Yalan ve iftirayı bir silah kullanarak, hiç olmazsa izinin
kalacağı ümidiyle temiz ruhlara sürekli çamur püskürten şer şebekeleri
yeniden sahnede. Kin ve nefret duygularıyla oturup kalkan bu kimseler,
Muhterem Hocaefendi'nin koltuğunun üzerinde yer alan ve açıklamasıaylar önce yapılmış olanfotoğrafı -karalama malzemesi olarak kullanmak
üzere- son günlerde bir kere daha ısıtıp site site dolaştırır oldu.
Kirli eller tarafından servis edilen mesajlardakiçirkin itham ve
iftiraya Herkul.org'un resmi sosyal medya hesabı Herkul_Nagme'den cevap
geldi. İşte "230. Nağme: İnançsız Müfteri İşini Yapıyor, Fakat Su-i zan, Gıybet ve İftiralara Alet Olan Mü’minlere Ne Demeli?!." başlığıyla yapılan açıklama...
"Kıymetli arkadaşlar,
Kin ve nefret duygularıyla oturup kalkan bir kısım kimseler sürekli yalan
ve iftiralara sarılıyor, dine hizmet eden herkesi hedef alıyor ve onları karalamak için her yola başvuruyorlar. Yaptıklarıyla vicdanlarının
iflas etmiş ve insaf hislerinin tükenmiş olduğunu ortaya koyan bu
zavallılar, yalan ve iftirayı bir silah gibi kullanıyor, hiç olmazsa
izinin kalacağı ümidiyle temiz ruhlara sürekli çamur püskürtüyorlar. O türlü nasipsizleri muhatap alıp iftiralarına cevaplar yetiştirmenin
abesle iştigal olduğunu düşünüyoruz; zira vicdan ve insaf olmalıdır ki
insan doğruları kabul etmeye açık bulunsun. Bununla beraber sözü bir
noktaya getirmek için bir iki hususa değinmek istiyoruz.
Bazı şer şebekeleri, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında halkın zihninde şüpheler uyarmak için senelerden beri var güçleriyle çalışıyorlar. Muhterem Hocamızın her sözünü ve her görüntüsünü nasıl
çarpıtabileceklerine dair şeytanî gayretler sergiliyor ve en nezih
karelerin, en güzel beyanların üzerine devamlı zift pompalıyorlar.
Mesela; büyük bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu duyan çevredeki Müslümanlar
gelip "Efendim, dinimizin bu türlü felaketler karşısında bir tavsiyesi
var mı? Bir dua yazma lütfunda bulunur musunuz?” deyince muhterem
Hocaefendi "Ayetü’l-Kürsî” yazıyor. Türk, Kürt, Boşnak, Bulgar ve
Abhazalı Müslümanlar yazılan o duayı alıp evlerine, bahçe duvarlarına
asıyorlar. Allah’ın inayetiyle başka yerlerde çok büyük yıkımlar olduğu
halde onlar çok küçük kayıplarla o belayı atlatıyorlar. Fakat birileri
bunu haberleştirirken "Mazlum Müslümanlar dururken Amerika’ya dua
ediyor” şeklinde veriyor ve masumane bir duaya sığınma hadisesini dahi çarpıtıp onu da karalama malzemesi olarak kullanmaya çalışıyorlar.
Mesela, muhterem Hocamız üç defa hacca gittiği ve pek çok sohbetinde, röportajında, kitabında hac hatıralarından bahsettiği halde "Peki hacca niye gitmiyor/gidemiyor?” şeklinde çok tuhaf bir soruyu
televizyon ekranlarına dahi taşıyabiliyor ve bu yalan boyalı kasıtlı
soruyla da şüpheler hasıl etmeye çabalıyorlar.
Mesela, muhterem Hocamızın hem de "Kur’an’ın Gurbeti”ni anlattığı bir
sohbetinin "Kur’an’a da elimi vurasım geliyor!” cümlesini defalarca arka arkaya montajlayıp sonra da bunu Yüce Kitabımıza hakaretmiş gibi
sunuyorlar. Oysa bir iki cümle sonrasında Hocaefendi, Hazreti İkrime’nin Kur’an okurken güzelliği karşısında heyecana gelip onu yüzüne-gözüne
sürdüğünü ve gönlünde çoşan Kur’an sevgisiyle mushafı bağrına basıp
"Kelam-u Rabbî – Benim Rabbimin sözleri” dediğini hatırlatıyor ve "Bazen Kur’an okurken ilahi beyanın güzelliği karşısında takkemi fırlatasım,
Kur’an’a elimi vurup uzanıp onu alıp yüzüme gözüme süresim ve ‘Rabbimin
Kelamı’ diyerek öpüp koklayasım geliyor” diyor. Heyhat, şerirler çok nezih duyguların ifadesi bu sözleri bile saf kitleleri kandırmak için montajlayıp kullanıyorlar.
