Suriye sorunu bir mezhep sorunu mudur? Veya
Ortadoğu'da son zamanlarda yaşanan gerilimlerin İran'ın başını çektiği
bir Şii Hilali oluşumuna karşı başını Suudi Arabistan, Katar ve
Türkiye'nin çektiği bir Sünni bloğun çatışması olarak okunabilir mi? Bir defa Suriye sorununun böyle bir görüntüyle bulandırılması Baas
rejiminin ve dostlarının çaresiz bir çırpınışından başka bir şeyi ifade
etmiyor. Bu çırpınışın bir mantığı ve hedefi var tabii. Olup biteni bu
çizgiye çekmenin onlar açısından geçici de olsa, son kertede yok edici
ve bumerang etkisiyle kendine dönmesi mukadder de olsa, kullanılışlı bir yanı var. Ne yazık ki, buna Suriye'de devam etmekte olan bir insanlık mücadelesini kirletmenin, bulandırmanın, amacından saptırmanın, uygulayanlar için
ucuz ama hem adalet duygusu için hem de dünya Müslümanları için
maliyetli bir yolu olarak tevessül ediliyor. Oysa Suriye'de yaşananlara karşı dünyada gelişen icma düzeyindeki
tepkinin mezhepçilikle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Bir devletin
kendi halkını, halkının yaşadığı şehirleri bombalaması karşısında vicdan nerde ve kimde olsa kanar, ayaklanır. Aynı şeyi bir Sünni de yapsa, bir Şii de yapsa, bir Hıristiyan veya bir Yahudi de yapsa, kime karşı
yaparsa yapsın, ona sessiz kalınmaz, kalınamaz. Mezhepçilik büyük bir fitne. Bu fitneyi uyandırmak katliamdan daha
şiddetli bir cürümdür. O yüzden olup bitenleri, velev ki içinde bir
miktar mezhepçi saikler barındırıyor olsa bile, o bağlamda
değerlendirmemek gerçekliği saptırmak değil, bu fitneden kaçma
sorumluluğunun bir gereği. Oysa Baasçı iktidar kendine bir çıkış yolu
olarak bu fitneyi alabildiğine alevlendirmeyi seçebiliyor. Alevlenen
fitneden aslında sonuçta kendisine de yarayacak bir sonuç sadır olmuyor. Sadece kendisinden sonra tufan olması, böylece hıncını ve intikamını
alabilmenin hesabına dayanıyor. İslam İşbirliği Teşkilatı'nın toplantısında ortaya çıkan bir tablo,
mezhepçiliğe karşı ümit verici bir inisiyatifi ortaya koyuyor. Sünnici
bloğun başı olarak değerlendirilen Suudi Arabistan Kralı, Ahmedinejad'la özel olarak ilgilendi, karşılama esnasında onu yanıbaşında oturttu ve
bilhassa görüşmelerde Şiilik'le Sünnilik arasındaki önyargıları gidermek ve aralarındaki ülfeti artırmak üzere bir diyalog çalışmasının
başlatılacağını haber verdi. Bu gerçekten çok önemli bir inisiyatif,
böylece en katı Sünni anlayışını temsil eden Suudilerin bile Suriye'de
veya diğer bölge meselelerinde mezhepçi bir kaygının peşinde
olmadıklarının resmi güçlü bir biçimde ortaya konuldu. Daha ileri bir yaklaşım Zirve'deki konuşmalarıyla Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Dışişleri Bakanları toplantısında Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu
tarafından ortaya konuldu. Gül, Zirve sonrası gazetecilerle sohbetinde Ortaçağ'da Avrupa'da yaşanan mezhep çatışmalarında milyonlarca insanın öldüğünü anımsatarak, bir
mezhep çatışmasını körüklemenin muhtemel sonuçları hakkında bazı
cumhurbaşkanlarına ve bilhassa İran Cumhurbaşkanı'na uyarılarda
bulunduğunu anlattı. Gül, Zirve'deki konuşmasında ve temaslarında Türkiye'nin bu konularda
hiç bir şekilde herhangi bir mezhep saikiyle hareket etmediğini
anlatırken özellikle Saddam'ın ve Kaddafi'nin Sünni olduğuna dikkat
çekmiş. Gerçekten de mezhep kaygısı ile hareket ediliyor olsaydı, nüfusunun
fazlası Şii olan Irak'ta Sünni bir lider olan Saddam'a karşı Sünni
Türkiye veya Körfez ülkelerinin olumsuz bir tavır içinde olmamaları
gerekirdi. Çünkü bu Sünni bloğun desteğini kaybeden Saddam sonrası
oluşan Irak'ta Şiilerin daha avantajlı bir duruma gelecekleri çok
aşikardı. Aynı şekilde Kaddafi de, Hüsnü Mübarek de, Zeynelabidin bin
