"Arap uyanışı" deyimi, yaklaşık yirmi ay
önce başlamış olan devrimler sürecinin bir özeti gibi. Bu sürecin bugün
bir uyanış olarak nitelenebiliyor olması Tunus ve Fas'ta çok daha
önceden başlamış olan İslami hareketlerin ismiyle müsemma hedeflerinin
gerçekleşmiş olduğunun da resmidir bir bakıma. Raşid el-Gannuşi'nin
başını çektiği hareket İhvan-ı Müsliminin Tunus'taki uzantısı olsa da
ismi Nahda (uyanış) Hareketidir. Mağrip ülkelerinde çok daha önceden
beri Arap-İslam rönesansı girişimleri aynı sözcükle isimlendirilmişti.
Arap Uyanışı, halkı, tarihini, değerlerini, inançlarını yoksayan
sömürgeciliğe vekaleten diktatörlüklerini sürdüren muhaberat rejimlerine karşı bir silkiniştir; şu veya bu nedenle girilmiş yüzyıllar süren bir
ataletten, bir akla ve iradeye sahip olduğunun farkına varıştır. Bu uyanış Mısır, Libya veTunus'ta bazı sorunlarla beraber başarılı bir
biçimde gerçekleşmiş, Yemen, Ürdün ve Fas'ta etkisini göstermiştir.
Aslına bakarsanız Körfez ülkeleri hatta Suudi Arabistan bile bu uyanışa
kayıtsız kalamamakta, diğerleriyle aynı şekilde olmasa bile bu sürece
uyanmak durumunda klamaktadır. Sıra Suriye'ye gelinceye kadar hiç bir mezhepçi vurgusu olmayan bu
uyanış, ne yazık ki, Suriye'deki gelişmelerle birlikte tam bir
mezhepçilik fitnesiyle karşı karşıya kaldı. Halkının en meşru ve en
yumuşak taleplerine karşı en haksız ve sert şekilde karşılık veren Esad
kendi kanlı iktidarını korumak üzere kalkan olarak mezhebi sürdü. Oysa
ne halkın taleplerinin mezeple bir ilgisi vardı ne de aslında kendisinin herhangi bir dini mezhebe bir inancı. İran'ın da Suriye'ye atfettiği,
bize göre tamamen gereksiz anlamlar, olayın bir mezhep eksenine
sürüklenmesine hizmet etti. Oysa daha önce Mübarek, Kaddafi,
Zeynelabidin bin Ali, Muhammed Salih hatta Saddam Hüseyin'nin
diktötarlüğüne hep beraber karşı çıkılmıştı ve bunların hepsi de
sünniydi. Bunların devrilmesi sürecinde İran ve Türkiye arasında ciddi
bir ihtilaf olmadı. Türkiye bu diktatörlere karşı tutumunda İran'la
yanyana durmaktan da gocunmadı ve bu fikir birliğini Sünni liderlere
karşı Şii liderliğine yarayacak bir olay olarak düşünmedi.Oysa Arap Uyanışı bugün Suriye'de Esad'ın Şiiliği istismarı ve ne yazık
ki İran'ın da buna çanak tutması yüzünden bir mezhepçilik saptırmasına
maruz kalmaktadır. Aslında olayı bir mezhepçilik eksenine çekmenin ne
Şiiliğe bir faydası olur ne de İran'a. Binlerce yıllık İran diplomasi
geleneğinin bunu göremiyor olması inanılır gibi değil. Tek başına bu
durum bile aslında İran diplomasisinin nasıl bir efsane olduğunun
yeterli bir göstergesi sayılabilir. Oysa Arap Uyanışının bir mezhepçilik saptırmasına yenik düşmemesi
gerekiyor. Özgür Suriye Ordusu veya Suriye Ulusal Meclisi
temsilcilerinin bu konudaki söylemlerinde en ufak bir sorun yok. Bundan
kaçınmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak Suriye'deki süreç