Mesela, hemen her sohbetinde Hak dostlarına karşı hürmetini dile getiren,
özellikle de İmam Gazali, Abdülkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend gibi
büyükleri medyuniyet ifadeleriyle yad eden Muhterem Hocamızın kırk dakikalık sohbetinden sadece iki cümleyi alıp o büyüklere -haşa- saygısızlık yaptığını iddia edebiliyorlar. Halbuki Hocaefendi, Bediüzzaman hazretlerinin eserlerini Türkçe
açısından tenkit edenlere cevap sadedinde bazı hususlara değindiği o
sözlerinde bile zikri geçen Hak dostlarının manayı kalıplara kurban
etmediklerini, gönül derinlikleri sayesinde bazen çok sıradan sözlere
dünya kadar muhteva sığdırdıklarını ve onları, anlamadığımız ya da
yanlış zannettiğimiz kelimelerle tartmamamız lazım geldiğini anlatıyor.
Ne var ki vicdan ve insaf yoksunu kimseler, aslında kendilerinin dahi biraz teemmülle çok rahat anlayabilecekleri o hakikatleri dahi başka
mecralara çekiyorlar.
Kıymetli arkadaşlar,
Bu misalleri çoğaltmak mümkün; fakat, başta da ifade ettiğimiz gibi iftira ve çarpıtma, müfterilerin karakteridir; onları muhatap almak ve
dediklerine değer vermek abesle iştigaldir.
Şu
kadar var ki, kıymetli Hocamızın eserlerine, binlerce sohbetine,
senelerdir defalarca anlattığı meselelere ve şaheseri sayılabilecek
bereketli hayatına bakmayıp da hakikatini anlamadıkları bir söz, nereden çıktığını bilmedikleri bir şayia veya ne olduğunu dahi kestiremedikleri bir tablodan hareketle ileri sürülen iftiralara kanan, suizan ve
gıybetlere dalan, karalama kampanyasına ortak olan müminleri anlamak
mümkün değil.
Aylar önce, bir fotoğrafla
alakalı sorular almış ve gereken cevabı vermiştik. Yine bir müfteri işi
olduğu ve o türlü insanları muhatap almak istemediğimiz için meselenin
üzerinde durmamıştık. Fakat son günlerde o fotoğraf bir kere daha ısıtılıp site site dolaştırılır oldu. Belki bazılarınız görmüşsünüzdür; bazı kirli eller tarafından servis
edilen mesajlarda muhterem Hocamızın koltuğunun hemen üstünde asılı olan bir tablo "İlluminati Tarikatı” gibi yapılanmaların, gizli
teşkilatların simgesi olarak gösteriliyor.
Diğer itham ve iftiraları bununla kıyaslamanız için servis edilen resim ile o fotoğraftaki tablonun aslını arz ediyoruz:
1. Fotoğraf: Türlü türlü iftiralarla beslenip servis edilen resim:

2. Fotoğraf: Servis edilen mesajlarda çarpıtılan tablonun aslı:

Birinci resimde daire içine alınıp gizli bir teşkilatın simgesi gibi gösterilen tablonun aslını ikinci fotoğrafta görebilirsiniz: Kıymetli bir insan,
muhterem Hocamıza ne hediye edebileceğini düşünürken onun Ka’beye karşı
sevgisi aklına geliyor. Bir şekilde elde ettiği Ka’be örtüsünü hediye etmeye karar veriyor. Fakat Ka’be örtüsünden alınan o mübarek parça
istediği büyüklükte olmayınca kendince bir kompozisyon yaparak elindeki
"mukaddes emaneti” iki yana sarkıtıp tam ortasına da Rasûl-ü Ekrem
(sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in muazzez mührünü yerleştiriyor. Muhterem Hocamız da kutsal mekanlardan gelen o kıymetli hediyeyi "Oranın küçük bir parçasına bile kurban olurum; onun
başımın üzerinde yeri var!” deyip koltuğunun üstüne astırıyor.
Heyhat ki, gördüğünüz gibi ehl-i kin ve garaz o muazzez levha ve o masum düşünceyi bile nasıl çarpıtıyor!..
Fakat, gerçekten müfteriyi anlayabiliyoruz; o kendi karakterini sergiliyor.
Sadece iki grubu anlayamıyoruz:
Birincisi, su-i zan, gıybet ve hele iftira haram olduğu halde bunlara bulaşabilen Müslümanları anlayamıyoruz.
İkincisi, şer şebeke her fırsatı ifsatta kullanırken -muhterem Hocamızın onca
hastalık ve rahatsızlıklarına rağmen her gün sohbet edip ders yaparak
terütaze hakikat buketleri gönderdiği halde- o hasbihalleri başkalarına
ulaştırma gayreti bulunmayan, bir kişi daha duysun heyecanı taşımayan,
hele bari kendisi için istifade yolları aramayan Hak erlerini hiç ama
hiç anlayamıyoruz.
Lütfen, sözlerimizi kaba
bulmayınız. Lakin, dünkü "229. Nağme: Paranoyalara Karşı Tavır ve Gayr-ı Meşru Sevginin Cezası” ne kadar hayatî, ne denli güzel ve ne tesirli
bir sohbetti. Kaç kişiye ulaştırdınız acaba?!.
Affınız istirhamıyla…"
















