"Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü" sözüne uygun olarak Cumhuriyet
tarihi boyunca resmî siyaset, Ortadoğu'ya uzak durmayı tercih etti.
Araplar arkadan vurmuştu. Çağdaşlaşmak, Batılılaşmak demekti.
Halbuki Ortadoğu; geri kalmışlığımızın kaynağı olarak gösterilen
Osmanlı'yı ve İslam'ı hatırlatıyordu. Geçmişe ait sembollere ve bizi
şekillendiren değerlere öyle bir mesafe konmuştu ki, resmî ideolojiyi
savunan bir şair şöyle diyordu: Ne mucize ne efsun/Ne örümcek ne
yosun/Çankaya yeter bize/Kabe Arab'ın olsun.Batı ülkelerinin Türkiye'de işgalci olduğu ilk dönemde varoluşsal bir zorunluluk gereği Doğu ile ilişkilere önem verilmişti. Ama bu
dönemin hemen sonunda köklerden kopuşa paralel Doğu'dan da kopuş
başlamıştı; Cezayir bağısızlık savaşında, sömürgeci Fransa lehine oy
kullanabilecek duruma düşecek kadar. Kıbrıs sorununun tetiklediği
Batı'ya güven kaybı, dış politikada tüm yumurtaları tek sepete koymanın
sakıncalarını ortaya koymasa, elitlere hakim bu kurgu hiç
değişmeyecekti.Son dönemde farklı yol arayışları da oldu tabii: İhracata dayalı
kalkınma stratejisinin gereği olarak 1980'lerde Turgut Özal'ın çabaları; komşularla ilişkileri geliştirme politikası gereği Bülent Ecevit-İsmail Cem ikilisinin gayretleri; İslamî dayanışma refleksiyle Necmettin
Erbakan'ın Doğu'ya sempatik yaklaşımları ve nihayet Cumhurbaşkanı Gül,
Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu öncülüğünde AK Parti
iktidarının Türkiye'yi Ortadoğu halklarının gözünde en popüler ülke
haline getiren açılımları...Aslında ne Ortadoğu tarihi Türkiye'siz, ne de Türkiye'nin tarihi
Ortadoğu'suz yazılıp anlaşılabilir. Türkiye'nin bölgeyle ilişkisi,
birçoklarının sandığı gibi Osmanlı'nın 400 yıllık yönetimiyle sınırlı
değil. Abbasilere, Selçuklulara, Memluklara ve diğerlerine uzanan daha
derin bir ilişki. Nitekim her iki tarafta da aksini düşünen
yaklaşımların, nasıl başarısız siyasi mühendislik projeleri olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.Tarihin akışına, milletlerin değerlerine ve
dünyanın gidişatına ters bu suni yapıların ilanihaye gitmeyeceği;
geçmişin ve ilişkilerin yeni bir gözle ele alınacağı günlerin geleceğine şüphe yoktu. Yıllardır sancısı çekilen bu dirilişin işaretleri her
yerde görülüyordu. Ama bu bir gecede olmayacaktı. Yıkılan köprülerin
imarı, gönüllerin ıslahı, zihinlerin inşası gerekiyordu. Erken ötmek ve
acele etmek yeşeren düşleri boğabilirdi.Aşırı uzaklık kadar aşırı yakınlaşmak da belki gerçeğin
görülmesini önleyebilirdi. Önce uzaklık Ortadoğu gerçeğini görmemize
engel oluyordu, şimdi fazla yakınlık, bölgede ardı arkası kesilmeyen
ihtilafların parçası haline gelmek sanki aynı etkiyi yapıyor. Üstelik bu ihtilafların içine yuvarlandıkça, önceki kuşakların zihnine kazınan "Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın yüzü" hükmünü bir daha kitlesel düzeyde
tescil ettirme riski var. Gittikçe kötüleşen Suriye krizi,
müttefiklerimiz dahil küresel aktörlerin Türkiye'ye karşı izledikleri
"Ya Suriye'ye gir itibar kaybet, ya seyirci kal kaybet" açmazına iten
siyaseti, her şeyi baştan düşünmek için altın fırsata dönüştürülebilir.Doğru çizgiyi bulmak için şu iki soruya cevap bulmalıyız. Zira bu cevapların ne olduğu izlenecek siyaseti de belirleyecektir. 1- Mısır,
Tunus, Libya, vb. ülkelerde yıllardır süren yönetimler neden devrilmeye
başladı, bunları deviren halk ne istiyor? 2- Neden bölge halkları
yıllardır görmezden geldikleri Türkiye'ye bakmaya başladı? Ortadoğu için Türkiye'yi değerli kılan nedir?Mübarek, Kaddafi veya Bin Ali'lerin yıllardır en büyük başarısı,
milliyetçi, İslamcı veya sol kökenli iç muhalefeti Filistin işgali,
İsrail ve Batı emperyalizmi edebiyatıyla meşgul etmekti. İsrail veya ABD bayrağı yakmak; Bush'a, Şaron'a küfretmek rejimlerin sigortasıydı.
Statüko sürdükçe dış patronlar da mutluydu. Ne zaman ki, Tunus ve
Mısır'da insanlar, dış düşmanlara küfretmek yerine "özgürlük, ekmek,
adalet" demeye başladı, büyü bozuldu ve Mübarek'lerin, Bin Ali'lerin
sonu göründü.Ortadoğu'daki devrimlerin arkasındaki bu sır ve dile getirdikleri talepler ile bölgedeki halkların Türkiye'yi fark etmelerini sağlayan
nedenler arasında kesin bir ilişki var. Belki kendi rejimlerini
sorgulamalarına da yol açan bu bağ, kendileriyle benzer kültür kodlarına sahip Türkiye'nin göz kamaştıran ekonomik başarısı, demokratik dönüşüm
ve Türk okulları gibi sivil projeler. Kuşkusuz 1 Mart, Mavi Marmara ve
One Minute, kitlelerin dikkatini çeken sembolik olaylardı. Ancak Avrupa
Birliği, ABD ve İsrail ile ilişkilerin iyi olduğu günlerde de Türkiye,
bölgede gözde ülkeydi. Mesela, 2005'te İsrail'le ilişkilerin normal
olması, bir Türk adayın İslam İşbirliği Teşkilatı'na genel sekreter
seçilmesine engel olmamıştı. Sondan başlarsak, Suriye, Irak, İran,
Lübnan, Filistin ve diğer örneklerde ekonomi, demokrasi, kültür gibi
yumuşak güç ötesi siyasî hamlelerin çoğunun sıkıntılı sonuçlar vermesi
üzerinde düşünmemiz gereken bir tablo. Niyetlerin iyi olduğuna şüphe
yok, belki de Ortadoğu'da siyasi aktör olmak için Türkiye'nin zamana ve
bölgede dikkat çekmesini sağlayan ekonomik/demokratik dönüşümünü
tamamlamasına ihtiyaç var! Geçmiş kredileri tüketmemek ve gelecekle
ilgili ümitleri kırmamak için...













