Sadece Amerika'ya değil dünyaya da sevimsiz bir miras bırakan George
W. Bush, seçim kampanyasında ABD'nin dünyaya fazla açıldığını ve
seçilmesi halinde daha çok içe döneceğini vaat etmişti.
Clinton yönetiminin Somali ve Haiti gibi ülkelere yaptığı
müdahalelere "maceracılık" diyen Bush, aynen şöyle diyordu: "Bir ülkeye
girip, şunu yap, bunu yapma demek, ABD'nin dünyada oynaması gereken rol
değildir." Evdeki hesap çarşıya uymadı ve Bush itiraz ettiği şeyleri yapmaya başladı. Başkanlığının ilk yılında patlayan 11 Eylül hadisesi ve yol
açtığı travma, her şeyi öyle altüst etti ki, dış angajmanları azaltıp
içeride biriken sorunlara eğilmeyi vaat eden Bush, ABD'yi iki savaşa
soktu; savaş harcamalarını zirveye çıkardı; yol açtığı devasa bütçe
açıklarıyla ekonomiyi perişan etti; Ebu Greyb'den Guantanamo'ya
döneminde yaşanan insanlık dışı skandallarla Amerika'ya dünya çapında
nefreti zirve yaptırdı.Amerika'yı her açıdan iflasa sürükleyen Bush yönetiminin dünyaya
bakışını özetleyen en önemli slogan, "Ya benimlesin ya karşımdasın" idi. Griyi ve diğer ara renkleri reddeden bu bakışa göre, dünya dostlar ve
düşmanlardan oluşuyordu.Ülke içindeki problemlere öncelik verme hayali kurarken en
agresif dış politika izlemek zorunda kalan Bush'un karşı karşıya kaldığı bu tablo, sizin niyetlerinizden bağımsız olarak şartların ve
konjonktürün her şeyi nasıl tersyüz edebileceğini gösteren gerçek iyi
bir örnek.Aynı dönemde Türkiye, dış politikada Bush doktrininin tam tersini hayata geçirdi. Amerika ne kadar dünyayı, siyah beyaz diye ikiye
bölüyorsa, Türkiye birbirine taban tabana zıt kutuplarla aynı zamanda
iyi ilişkiler geliştiriyordu. Konjonktürün de büyük desteğiyle
geçtiğimiz dönemde Türkiye, belki de tarihinde çok az rastlanacak
biçimde çok önemli 3 lüksü yaşadı.Birinci lüks, Batı ile Doğu arasında seçim yapmak zorunda
kalmadan her ikisiyle de ilişkilerini geliştirdi. Avrupa Birliği ile
üyelik müzakerelerine başladığı yıl, İslam İşbirliği Teşkilatı'nda ilk
kez aday gösterdiği Ekmeleddin İhsanoğlu, genel sekreterliğe seçildi.
Irak Savaşı'nın yol açtığı sarsıntıya rağmen ABD ile ilişkiler normal
bir biçimde sürdürülürken, Washington'ın 'şer ekseni' diye nitelediği
Suriye ve İran ile yakınlaşma her yıl biraz daha artıyordu. 11 Eylül
yüzünden medeniyet, kültür, din kavramlarına vurgunun arttığı bir
dönemde, Türkiye'nin Batı ile ilişkileri özellikle İslam dünyası ve
Ortadoğu'daki cazibesini artırırken, İslam dünyasıyla iyi ilişkileri de
Batı'nın gözündeki rolünü güçlendiriyordu.Brezilya ile birlikte yürütülen İran Tahran nükleer girişiminin
sabote edilmesi; Ankara'nın da buna tepki olarak BM'deki yaptırım
oylamasında ABD'ye rağmen İran lehine oy kullanması, NATO ile füze
savunma sistemi pazarlığında Türkiye'nin elini zayıflatırken, bağımsız
dış politika söylemine uyuşmayan çok kritik tercih yapmak zorunda
bıraktı. Türkiye hâlâ önceden yaptığı gibi hem İran hem NATO ve ABD'yi
bir arada taşımayı istiyor; ama iki taraf açısından da bu pek mümkün
değil.Türkiye'nin ikinci lüksü, hem Araplar hem İsrail ile aynı anda
iyi ilişkilere sahip olmaktı. Bu, her iki taraf nezdinde de Türkiye'nin
cazibesini artıran bir karttı. Üstelik İsrail'le Ankara arasındaki
ilişki, 1990'ların sonunda olduğu gibi ağırlıklı olarak İsrail'in
önceliklerine hizmet eden, Türkiye'yi İslam dünyasında itibarsızlaştıran edilgen bir ilişki değildi. Her iki tarafla da iyi olmak, hem
Suriye-İsrail hem Filistin-İsrail ekseninde Türkiye'nin rolünü
güçlendiriyordu. Bu ilişki, Arap sokağında Türkiye'ye ilgiyi azaltmadığı gibi, İran ile ilişkilerin geliştirilmesinde bile sorun olmuyordu. Önce İsrail Başbakanı Olmert'in, Suriye ile yürüttüğü barış girişimine
odaklanmış Başbakan Erdoğan'ı hayal kırklığına uğratan Gazze saldırısı;
sonra 'one minute' olayı ve ardından Mavi Marmara trajedisi, bu lüksü
sone erdirdi.Geçtiğimiz dönemdeki üçüncü lüksü ise özellikle 'Arap Baharı'
denen süreç başlayana kadar Ortadoğu'da yaşıyorduk. Türkiye bir yandan
Mübarek'ten Esed'e otokratik rejimlerle ilişkilerini geliştirirken,
diğer yandan halklar gözünde ekonomik başarısı, demokratik dönüşümü,
sivil toplumu, Batı'da ve Doğu'da saygı uyandıran proaktif dış
politikasıyla model olarak görünüyordu. Türkiye, rejimlerle halk
arasında tercih yapmak zorunda değildi. Bu sayede ekonomik ilişkiler
gelişiyor; Türkler ve Araplar karşılıklı birbirlerini tanımaya başlıyor; Türk dizileri Arap kanallarında reyting rekorları kırıyor, buzlar hızla eriyordu. Arap Baharı, Türkiye'nin bu lüksünü elinden aldı. Artık Esed, Mübarek, Kaddafi gibi otoriter liderlerle, özgürlük isteyen halkları
arasında tercih yapmak zorundaydı.Bugün Suriye'de ve başka alanlarda yaşadığımız krizler, büyük
oranda yaşanan bu büyük değişimin sonucu. Bu tablonun ne kadarı
konjonktürün, ne kadarı yapılan tercihlerin sonucu tartışılabilir. Sebep hangisi olursa olsun, bu tabloyu iyi analiz etmek ve değişen şartlara
göre yeni konseptler geliştirmek şart.













