ABD ve Mescidi Aksa
Son günlerde İsrail dışişleri Bakanı Lieberman yeniden Mahmut Abbas'ın meşruiyetini sorgulamaya başladı. Mahmut Abbas'ın meşruiyetini yitirdiğini ve görevden çekilmesi gerektiğini savunuyor. Onun sorgulamasıyla Abbas'ın meşruiyeti düşmeyeceği gibi desteklemesiyle de meşruiyet kazanamaz.
Son günlerde İsrail dışişleri Bakanı Lieberman yeniden Mahmut Abbas'ın meşruiyetini sorgulamaya başladı. Mahmut Abbas'ın meşruiyetini yitirdiğini ve görevden çekilmesi gerektiğini savunuyor. Onun sorgulamasıyla Abbas'ın meşruiyeti düşmeyeceği gibi desteklemesiyle de meşruiyet kazanamaz. Lakin Lieberman'ın çıkışında sinsi bir plan ve bir bit yeniği olmalı. İsrail, herkesi herkese karşı kullanabilir. Arafat'a karşı Mahmut Abbas'ı ve Mahmut Abbas'a karşı Selam Feyyaz'ı veya Muhammed Dahlan'ı ve benzerlerini kullandılar veya kullanabilirler. Esasında Lieberman'ın sinsi planı Batı Şeria'yı tamamen Gazze'den koparmak ve kendi haline ve otoritesiz bırakmak. Böylece İsrail'in Batı Şeria'da istediği gibi tasarrufta bulunmasının yolu açılacaktır. Gazze fiilen Hamas'a kalırken Batı Şeria sahipsiz kalacak. İsrail'in gördüğü düş budur. Abbas'ın otoritesinin meşru olup olmaması İsrail'i ne ilgilendirir? Bu mesele Filistinlilerin dahili meselesidir. Lakin sahipsiz kalacak olan Batı Şeria'da istediği gibi at koşturacak ve emellerine kavuşacaktır. Bu kıssadan bir hisse çıkarmak gerekir. O da şudur: Mutlak manada düşman üzerinden meşruiyet sağlanamaz. Düşman üzerinden sağlanacak meşruiyet görecelidir, mütemmimdir. Yoksa birbiriyle savaşan bütün zalimlerin meşru olması gerekirdi. Meşruiyetin ana kaynağı insanın veya kurumların bizatihi kendi davranışlarıdır. Lieberman'ın Mahmut Abbas'ı hedef alması ona meşruiyet sağlamaz. Bununla birlikte hedef Mahmut Abbas'dan ziyade Filistin'dir ve Batı Şeria'dır. İran'ın ABD veya İsrail üzerinden kendisini veya en azından politikalarını İslam dünyasına dayatması veya bunlar üzerinde meşruiyet sağlamaya çalışması da neticede böyle bir şeydir. İran'a evvel emirde meşruiyet sağlayacak olan kendi fiilleridir. Kendi fiilleri iyi olmadıkça İsrail düşmanlığı ona ancak iğreti ve nispi bir meşruiyet sağlalabilir. Devrim Muhafızları eski Komutan Muhsin Rızai, Suriye krizinin Ortadoğu'nun geleceğini şekillendirmek için ABD ile İran arasındaki bir çekişmeden ibaret olduğunu ileri sürmektedir. Halbuki, Suriye meselesinde çok denklem vardır ve İran'ın dışında ve ondan büyük Çin ve Rusya ve bizzat Suriye halkının kendisi vardır ve İran buna hiç kıymet ve ehemmiyet vermemektedir. Sanki Suriye halkının hiç iradesi yoktur. Rızai meseleyi indirgeyerek gerçekleri kendi lehine yontmaktadır. Elbette böyle değildir. Sonra kavga eden iki adamdan illa da birisi haklı değildir. Ya da kavga eden on adam içinde birisi de haklı olmayabilir. Oğul Bush gibi denklemi ve şıkları 'ya bizimlesin ya da düşmanlasın' üzerine kurarsan ve indirgersen sadece uyanıklık yapmış olursun. Bu hakikate kıymaktır.
