Tamam,
itiraf ediyorum başlığı bir film adından esinlendim. "Hızlı ve öfkeli.”
İzlemişliğim yok ama seriye bağlanacak kadar çok izlendiğinden haberim var. Ve fakat konumuzun onunla alakası yok. Başlıkta geçen tanımlamalar, son günlerde
benim halim yalnızca. "Aaa siz sinirlenir misiniz ve dahi yorulur musunuz, bir
de kalkıp bunu ifade eder misiniz?” Evet, ben de sinirlenirim, ben de yorulurum
ve bunu da hiç gocunmadan herkesle paylaşabilirim. Nihayetinde bende insanım. Yok öyle her daim, bende bir irade var öyle
sağlam ki ve bende öyle sinirler var ki çelik gibi ahkâmları filan. İnsanız.
Kısa ve öz. Yok ötesi. Sinirleniyoruz da, yoruluyoruz da, sızlanıyoruz da,
tükeniyoruz da… Tamam, belki az buçuk bilinç sahibi olarak
biraz daha geç nüksediyor ve oyalıyoruz ya da avutuyoruz kendimizi
bildiklerimizle yahut da frenliyoruz ama bir nokta var, ondan sonra her insanın
ortalama verebileceği her tepkiyi veriyoruz bizde. Dedim ya insanız
nihayetinde. Ve "Limit yok” da bir film adı. Limit var ve doluyor bir yerde. Dolmasa iyi ama doluyor işte. Kıştı, Mayalardı, koşturmacaydı, işti,
yoğunluktu derken üzerinize afiyet bir de taşınma işi girdi şu sıralar benim
gündemime. Ankara, Aralık, ayaz, soğuk ve taşınmak. İlkin dikkatinizi çekeyim
bu kelimelere. Lütfen bu kelimeleri aynı cümle içinde geçirmeyi deneyin.
Cümlesi bile gerdi, üzdü ve hatta bunalttı değil mi? İşte ben bu cümlenin içini dolduruyorum
son günlerde. Derdin neydi peki, şu kış günü, bekleseydin az biraz daha
denilebilir? Lakin nasibin kışı, yazı, ayazı olmuyor ki. Öyle denk geldi, öyle
oldu ne hikmetse. Evet, bu da bir hikmet. Yoksa akıl kesecek bir hadise değil. Arkadan
atlı da kovalamazken şu soğukta kimse yerinden kımıldamaz çünkü. Ama maşallah
sanki arkamızda değil atlı, atlı ordusu var benim. Öyle bir hız yani. Öyleyse
başlığı tamamlayalım. Hızlı, yorgun ve fevkalade öfkeli. Peki, anladık. Yorgunluğu açıkladın, hıza
da eyvallah da neden öfkeli, diye de sorular gelebilir akla. Açıklayayım. Hani derler, çok okuyan mı,
çok gezen mi bilir diye. Ben buna bir ilave daha yapayım, çok okuyan, çok gezen
mi yoksa hayatın içinde birebir, hayatın her türlü meşakkatiyle karşı karşıya
olan mı daha çok bilir? Üçünü de kabul belki. Ama şu son kısım
üzerinde biraz duracağım müsaadenizle. Çünkü hayatın içindeyiz zannediyoruz ama
iş başa düşünce o hayatın daha başka ne anlamlara geldiğini de öğreniyoruz
yoran ve üzen tecrübelerle. (Okumak başka yaşamak başka bu anlamda. Ve galiba
ben şahsım adına biraz fazla steril yaşamışım zannımca. Yaşamadığımı
zannettiğim halde. Zira benim yaşadım dediğim şeyler karşılaşılan başka
hadiseler karşısında devede kulak da kalabiliyormuş.) Kandırılmak, bekletilmek, arkanızdan iş
çevrilmesi, sahtekarlıklar, sosyal aksamalar, kamusal ıstıraplar vs. vs. Mesela ben bir evin, doğalgaz sorunundan
tutun, elektrik, su hadisesine kadar, bu kadar zor ve maddi külfetli
çözüldüğünden habersizdim. Yani şu denecek neredeyse, "ya çok özür dilerim, ben
taşınıyorum da bunun bedeli neyse ödemeye razıyım.” Bu daha başlangıç. Yok öyle kolayca
oturuvermek, site aidatı diye bir şey var. Onu da kabul fakat bir oturayım
hele. Yok, bir senedir boştu bu daire, onun aidatını da siz ödeyeceksiniz.