Ali de Sünni'ydi. Onların devrilmesini İran da destekledi ama ne İran'ın bu devrim sürecini desteklemesinin ardında bir çapanoğlu arandı ne de
sözümona Sünni bloğun ülkeleri bu diktatörlere Sünnilik kontenjanından
bir avantaj tanıdı. Gül'den verdiği bu örneklerin bizzat Arap liderler tarafından çok olumlu karşılandığını öğreniyoruz. Mezhep saikiyle hareket eden bir siyasete
karşı uyarıcı ve pozisyon kurucu bir etki yapacak cinsten örnekler
bunlar. Gül, Türkiye'nin bütün bu olaylarda prensipli hareket ediyor olduğunu
anlattı. Kim zalimlik yaparsa, hak, adalet gözetmiyorsa, kim ülkesini
bugün kabul edilemez bir sistemle yönetiyorsa ister Sünni ister Şii
olsun ona karşı olmanın bu prensibin gereği olduğunu söyledi. Tam da bu
tavırla tutarlı olarak Suriye'de Baas rejimini mezhep referansıyla
mütalaa etmediklerini ifade eden Gül, bugünkü dönemde bu ülkenin böyle
idare edilemeyeceğini, hele halk meşru talepte bulunuyorsa ve bunu
dinlemeyip ona silah kullanıyorsa bir devletin meşruiyetinin
kalamayacağını anlattı. Aslında Türkiye'nin mezhep eksenli bir siyaset hattının olmadığının en
önemli işaretleri İran'ın nükleer programıyla ilgili krizde takındığı
tutumda da görülebilirdi. Gül bu konuya da bu prensipler bağlamında
değindi. BM Güvenlik Konseyi'nde bugün İran ve Suriye ile aynı safta
duran Rusya ve Çin bile ABD'nin baskılarına dayanamayıp İran'a
yaptırımlara geçit verirken Türkiye bu karara karşı ret oyu vermiştir. Türkiye'nin bütün bu olup bitenlerde mezhepçi bir saikle hareket etmiyor olduğu çok açık, ama olayın gerçekleştiği hat, böyle bir eksenin
harekete geçirilebilmesine fırsat veriyor. Bu konuda Türkiye'nin sorumlu davranışı tek başına yeterli olmuyor tabii, ama yine de bir gerçek daha var ki, Gül buna özellikle işaret etti: İran ve Türkiye arasında bir
çok ülkenin tarihinden eski, sabit sınır var. Bazı konularda farklı
farklı politikaları olabilir. Bizimde var onların da var, ama
ilişkilerimiz hiç bir zaman belli bir ihtilafın ötesinde bir çatışmaya
dönüşmez. Bu konuda biz de çok dikkatliyiz onlar da.Bunlar, buralardan bir fitne arayan güçlere karşı heves kırıcı güzel
mesajlar, kuşkusuz. Kadir Gecesi'nde Mekke'de düzenlenen bir toplantıdan İslam dünyası için olabilecek en hayırlı, birleştirici mesajlar... KUR'AN BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUNİlahi rahmetin beşeriyet alemine en doğrudan temas ettiği, Kur'anın nazil olduğu Ramazan ayının sonu bir bayramla taçlanıyor. Ramazan ayı asıl büyük anlamını Kur'an'ın bu ay içinde indirilmiş
olmasından alır. Dolayısıyla bu ay içinde dikkatlerimizin geçip giden o
zamanın kendisine değil o zaman içinde indirilmiş olan ve hayatımızda
daha kalıcı bir yer tutması gereken Kur'an'a yönelmesi çok önemlidir. Kur'an yol göstericiliğiyle, hidayetiyle, Allah'ın insanlığa rahmeti,
merhameti ve lütfudur. Ramazan ayı yerini diğer 11 aya bırakıp gider ama o 11 aya da ışık tutacak Kur'an'ın hayatımızdaki anlamına bir kez daha
olabilecek en mucizevi tarzıyla dikkatlerimizi çekmiş olmalı. Mübarek Ramazan ayı nasıl Kur'an ayıysa, bayramı da Kur'an bayramı olarak idrak etmek çok önemlidir. Kur'an bayramınızı tebrik ediyor, bütün hayatınızı aydınlatmasını ve bereketlendirmesini diliyorum.
Genel
24 Ağustos 2012 - 17:35
Mezhepçilik fitnesi, katliamdan beterdir
Suriye sorunu bir mezhep sorunu mudur? Veya Ortadoğu'da son zamanlarda yaşanan gerilimlerin İran'ın başını çektiği bir Şii Hilali oluşumuna karşı başını Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye'nin çektiği bir Sünni bloğun çatışması olarak okunabilir mi?
Genel
24 Ağustos 2012 - 17:35