ABD ise Lieberman'a karşı sureta Mahmut Abbas'a sahip çıkmıştır. Bu nispeten iyi bir şeydir. ABD, 30 yıldan beri ya da 1980'li yıllardın başlarından beri büyükelçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e taşımamıştır. Kudüs'ü fiilen başkent tanımamıştır. Üçüncü olarak yeni yerleşim merkezlerinin meşruiyetini de tanımamıştır. Lakin El Cezire.net'te yayınlanan Münir Şefik'in bir makalesini okuyunca, ABD'nin Mescid-i Aksa'yı İsrail'e peşkeş çekme yolunda olduğunu görüyoruz. Yahudilerin Halil kentinde Hazreti İbrahim Camii'nde yaptıkları gibi Mescid-i Aksa'yı bölmelerini ve bölümlerden birisinde dini ritüellerini yani dini törenlerini icra etmelerini bir dini hak ve hürriyet meselesi olarak görme eğilimindedir. Dışişleri Bakanlığı'nın Dini Komisyonu tarafından yayınlanan raporda Yahudilerin Mescid-i Aksa'da ibadet etmeleri dini bir hak ve hürriyet olarak değerlendiriliyor. Buna göre, bazı fanatik Yunan partilerin istedikleri gibi Rumların Ayasofya'da Ortodoks ayini yapmaları da bir hak ve dini hürriyet olur ve ona kapı aralar. Gerçi bizde Nevzat Tarhan gibi bazı aklı evveller var ve dini 'ıziyn' yani parçalı hale getirmek istiyorlar. Onlara göre Ayasofya gibi mabetleri paylaşabiliriz. Bize göre Kudüs ve Mescid-i Aksa bölünmez bir bütündür.
Amerikan hariciyesinin yayınlamış olduğu rapor Müslümanların Yahudileri Mescid-i Aksa'nın sahanlığına girmesini yasaklamasını dini hürriyetleri engellemek olarak görüyor. Bu tamamen İsrail'in Mescid-i Aksa ile ilgili emellerine destek vermektir. Müslümanlar Mescid-i Aksa'da son mevzilerini savunuyorlar. İsrail bütün Filistin'i Yahudileştiriyor ve son olarak İsrail, Biriseba'da Osmanlılar dönemine ait bir camide içki festivali düzenleme kararı aldı. İsrail sadece Yahudileştirme yapmıyor aynı zamanda 'desecration' kavramının ifade ettiği gibi kutsal mekanları da kirletiyor ve değersizleştiriyor. ABD'nin bu hak hukuk gaspına giden hürriyet anlayışı kınanmalıdır. ABD'nin İsrail, Ermenistan politikaları yanlı politikalardır. Ayrıca İslam aleminde Pakistan ve Yemen gibi ülkelerde izinsiz operasyon düzenlemesi de kabul edilemez. Ömer Abdurrahman gibileri komplo sonucu nahak yere içeride tutması da sona ermelidir. ABD dostluk istiyorsa bunun yolu Müslümanların hükümranlığını ihlal etmemektir. Zulme rıza göstermemektir. ABD hâlâ İslam dünyasını hafife alarak ve İsrail'e kuyruk sallayarak geleceğini tehlikeye atıyor. Elbette buna mukabil Çin ve Rusya'nın Suriye politikası ve keza Doğu Türkistan ve Kafkas politikaları onaylanamaz. Politikalarda mütekabiliyet esastır. Bize nasıl davranırlarsa biz de onlara öyle davranırız. Tedafüü dengesi içinde biz de adalete dayalı ve çeşitliğe açık politikalar izlemeliyiz. Kimsenin çantasında keklik değiliz. İlişkilerimiz körü körüne bağlılık ekseni üzerinde değil basiretle ve dengeci olarak yürütmek zorundayız.