Arap laikleri

İslâm dünyası birçok sahada azgınlık hali yaşıyor. Bu azgınlık hali arz edenlerden bir kesim de genelde kendilerini 'laik' olarak tanımlayan kesim. Elbette aman zaman dinin dindarlar tarafından istismar edildiği bir vakıa ve laikler bu vakıaya binaen sergiledikleri argümanlarında haklılar.

İslâm dünyası birçok sahada azgınlık hali yaşıyor. Bu azgınlık hali arz edenlerden bir kesim de genelde kendilerini 'laik' olarak tanımlayan kesim. Elbette aman zaman dinin dindarlar tarafından istismar edildiği bir vakıa ve laikler bu vakıaya binaen sergiledikleri argümanlarında haklılar. Lakin bu onları bazı dindarlara karşı haklı kılsa da külli olarak haklı çıkarmıyor. Bunu dinin kendisine mal etmeleri ve dindarları bahane ederek dinden uzaklaşmaları ve hatta dine düşman kesilmeleri gerekmez. Neyin istismarı yapılmıyor ki? Pozitivist düzenler istismardan muaf mı? Dini alan istismar edildiği içindir ki daima vahiy yenilenmiştir. Elbette ki, Muhammedî vahye kadar. Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile vahiy sona ermiştir. Lakin aynı vahiy ışığında tecdit sona ermemiştir. Diğer dinlerde peygamberlerin yaptığı tecdidi İslâm devirlerinde Muhammedî vahiy ışığında mücedditler deruhte etmiştir. Demek ki eskiyen anlayışlar veya unutulan taraflar mücedditler tarafından ikmal ve tekmil edilmiştir. Veya tamir edilmektedir. Dinden anladığımız beşeri içtihatlar bütününden veya demetinden ziyade dinin özüdür. Herkes kendisine orada bir yer bulabilir. Zira İslâm'da Allah ile kul arasında aracı yoktur. Vahiy yol gösterir. Din adamları aracılık yapmaz sadece dini öğretirler ve anlaşılmasına ve yaşanmasına yardımcı olur ve nezaret ederler. Yoksa kimsenin Allah ile kul arasında kaim veya vasıta olması caiz değildir. Bundan dolayı dinin genişliği ve vüsati içinde herkes kendisine bir yer hatta geniş bir yer bulabilir. Bununla birlikte büyüklere saygı da esastır. Hürmeti kırmamak gerekir. Bazı Şiiler gibi bazı laik kesimler de selefe veya sahabelere hürmeti kırıyorlar.

Bazı laik kesimler hürmeti kırıyor ve dini Protestanlaştırmaya çalışıyorlar. Azılı Tunuslu laiklerden Muhammed Talbi, sözgelimi Gannuşi'yi selefi olarak tanımlıyor ve Selefilikten de Hazreti Ebebekir ve Hazreti Ömer yolunu anlıyor. Güya Selefiliği onlar kurmuşlar, Gannuşi de Hazreti Peygamberin değil onların yolundan yürüyor. Muhammed Talbi, Yaşar Nuri Öztürk gibi Kur'an İslâm'ını savunduğunu söylüyor ve Selefin (ilk üç asrın nesli) İslâm'ı kendilerine göre uydurduklarını ve Kur'an İslâm'ından saptıklarını savunuyor.

Gannuşi'nin hazreti Peygamberin yolundan değil Ebubekir Sıddık ve Hazreti Ömer'in yolundan gittiğini ve saptıklarını söylüyor. Raşid Gannuşi demokrasiye geçişten sonra kendisi için bir makam istemediği halde Gannuşi ve arkadaşlarının dini bir tekel kurmak istediklerini ve şiddetten de uzak durmadıklarını ve bu yöndeki tövbe ve gözden geçirmelerinin samimi olmadığını ileri sürüyor. Sanki adamın kalbini yarmış... İlk iki halifenin Hazreti Peygamber ölüm döşeğinde iken saltanatın peşine düştüklerini savunuyor. Maalesef bizde de Ömer Döngeloğlu gibi kimi vaizler benzeri anlamlara gelebilecek ifadeler kullanıyorlar. Sonrasında Hazreti Ebubekir'in Hazreti Ömer'i tayin ettiğini ifade ediyor. Hazreti Ömer de zaten ilk biatı ve Hazreti Ebubekir'in seçilmesini 'felte' olarak ifade ediyor. Kargaşaya binaen Müslümanların birlik ve beraberliklerini temin için kazara (felte) bir seçim ve biat olduğunu söylüyor. Lakin zamanla birkaç kişinin dışında herkes Hazreti Ebubekir'e biat ediyor. Etmeyen birkaç kişi de kendi haline bırakılıyor. Muhammed Talbi selefe sırtlanlar gibi saldırıyor.

Bir bayan sunucu Muhammed Talbi'ye Türk Anayasasının ikinci maddesini, yani laikliğin değişmez ilke olduğunu ve iktidarın dönüşümlü olduğunu hatırlatması üzerine Muhammed Talbi 'İşte Kur'an budur' diyor. Mevcut Türk Anayasasını Kur'an ile eşdeğer tutuyor. Zaten Kur'an İslâmı'nın laik İslâm olduğunu ve selefi İslâm olmadığını ileri sürüyor. Selefiliğin takdis ve şirk olduğunu da savunuyor. Adam dümdüz gidiyor. Arap laikleri genelde böyle.

Suriye Dışişleri Bakanı Velit Muallim de kendi sistemlerinin laik bir sistem olduğunu söylüyor ve bununla övünüyor. Suriye'nin Amman'daki Büyükelçisi Behçet Süleyman da ilginç bir dil kullanıyor ve Muhammed Talbi'nin sözlerini tekrarlıyor. Behçet Süleyman teröristler olarak vasıflandırdığı muhalifleri Hazreti Muhammed'in sünneti yerine Muhammed İbni Abdulvehhab ve Seyyid Kutup'un sünneti peşine düşmekle ve onlara tabi olmakla suçluyor. Baas sünnetine(!) uyarsanız bir şey yok tabii. Ve orada merd-i Kıpti gibi bir laf ediyor. İsrail'in Suriye'ye saldırması halinde 10 ile 20 füze atarak İsrail'in nükleer tesislerini yıkabileceklerini ve tesirsiz hale getirebileceklerini söylüyor. Kimi İranlılar da bir saldırı halinde İsrail'i yerle bir edeceklerini söylüyorlar. Soru şu: Mesele bu kadar basit ise niye geri duruyor ve tereddüt ediyorlar? Suriye rejimi kendi halkı üzerine onlarca yüzlerce füze atıyor ve uçak kaldırıyor ama 10 füzeyi İsrail'den esirgiyor! En azından biz anlamakta zorluk çekiyoruz. Anlayan varsa izah etsin!