[Gündem Dışı] Bayram Hüznü
"Bayramın hüznü mü olurmuş?" deyip ta baştan kestirip atmayın lütfen. Ya da "Bayram sevincini üzüntüye boğmanın ne anlamı var şimdi?" diyerek sitem de etmeyin. Bayramın hüznünü bilmeyen, sevincini de idrak edemez. B
"Bayramın hüznü mü olurmuş?" deyip ta baştan kestirip atmayın lütfen. Ya da "Bayram sevincini üzüntüye boğmanın ne anlamı var şimdi?" diyerek sitem de etmeyin. Bayramın hüznünü bilmeyen, sevincini de idrak edemez. Büyük bayramı hak etmenin bir yolu da bayramdaki hüznün doğru okunmasından geçer. Doğru okunacak ki sevinç kapılarının tamamı açılabilsin.
En mutlu bayram günlerinde bile herkesin, "Nerde o eski bayramlar?" havasına girmesi o bayramların bugünkülerden daha ışıltılı olmasından kaynaklanmıyor. Hatıralar sökün edip geldiğinde içimizde hep sakladığımız çocukluğumuzun masumiyeti beliriyor gözümüzün önünde. Sonra cümbür cemaat paylaşılan dostluklar, tekbir sesleriyle yankılanan camiler, bin bir teessürle yapılan kabir ziyaretleri, el öpmeler, sarılıp kucaklaşmalar...
Kim özlemez o eşsiz günleri! Çoğumuzun oturduğu derme çatma müstakil bir ev... Mütevazı bir bahçe... Yıkık dökük bir bahçe duvarı... Sararmış sayfaların içinden çıkagelip insanın başını okşayan bir anne... Göçüp gideli nice yıllar olmasına rağmen o hâlâ orada tebessüm ediyor bize. Sanki bayram namazından çıkınca yine gelip öpeceksin o sımsıcak eli. Yine bağrına basacak seni.
"Annesiz Bayramlar" başlıklı yazımın üzerinden tam dört yıl geçmiş. İlk kez anneden yoksun yaşadığım bir bayramın hüznüyle yazmıştım o yazıyı. Zannettim ki aradan seneler geçecek ve "annesiz bayramlar"a da alışacağım bir gün. Ne mümkün! Kim alışabilmiş ki! Her sene hasret artıyor, her sene boşluk büyüyor.
Herkes için aynı şeyler geçerli sanıyorum. Vefat edenlerin üzerinden yıllar geçince bayramı yaşamak daha kolay olur sanıyorsunuz. Hiç de öyle olmuyor. Her geçen sene içinizdeki boşluk derinleşiyor, özlem dayanılmaz hale geliyor. Kaç yaşında olursanız olun, yetim kalmanın, öksüz yaşamanın elemini duyuyorsunuz kalbinizin en derin katmanında. Yetimliğin de, öksüzlüğün de yaşı yok. Sizi çepeçevre sarıyor buruk bayramlar. Hayatta kalanlara daha bir sıkı sarılmak geliyor içinizden. Üfûl edip gidecek olanlarla beka şarkıları mırıldanmak istiyorsunuz. Heyhat! Keşke demek mahzurlu sayılsa da insan, muhasebesini ifade adına bazen başka söz bulamıyor. Keşke diye başlayan cümleler, sizi zamanın dar ve geri dönülmez bir dilimine savuruyor.
Keşke! Keşke kıymetlerini bilseydik onlar hayattayken, keşke sımsıkı sarılıp doya doya ağlasaydık sinelerinde. Keşke, "Seni çok seviyorum anacığım!" deyip tıpkı çocukluğumuzda olduğu gibi hıçkırıklara gömülseydik. Keşke, "Senin gölgene basmaktansa ateşlere atılmayı tercih ederim!" deyip saygıda kusur etmeseydik babalarımıza. Keşke, keşke, keşke...
Kim bilir; belki de artık çok geç. Pişmanlık, minnacık yüreğimize sıra dağlar gibi oturmuş; birinden kurtulsan diğeri çöküyor heyula gibi. Titreyen dudaklarımızı ısırıp ağlamaktan kaçarken bir yandan hasret dolu duygulara kapılıyor; diğer yandan onlara bir gün kavuşma inancıyla müteselli oluyorsunuz.
Kabul edelim; kâh mazide boğulduk, kâh istikbalde tükendik; anın kıymetini bilemedik. Hatta bazen vefat edenlerin hatırasını yaşatalım derken sevdiklerimizin kalbini kırdık. Maziden güzellikler derleyelim derken bugün sahip olduğumuz her şeyin bir gün maziye dönüşeceğini unuttuk. Gaflet ettik, nisyana yenik düştük, isyana kapıldık belki de. Oysa hayatın manası bugünün değerini bilmekten geçiyor...
Bayrama hüzün katan tek faktör kara toprak değil kuşkusuz. Bir de burada başlayan gurbetler var. Kader rüzgârlarıyla dört bir yana dağılmışız çoğu kez. Araya dağlar taşlar girmiş; kimimiz başka bir şehre göç etmişiz; kimimiz dünyanın ta öbür ucuna hicret etmişiz. Kâh ekmek parası vesile olmuş gurbete kâh dava sevdası.
