de
gerekliliği üzerinde bu kadar buluşulan çok az kurum var insanlık
tarihinde. Modern devlet aygıtının kuşatıcı, hayatın tüm alanlarına
müdahale edici özelliğinin yansıması olarak siyasal iktidar ve bunu
elinde bulunduran "iktidar erki" -iktidara gelme yöntemi seçim veya ne
olursa olsun- muhtemelen hayatın detaylarına hiç bu kadar nüfuz
edememişti. Modern iktidar ve güç, iktidar erkinin modern imkanların
kanalize ettiği güç yanılsamasını derinden hissetmesini sağlıyor.
Tarihteki "tek adam" figürüyle sınırlı ve iktidar hazzını birebir
ilişkilerde hissettiren muktedir olma tutkusu çok daha kompleks girift
ilişkilere gizlendi.İktidarın ve gücün iğvasından bir Müslüman nasıl korunabilir? Bunun
bireysel ölçekte nefs terbiyesinden, kulluk bilincine uzanan derin
ahlaki ve metafizik boyutları var. İktidarın iğvası abartılırsa bizzat
iktidarı istemeyi mümkün kılacak bir toplumsal zemin kalmayabilir. O
halde iktidarı meşrulaştıran gücün mutlaklaştırılması değil bizzat ahlak ve adaletin mümkün kılınmasıdır. Bunu da iktidarı dönüştürecek temel
ilkelerin tasarımı yetisine, "metne" sahip olanlar gerçekleştirebilir.
İktidarlar da tüm meşruiyetlerini bu temel tasarımdan, hukuki ve ahlaki
ilkelerden alır."İktidarı mutlaklaştırmayanlar" iktidar aygıtına temel ilkeleri
gerçekleştirmek için katlanırlar. İktidar, siyasal gücü elde bulundurmak olduğu kadar ekonomik, kültürel, sosyal nüfuz alanlarını elde etmeyi de içerebilir. Geniş anlamda iktidar olgusundan bahsediyoruz.Bir Müslüman için iktidar ne mutlak anlamda kirli ne de iktidara uzak
durmak her zaman tek başına faziletli bir eylemdir. Bir Müslüman'ın güç
ve iktidar sahibi olması adaleti ve temel ilkeleri gerçekleştirmek
içindir. Bir Müslüman'ın Müslümanlığından dolayı tek başına iktidarda
olması, gücü elinde tutması, konumunun meşruiyetini sağlaması için
yeterli değildir. İnanmış biri, güç ve iktidar ilişkileri bağlamında,
ancak temel tasarımı, ilkeleri, hukuk ve ahlakı sağlamaklığıyla
faziletli olur. Aksi durumda Müslüman olduğu için iktidarı zaten hak
ettiği, o ne yaparsa doğruyu yapacağı vehmine kapılması kaçınılmaz. Bu
durum kendine ve dolayısıyla iktidara tapınmayı getirir.Bağlayıcı temel metinler, ilkelerden bağımsız olarak Müslüman olduğu
yahut belli sınıf, zümre, ideolojiyi savunduğu için kendisinin iktidarı
hak ettiğini düşünmek, iktidarın iğvasına baştan teslim olmak demektir.İlkeli duruş sahipleri açısından iktidar aygıtı ile sınav da tam bu
noktada başlıyor. Eğer iktidar sahiplerini bağlayacak bir "ilkeler
bütünü" yoksa iktidar mutlaklaştırılıyor, yani çürütücü etkisini
göstermeye başlıyor demektir.Türkiye'de iktidar-muhalefet ilişkileri de bu çerçeveden bağımsız ele
alınamayacak bir süreçten geçiyor. "Sessiz yığınların sözcülüğü" gibi
idealize edilmiş bir iktidar mücadelesinden sonra muktedir olma
-iktidar, ilke, güç ve ahlak ilişkisi anlamında- sınavının neresindeler?Bu soru henüz sorulmadı. Çünkü tek başına belli bir aidiyete sahip
olmakla iktidarın hak edildiği, meşruiyetin sağlandığı inancı hakim. Tam da bu noktada iktidar taliplilerinin iktidar olmakla ilkeler arasında
tercih yapmalarını gerektiren acıtıcı muhasebenin zamanı çoktan geldi.
Belki de geç kalındı... Sadece siyasi iktidarda değil, sosyal ve
kültürel alanlarda da önemli miktarda güç değişimi yaşanıyor ülkede. Bu
güç değişiminin aktörleri; bir şeyleri temel metinler ışığında mı
değiştirdiklerine, yoksa iktidarın dönüştürücü etkisiyle değişip
değişmediklerine, çürümenin her geçen gün yeni uzuvlara yayılıp
yayılmadığına bakmak durumundalar.İktidarda sırf kendileri oldukları için kalmak düşüncesi; adaletin,
merhametin, ahlakın önüne geçiyorsa iktidar gerçekten çürütücü doza
ulaşmış demektir. Ahlakı ve iktidarı en geniş anlamıyla düşünerek bir muhasebe
yapıldığında temel ilkeler adına katlanılan bir misyon mu olduğu yoksa
iktidar uğruna temel metinlerden vazgeçişin öyküsü mü olduğu sorusuna
cevap verilmelidir? Sözgelimi sorumluluğu sadece iktidar erkine terk
etmekle kalmayıp, artık bir güç olan kültür iktidarında, medya ortamında daha ilkeli davranmak zorunda değil miyiz? Siyasete indirgenmiş bir
medya dili, ahlak ve ilkesel kriterlerden çok güç ilişkilerinin öne
çıkarıldığı bir medya düzeni, evlerimize kadar nüfuz eden çürüyüşün
habercisi değil midir? Modern iktidar ve onun ideolojik aygıtları
nedeniyle tarihin en güçlü dönemini yaşıyoruz. Bunun bozucu etkisine
karşı hem otokritik yapılmalı hem de bağımsız alanlar oluşturulmalıdır. Bu açıdan yaşadığımız süreçte, İslamcılık, Müslümanlık, muhafazakarlık
tartışmasından azade olarak politik ve sosyal, ekonomik ve kültürel
alanda iktidar erkini elinde tutanlara sormamız gereken soru budur. Bu
soruya olumlu cevap vermenin de çok zor olduğu ortada. Medya düzeninden
iktidar oyunlarına, uluslararası stratejik hesaplardan basit kardeşlik
ve dayanışma ilkesine değin hayatı kuşatan her alan için çetele tutmalı
zamanı geçmeden... Kendilerini hesaba çekmeyenlerin hesaba
çekildiklerinde sınavı kaybetmeleri çok muhtemeldir.
Genel
11 Eylül 2012 - 18:52
'İktidar iğvası'na kapılmadan
"İktidar çürütür." Bu cümlenin tek başına mutlaklaştırılması iktidara tapınmak kadar çürütücü olabilir. İktidarın, gücün insan tabiatında var olan muhteşem zaaflara kapı açtığı muhakkak. Ama iktidar aygıtı olmadan da ilkelerin hayata geçirilmesi ne kadar mümkün? Eğer ütopyalardan bahsetmiyorsak, yeryüzündeki hak-batıl, ezen-ezilen, hayır-şer çelişkisi, daha doğrusu mücadelesi, biraz da iktidar üzerinden gerçekleşmiş değil midir?
Genel
11 Eylül 2012 - 18:52