uzadıkça kontrolsüz unsurların mezhepçi sapmalara rağbetleri,
mezhepçiliği bir kalkan olarak öne sürenlerin fitne potansiyelini daha
da artırıyor.Bu çabalara karşılık, İstanbul iki gündür çok önemli bir toplantıya ev
sahipliği yapıyor. Türkiye Diyanet Vakfı-İSAM ile Marmara Üniversitesi
Orta Doğu Araştırmaları Merkezi nin birlikte düzenledikleri "Arap
Uyanışı ve Ortadoğu 'da Barış: Müslüman ve Hıristiyan Perspektifler"
başlıklı konferans bölgenin 19 ülkesinden farklı din ve mezheplerin din
adamlarını veya kanaat önderlerini bir araya getiriyor. Yeniden
şekillenmekte olan Ortadoğu'da yaşanmakta olan sorunlara dair din
adamlarının bu ölçekte sürece müdahil olma yönünde bir buluşması
herhalde bir ilk. Dinin toplumun bütün derinliklerinde alabildiğine
etkili ve belirleyici olduğu bu bölgede dinin temsilcileri şimdiye kadar yaşananlardan veya yaşanmayanlardan (gelişme, ilerleme, kalkınma gibi)
birici dereceden sorumlu tutuldukları halde süreçlere hiç bir şekilde
karıştırılmadılar. Uyanış devrinde sosyolojik anlamda gerçek bir
karşılığı olan bu aktörlerin sözlerini söylemesi çok şeyi
değiştirecektir. Özellikle mezhepçilik fitnesine karşı din adamlarının
veya kanaat önderlerinin olumlu bir rolü olmaktadır. İstanbul'de gerçekleşen toplantının açılışında başbakan Erdoğan'ın
yaptığı konuşma tam da bu ortamda ihtiyaç duyulacak bir tarih
felsefesinin bütün parametrelerini veriyordu. Kerbela'dan günümüze hiç
alakasız husumetler devşirmek yerine, bugün yaşanmakta olanlarda
Kerbela'daki rollerin kimler tarafından nasıl oynandığına bakmak çok
daha önemliydi. Böyle bir dikkat gerçek anlamda Hüseyn'in yanında Yezid'e karşı olmak
adına herşeyden önemli. Yoksa Kerbela ile yatıp Kerbela ile kalkarken
kendinizi Hüseyin'in yanında zannederken, bir anda Yezitlerin safında
kılıç sallarken bulmak işten bile değil. Arap Uyanışı, aynı zamanda bugün kimin hangi safta olduğuna dair ciddi
bir teyakkuz durumuna da işaret eder. Yıllarca halklarına bağımsızlık
masalı anlatan, onları sömürgeciliğe karşı ulusal kimlik ve onur
masalıyla uyutanların birer Yezid olduğunun da farkına varmaktır.
Hüseyin ve Yezid'in tarihsel rollerinin bir kez ve bütün zamanlar için
belli birileri tarafından satın alınmış roller olmadığını idrak
etmektir. Arap uyanışı, mezhepçiliğin bir fitne olduğunu ve bu fitnenin bu uyanışı tekrar gaflete sürükleyecek bir tehlike olduğunu da bilmektir.
Genel
08 Eylül 2012 - 16:59
Güncelleme: 08 Eylül 2012 - 17:04
Arap uyanışı ve mezhepçilik gafleti
"Arap uyanışı" deyimi, yaklaşık yirmi ay önce başlamış olan devrimler sürecinin bir özeti gibi. Bu sürecin bugün bir uyanış olarak nitelenebiliyor olması Tunus ve Fas'ta çok daha önceden başlamış olan İslami hareketlerin ismiyle müsemma hedeflerinin gerçekleşmiş olduğunun da resmidir bir bakıma.
Genel
08 Eylül 2012 - 16:59
Güncelleme: 08 Eylül 2012 - 17:04