Birkaç gün önce gazetemizde mahzun bir haber vardı. Haberin fotoğrafında, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin çocuklara bayramda harçlık verdiği görülüyordu. Bir de hutbe sırasında gözyaşlarını tutamadığı ifade ediliyordu. Hutbedeki o yakıcı cümleler şu gerçeği ifade ediyordu: "Üç asırdır boğuştuğu sıkıntılar sebebiyle İslam âleminde bayramlar hakkı ile yaşanamıyor." Bu hükmü derinlemesine düşünen hangi ehli vicdanın yüreği sızlamaz, gözü yaşarmaz ki!
Gazetedeki haber beni yıllar öncesine savurup attı: Hocaefendi'nin dostlarını bahçeye kadar uğurladığına şahit olmuştum. O ayrılık anını unutmak mümkün değil. Vedalaşanlar arasında Hocaefendi'nin kardeşi de vardı. Aile terbiyesinin âlâsını almış bu iki insan göz göze gelemiyordu. Hocaefendi fırsat buldukça gözyaşlarını sevdiklerine göstermeden siliyor, onların arabaya binerek uzaklaşmasını bekliyordu.
Bir aksilik oldu ve araba hemen hareket edemedi. O anda Hocaefendi'nin kardeşini (Mesih Bey'i) gördüm. Keşke görmez olsaydım! Bir kardeşin gurbetteki kardeşine gözleriyle nasıl sarıldığını iliklerime kadar duydum, özlemin nasıl dayanılmaz hale geldiğine şahit oldum. Araba hareket edince Hocaefendi iki elini birden havaya kaldırarak uğurladı kardeşini ve arkadaşlarını. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ağabeyinin bakışlarından kurtulur kurtulmaz Mesih Bey'in iki büklüm olduğunu, başını öndeki koltuğa gömerek gözyaşlarına boğulduğunu gördüm. Keşke onu da görmez olsaydım! Ya da keşke o tabloyu ehli vicdan herkes görebilseydi. Görebilseydi de hikmetini bilmedikleri bir konuda ileri geri konuşmanın, suizan yapmanın, hatta iftiraya varacak kadar haddi aşmanın nasıl büyük bir vebal olduğunu anlasaydı.
BAYRAMI KANA BULAYANLAR
Bir de öteden beri bayramı kana bulayan vahşiler var. Firavunlar, tiranlar, diktatörler; onların küçük çömezliğine heveslenen örgüt yöneticileri. Ne Ramazan ayının bereketini gözetir bu nasipsizler ne bayram sevincinin merhametini. Bayramı kana bulayan canavarın şefkat medeniyet coğrafyasından çıktığına inanmak çok zor. Haydi, en tepeyi işgal eden çukur adamlarda bir karakter sapması var; ya onlara taşeronluk eden genç kadrolar? "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir." hükmünü hiç duymamış bu canavarları kim yetiştirdi, kim azdırdı, kim çoğalttı? Hangisine üzüleceksin; oruç nedir, bayram nedir öğrenememiş zavallılara mı; yoksa terörü lanetliyormuş gibi yaparak halkı birbirine kırdırmaya çalışan psikolojik harp tetikçilerine mi?
Evet; âlem-i İslam üç asırdır bin bir meşakkate maruz kalarak bir oruç tutmakta; ancak gerçek bayramı idrak edememekte. Sadece bayram günleriyle sınırlı değil hüznümüz. Bu ülkenin en has şairlerinden biri Hazreti Peygamber'in (sas) doğumunu tesid ettiğimiz bir zaman dilimine, "Pek hazin bir mevlüd gecesi" derken o geceyi "leyl-i matem" ilan ederken derin bir hüzün yaşıyordu. Çok kandiller gördük; parıltısı bir ateş böceğinin ışıltısından bile sönüktü, çok bayramlar gördük sevinci hüznünün içinde eriyip gitmişti. Bayramları tam coşkuyla karşılama cesareti bulacaktık ki kendi gölgemizle imtihana tabi tutulduk. Aynadaki aksimiz, benlik duygumuzu şişirdikçe şişirip bizi bir kara deliğe çekebilirdi; ya da kendimizi tanımanın erdemiyle O'nu daha iyi anlama yollarını açabilirdi. Bıçak sırtında yürüdüğümüz bu sırattan, şimşek gibi geçenler de oldu; daha ilk adımda yuvarlanıp gidenler de. Ve günün sonunda yine bayrama hüzün karıştı...
Bir gün bizim dünyamız da gerçek bayramlara mutlaka erişecek. O mukaddes bayramı hak etmenin ilk şartı Cenab-ı Mevla'nın şu an bize bahşettiği nimetleri idrak etmek ve kıymetini bilmek. Hem fert olarak, hem millet olarak... Kadirşinas olmak, vefa ile yeni bir dünya örgülemek, rahmet ve şefkatle birbirimize sarılmak... Evet, çıkış yolu budur. Yoksa bu savm, asırlar boyu sürüp gider, saadeti dâreyn bir seraptan öteye geçemez...