Pardon! Oturmadığım bir evin hangi hizmetinden faydalanmış olabilirim ki? Ya da
bana ne? Yok, daireye kesilen borç şu kadar, sizin sorumluluğunuzda... Ona da
peki. Şimdi oturabilir miyim artık? Yok, daha değil. Daha proje onayı var! Bu işin genel kısmı. Bir de özel kısmı
var. Yine üzerinize afiyet son günlerde boş vakitlerimde koli yapıyorum
sürekli. Ve ne çok koli var! At at bitmiyor şu eşya denilen hadise. (Benim
kişisel çözümüm, içinden çıkamayınca, atmak. İşe yararları vermek tabi. Küçükken
de çok yapardım bunu. Annem duymasın, -hala bilmiyor çünkü- kırdığım veya
bozduğum her eşyayı atardım uzaklara, gömerdim bir yerlere. İlerde bir gün Nur
Uygarlığı diye gömüler bulunabilir.) Taşınması gözümde büyüdüğü için bütün
eşyaları ihtiyaç sahiplerine vermek bir yana, bunaldı mı özelleri de atıversem
diye bakıyorum. O kadar zorlanıyorum yani. Sözün özü: Evet, hızlı, yorgun ve fevkalade
öfkeliyim son günlerde. Öfke kısmı uzun muhasebeler sonucu sadece kendime. İş
bu sebeple, insan steril yaşamına ara verip hayat denilen meşakkatle
karşılaştığında edindiği tecrübeleri kalıcı hale getirmeli ve artıya döndürmeli
başına ne geliyorsa. Mümkün mertebe sade ve kanaatkar yaşamalı ve ihtiyaç
fazlasını hiç bekletmeksizin ihtiyaç sahipleriyle paylaşmalı. Eşyanın hamalı
olmamalı, lükse kaçmamalı ve sadece ihtiyacı kadarını almalı. Yani orada öylece
bekleyen bir eşya belki bir ihtiyaç sahibinin sevinci olacak. (Çünkü sınırlı
yaşamımızda bir eşyayı kullanma da sınırlı. Ve o kadar gereksiz şeyler mevcut
ki hayatımızda.) Bunu gözönünde bulundurmalı ve mümkünse o eşyayı evine
sokmadan parasını ulaştırmalı –incitmeden- garibe. Ölçü zaten bu, eskini vermek değil, kendine
layık gördüğünü paylaşmak öksüzle, yetimle ya da fakirle. İşte paylaşacağın
şeyin eski olmaması için tüketebileceğin ve ihtiyacın kadar olanını alacaksın
–zararı yok en iyisi olabilir ama az olmalı- ve misli bedelini paylaşacaksın
mümkünse. O zaman israfa kaçmaya da imkân kalmaz
zaten. Şunu da belirteyim, bu sözlerin hepsi önce
kendime. İnsanız demiştik ya ta en başta. Bunları da unutuyoruz zaman zaman.
Sonra sil baştan yaşıyoruz aynı şeyleri. Tecrübe kalıcı olmalı bu sebepten. Ankara, Aralık, ayaz, soğuk ve taşınmak
kelimelerini aynı cümle içinde geçirip, uzatmalı olarak yaşayan birinin
serzenişleriydi, paylaştım. Fazla kişisel bulunduysa, affola!
Genel
16 Aralık 2012 - 19:18
Güncelleme: 16 Aralık 2012 - 19:19
Yorgun ve öfkeli
Tamam, itiraf ediyorum başlığı bir film adından esinlendim. "Hızlı ve öfkeli." İzlemişliğim yok ama seriye bağlanacak kadar çok izlendiğinden haberim var.
Genel
16 Aralık 2012 - 19:18
Güncelleme: 16 Aralık 2012 - 19:19













