Oysa, ben
bütün bir yıl beklerim Eylül’ün yolunu. Ama yine gidiyor. Üstelik yine
yaşatmadı Eylül gibi bir Eylül’ü… Belki bu yüzden biraz da küsüm ona… Her ne
kadar ona hiç kıyamasam da… Bir beklenti içinde geçti yine bütün bir
ay. Hani dekor belli! Film karelerini andıran kızılımsı bir ton, çoğu zaman
kapalı ama illaki ılık bir hava... Buydu yüreğimizin Eylül’ü… Fakat maşallah,
Ağustos’la yarıştı Eylül bu sene de. Hiç aratmadı bize o sıcak ayı. Ha bugün ha yarın diye bekledim o
tarifsiz gününü ama bitiverdi Eylül. Herhalde bu gidişle birden bire kış
bastıracak ve ben yaşayamayacağım Cânım Sonbaharı da… Söylene söylene küstürdük
onu da. Yok kasvetmiş, yok hazanmış, yok hüzünmüş, yok melankoliymiş. Kim
demiş? Kasvet nedir Allah aşkına? Kasvet havaya, suya, mevsime atfedilebilir
mi? O bizim içimizde değil midir? Kasvetli biri, ışıl ışıl bir yaz gününde bile
demez mi, "üf ne kasvet” diye. Tıpkı benim kasvet(!) diye adlandırılan
havalarda kendimi bulup, "ne güzel hava” demem gibi. Hiçbir zaman iç sıkıntılarımın faturasını
mevsimlere kesmedim. Hep içimle bakmayı denedim yaşama ama
içimin sıkıntılarını yansıtmadım ona. Çünkü aynen bana aksedeceğinden emindim.
Bu yüzden seviyorum on iki ayı, dört mevsimi, yirmi dört saati. Onlarda beni sevsin diye… Ha, kabul; Sonbaharı ve Eylül’ü biraz daha
fazla seviyorum. Tek sıkıntım bu anlamda, mevsimi mevsiminde yaşayamamak
sadece. Son yıllarda bu hep böyle maalesef. Birden bire yaz, birden bire kış.
Ani gelen şeyler beni ürpertir hâlbuki. Önce alışmalıyım, sindirmeliyim.
Baharlar da bu yüzden var değil mi zaten? Fakat yok artık o baharlar. Ne başı ne
sonu bahar artık ara mevsimlerimizin. Çok nadir zuhur ediyorlar ve sonra da
aninden kayboluveriyorlar. Küsüm biraz Eylül’e filan dedim ama dediğim gibi
sanıyorum asıl onlar bize küs. Küstükleri için bu kadar nazlılar, bu kadar
çekimser, bu kadar uzak… Apar topar gidişleri, çabucak vedaları da
ondan belki… Doğrusu kıskanıyorum Mehmet Rauf’u. Bizim mumla aradığımız bir Eylül
gününü onlar o zamanlarda her gün yaşamışlar. Yaşamışlar ki şöyle dedirtmiş
Eylül onlara: "Eylül! Öyle bir ay ki, geçen her güzel
günü için ona minnettar olmak gerekir.” Velhasıl bitti Eylül! Geride buruk bir kalp
bırakarak... Kendine has hüznü yansıtarak değil, Eylül’ü Eylül’de yaşayamamanın
hüznünü yaşatarak. Yazık! Islatamadın yüreğini yağmur
tanecikleriyle… Sarı saçlarını buluşturamadın rüzgârın ılık esintileriyle…
Öyleyse söyler misin bu erken veda niye? Ağlaşamadık bile seninle daha, bahanem
Eylül diye… "Varislerim var” mı diyorsun? Oysa ben Eylül’ü Ekim’de yaşamak
istemiyorum ki… Ya da Nisan’da Şubat’ı… Dört mevsimin hayat bulduğu güzel
ülkemde, Baharımı ve Sonbaharımı geri istiyorum sadece. Bunun için biraz dargınım sana işte. Buna
hakkım olmadığını bile bile… Fakat yine de sormak istiyorum sana: "Geriye dönüş olur mu dersin? Mevsim
mevsiminde yaşanır mı bir daha?” Umalım ve bekleyelim öyle mi? Vuslat bir daha ki seneye… Peki, diyelim öyleyse sessizce… Hüznün en
anlamlısını bekliyor olacağım; ılık nefesi ve ıslak gözleriyle… Islak
gözlerimde… Güle güle Eylül! Sen yine de biriktir bize
dair ne varsa ve gezdir yüce gönlünde olur mu? Ummadığımız bir ânda vuslatlarda
açılmak üzere… Yine seninle…
Genel
30 Eylül 2012 - 19:12
Güle Güle Eylül
Oysa, ben bütün bir yıl beklerim Eylül'ün yolunu. Ama yine gidiyor. Üstelik yine yaşatmadı Eylül gibi bir Eylül'ü… Belki bu yüzden biraz da küsüm ona… Her ne kadar ona hiç kıyamasam da…
Genel
30 Eylül 2012 - 19:12












