Ali Şeriati’nin hangi kitabında okuduğumu şu anda
hatırlayamadığım çarpıcı bir cümlesi vardı, hiç aklımdan çıkmaz. Şöyle diyordu:
"Bir kısım insan, din ameliyle dünyayı talep eder, dünya ameliyle dini değil!” İlk bakışta
basit gibi gelen bu cümle, ne ilginçtir ki aslında hayatımızın merkezini
açıklıyor. En basit ifadeyle başı sıkıştığında, "Allah” diyen ne kadar insan
vardır acaba? Bu çok normal evet, anormal olan başlar refahtayken hiç içten bir
ifadeyle "Allah” demeyişimiz. Genişletirsek; malım çoğalsın diye zekât vermek,
kazaları engellesin diye sadakaya sığınmak, sonunda dua edip, dünyalık istekler
sıralayabilmek için namaza durmak, dualar daha iyi kabul oluyor diye Hacca
gitmek. Bunlar çok masumca davranışlar ama kulluk bu değil sanırım. Asıl kulluk
"bana seni gerek seni” diyebilmekte belki de… Bu öyle
ince ve hassas bir konu, "nasıl bir Allah inancı?, nasıl bir kulluk?” bu
soruların cevabı öyle önemli ki, inanın insan tüm hayatını buna vakfetse,
değer! Bakın Tolstoy ne diyor: "İnsanların büyük bir kısmı, inanç esaslarıyla
hiçbir ortak noktası bulunmayan, hatta çoğunlukla ona ters düşen ilkelere bağlı
olarak yaşıyorlar.” Dilde kalıyor çoğu. Bizim dışımızda şekilleniyor inanç. O
bir yerlerde duruyor ama ona uygun bir yeri, bir türlü bulamamakla geçiyor
ömürler… İçine al. Yok! Tamamen dışarıda bırak. Yok! Belki lazım olur!.. (En
iyisi bir yerlere kaldırmak. Adını da koyalım, kimse eleştirmesin… "O benim
Allah’la aramda”) Mesela bir söylemimizi destekleyebilir, mesela nüfus
sağlayabilir, mesela saygınlığımızı artırabilir… Yani yeri geldiğinde
kullanılmaya hazır olmalı. Özetle dünyevi işlerin hallinde! Tolstoy’un
görüşleri bu anlamda da oldukça ilginç: "İnsanların büyük bir bölümü, kendisine
daha çocuklukta öğretilen inanç öğretisinin kendisinde sanki hiç bozulmadan
varlığını devam ettirdiğini zanneder; oysa ki aslında bu öğretiyi, o inancı
çoktan kaybetmiştir. Bu durum
insanların çok büyük bir çoğunluğunda sanırım aynıdır. Elbette bizim gibi
eğitim görmüş insanlardan, yani kendi kendine karşı samimi davranan insanlardan
bahsediyorum; yoksa inandıkları dinlerini, dünyevi amaçlarına alet eden
insanlardan değil. Aslında bu tip insanlar, gerçek inançsızdırlar, çünkü inanç
onlar için herhangi bir dünyevi amaca ulaşmak için araç durumundadır. Bu ise
şüphesiz ki asla inanç değildir…” Bugün pek çok
kavram (dinin yerine geçirilmeye çalışılarak, inanç haline gelen) insanların
rant kapısı durumunda. Böyleleri sığındıkları ya da tutundukları kavrama son
derece bağlı kalarak, onunla ayakta kalıyor, onunla hayatını devam ettiriyor.
Hatta apaçık bir şekilde bunu iş haline getirip, onunla doyuyor, onunla
barınıyor, onunla ısınıyor… Ona yönelik herhangi bir tehditte hemen harekete geçerek
aslında kendini korumaya alıyor! Zira rant kapısı olarak gördüğü, yararlandığı
(bu da çok çirkin bir yaklaşım belki) bu kavram zarar görürse, kendisi de zarar
görecek. Ve beslendiği kaynak kuruyacak. Sosyolojik açıdan
değerlendirildiğinde, bu şekilde bir tutum izlemek ve kavrama olan inancın,
araca götüren bir olgu olarak görülmesi de etik kabul edilmeyebilir. Yine de
kavramın dünyaya açtığı kapı o kadar da yadırganmayabilir. Çünkü onun zaten
başka inanç değerleriyle işi yok! Benim
anlamakta zorlandığım dini inancını dünyalık işlere alet edenler ve bu inancı
dünyevi isteklerin hallinde kullananların olması... İşte bu çok
düşündürücü! Ve inançlı bir insanın üzerinde çok fazla durması gereken bir
konu… Nasıl bir Allah inancı ve nasıl bir kulluk? Cevaplanmaya değer tek konu
belki de…
Genel
05 Ağustos 2012 - 03:19
Nasıl bir inanç?
Ali Şeriati'nin hangi kitabında okuduğumu şu anda hatırlayamadığım çarpıcı bir cümlesi vardı, hiç aklımdan çıkmaz. Şöyle diyordu: "Bir kısım insan, din ameliyle dünyayı talep eder, dünya ameliyle dini değil!"
Genel
05 Ağustos 2012 - 03:19












