Ali Bulaç'ın, Abdurahman Aslan'ın Umran Dergisi'ndeki yazısından
iktibas edip onay verdiği bir hüküm: "İlk defa 19. yüzyılda Osmanlı
yenildiğinde sebebini kendi dininde aradı."
Yenilgilerimizin sebebi din imiş. Ne kadar genelleyici bir hüküm
değil mi? Bu hüküm, İslâmcı geleneğin karşısında direndiği haksızlığı ve dinimize bühtan edenlerle mücadelesini, İslâm'ı yeniden ayağa kaldırmak için giriştikleri insanüstü gayretleri açıklıyor. 150 yıllık tarihi, bu hükmün üzerine inşa ederek bir çırpıda özetleyebilirsiniz. "Osmanlı"
herhalde "Osmanlı'da birileri" peş peşe gelen yenilgilerin müsebbibi
olarak İslâmiyet'i gördüler. Geri kalmışlığımızın sebebini de dinimize
bağladılar. Öyle mi? Hayır değil. Öyle olmadı. Osmanlı'da kimse İslamiyet'e böyle bir bühtanda bulunmadı. Tersine böyle bir hükmü vermek Osmanlı'ya iftira
etmek demek. Cahilce ve nankörce bir bühtan. İslâmcılığın tarihsizliğini kavramak için bu bühtanın üzerine eğilmemiz lâzım. Osmanlı sona erene
kadar hiç kimsenin ağzından, "Yenilgilerimizin sebebi dinimizdir"
şeklinde bir cümle çıkmadığı gibi, kimsenin aklının köşesinden
İslâmiyet'e böyle bir iftirada bulunmak geçmemiştir. Böyle bir iftirayı
Osmanlı'ya edenler cahil ve nankör ithamından kurtulmak için tek bir
örnek vermelidir. Sadece tek bir örnek. Yenilgi için tek bir örnek yok. Bu iddia ilk defa 1882 yılında
Ernest Renan tarafından ortaya atılmıştır. "İslamiyet ve Bilim" başlığı
ile Sorbonne'da verdiği konferansta İslâmiyet'in bilime ve ilerlemeye
aykırı bir din olduğunu iddia eden ilk kişi odur. Bu iddiaya o sırada
Paris'te bulunan Cemaleddin Afgani çok düşük ve ezik bir profilde
karşılık vermiş, özetle İslam coğrafyasında görülen geriliğin
müsebbibinin İslâmiyet değil, Müslümanlar olduğunu söylemiştir. Namık
Kemâl'in Magosa sürgününde yazdığı "Renan Müdafaanamesi" bu iftiraya
karşı bilinen bir düzine cevaptan en ateşli olanıdır. İslamiyet'i
Batı'dan gelen bu tür iftiralar karşısında savunan bir kütüphane dolusu
kitap mevcuttur; ama aynı bühtanı içinde yaşadığı toplumun dinine karşı
yapan biri, birileri veya bir eğilim mevcut değildir. Hiç olmamıştır."Dinler toplumları geri bıraktırır" şeklinde pozitivistlerin 19.
yüzyılda sık tekrarlanan ve bütün dinleri hedef alan tekerlemesi ayrı;
"Yenilgilerimizin sebebi dinimizdir" gibi içerden gelen bir özeleştiri
ayrı. Tekrarlayalım: "İslâmiyet yüzünden yeniliyoruz" lafını, Osmanlı
Devleti paramparça olduğunda bile kimseden duyamazsınız. Dinle bağlantı
kurabilecek sadece iki tür açıklama vardır. Yenilgilerimizin (ve
geriliğimizin) sebebi İslâm'dan uzaklaşmadır. İkincisi ise suçlu
İslâmiyet değil Müslümanların algıları ve yanlış yorumlarıdır.Bir tek istisnayı 1919'da Malta'da sürgünde iken yazdığı "Üç
Medeniyet'te, Ahmet Ağaoğlu'nun satırlarında bulabilirsiniz. Ağaoğlu da
suçu doğrudan İslâmiyet'e değil, Hıristiyan Batı medeniyetinin hakim
olduğu çağda Müslüman kalmakta ısrar etmemize bağlar. Açıkça din
değiştirmeyi teklif eder. Ne var ki o da Osmanlı değildir; bir Rusya
aydınıdır. Sorun tarihte olanlar değil, Ali Bulaç ve Abdurrahman Aslan gibi İslâmcıların geçmişi bu kadar kolay karartabilmeleri başlı başına bir
sorun olarak ele alınmalı. Bu nankörlük bilinçli ve kasıtlı değil;
sadece İslamcıların tarih dışılığının bir kanıtı. İslâmcıların
metinlerinde, tarihin önemli İslâmcı simaları sadece isimleriyle
anılırlar. Ali Bulaç gibi seçici şekilde sadece tezlerine delil olsun
diye bu metinlere müracaat edenler ise, tamamıyla indî genellemelere
ulaşırlar. Ama ne hikmetse bir geleneğe, tarihî devamlılığa işaret eden
en küçük bir referansa rastlayamazsınız. Çok sık tekrarlanan Said Halim
Paşa, Filibeli Ahmet Hilmi gibi isimlerin ne düşündüğünü, ne yazdığını
İslâmcılardan öğrenen birine rastladınız mı? Türkiye İslâmcılığı Seyyid Kutup'un açtığı yolu takip ederek bu
tarih dışı körlüğe mahkûm oldu. Seyyid Kutup, Türkiye İslâmcıları
tarafından sadece bir şablon olarak kullanıldı. Bu şablonun işe
yaradığına ve gerçeklerle yüksek idealler arasındaki açığı kapatmak için kullanıldığına şüphe yok. Ama Türkiye'de galip gelen ve hatta
Türkiye'yi bugünlere getiren Bediüzzaman'ın açtığı yoldur. Sadece Nur
cemaatini kastetmiyorum. Said Nursi, İslamcıların tarih dışı
savrulmalarını engelleyen ve onların ayaklarını yere bastıran bir
katalizör olarak hep yanıbaşlarında durmuştur. "Yoldaki İşaretler" ile Nur Risalelerinin açtığı çığırı mukayese edeceğim.













