Ordumuz, rejimi toplumdan korumak için biçimlendirilmiş. Koruma
faaliyetinin içinde, bütün erkek nüfusu genel askerlik hizmeti
kapsamında kampa alarak doktrine etme gayreti bârizdir; bu tezin ikinci
alâmeti, askeri tesis, birlik ve hatta kışlaların şehir merkezlerinde
mevzilendirilmesi oluyor.
Zaman zaman, "Hiç değilse mütayit eline düşmüyor, çarpık
şehirleşmeyi önlüyor, yeşil doku muhafaza edilebiliyor" bahânesini ileri sürerek şekerle kapladığımız bu olgu, Riyaseticumhur Filarmoni
orkestrası veya Türk Dil Kurumu kadar basîretli bir Cumhuriyet
tasarısıdır. Alâmet çok: Dikenli telden bir taç gibi delikanlı
demokrasimizin başına geçirilen darbelerin Zırai Donatım Kurumu
tarafından değil de ordu eliyle gerçekleşmiş olması kezâ yeterince
câlib-i dikkat değil midir?Rejimi ordu eliyle korumanın iyi bir fikir olup olmadığı
tartışılabilir: Neticede askerî vesâyet rejimi, onca patırtıya,
gürültüye rağmen hâlâ bütün kurum dayanaklarıyla ayakta duruyor; yani
ordunun rejimi kollama görevini bunca yıldan beri başarıyla yerine
getirdiğini söyleyebiliriz. Tartışılması gereken asıl husus, ordunun
toplumu koruma görevini ne ölçüde başarabildiğidir. Darbe yaparak ânında sosyal problem çözmek yolundaki başarısını ordu (Bkz. Son elli yılın
darbeleri), silahlı PKK teröristlerine karşı tekrarlayamadı, çünkü
PKK'nın yaslandığı toplum tabanını darbe yaparak korkutmak mümkün
görünmüyor. Bu durumda toplumu zararlı akımlara karşı koruma ve kollama
görevinin daha ziyade devlete saygılı, orduya muhabbetkâr, düzenden üç
aşağı beş yukarı hoşnut ana kitleye karşı etkili olduğunu
söyleyebiliriz.Şöyle özetleyelim: Ordu, silah kullanarak problem çözme
kabiliyetini mûnis ve itaatkâr unsurlar üzerinde başarıyla gösterirken,
huysuz, aksi mizaçlı, isyankâr ve şiddet yanlısı topluluklara karşı
silahlı mücadeledenetice elde edemiyor. "Gerilla savaşına karşı hangi
nizami ordu başarılı olmuş ki?" bahanesi geçerli sayılmaz; başarısızlığı farketmek için otuz sene beklemek biraz fazladır. Devletin orduya en
çok ihtiyaç duyduğu meselede ordu, siyaset kurumuna problem çözmekte
başarılı olamadı. Büyük kamuoyu desteğiyle otuz yıldır terörle mücadele
sürdürülürken büyük beşerî kayıp verildi, büyük bütçe imkanları
kullanıldı fakat olmadı. Buradan şu sonucu çıkarıyoruz; problem çözerek
hizmetle mükellef olduğu devlete (dikkat toplum'a diyemiyoruz!), evet
devlete karşı görevini yerine getiremeyen ordu, problemin parçası olmak
mecburiyetinde kaldı.Bütün ordular devlet bürokrasisinin bir parçasıdır; bizde biraz
daha fazla. General, subay, astsubay, erat, araç, silah ve gayrımenkul
envanteri itibariyle hayli iri ve çok masraflı bu bürokrasi, iç
politikaya "Tabii yatkınlığı" itibariyle muhariplik vasfını tartışılır
hale getiriyor; Türk ordusunun muhariplik kabiliyeti, bu yazarınızın da
aralarında bulunduğu birkaç dedikoducu ve kimseleri beğenmez fikir
sahibi dışında gündeme gelmez, tartışılmaz, konuşulmaz; bu da câlib-i
dikkattir meselâ; buna mukabil resmen ve alenen kendi toplumuna karşı
mevzilendirilmiş olmasına rağmen yeri gelince ordunun kahramanlığından,
caydırıcılığından, operasyonel kapasitesinden söz açmak âdet olmuştur.
Yazarınızın da vaktiyle yer aldığı Yurttan Sesler Korosu'nun Orta
Anadolu dolaylarından derleyip seslendirdiği, "Ordu bizim gözümüzün
bebeğidir; canımızdır, ciğerimizdir" türküsü, çokca tekrar edildiği için güftesi itibariyle mânâsını buharlaştırmışsa da musikisi ile hâlâ kulak okşamaktadır.Durum aslında şöyledir: Ordunun sistem içindeki yerinin, siyasi
ve sivil irade tarafından yeniden belirlenmesine ilâveten bu defa
kendisini ve rejimi değil, bilakis toplumu koruyacak bir görev
anlayışıyla yeniden doktrine edilmesi de şarttır. Genel askerlik hizmeti kavramının yeniden ele alınması yanında, ordunun muharebe gücü
itibariyle, dalgalandırdığı efsâneye layık bir vasıf kazanması da elzem
görünüyor.Bu arada arzu üzerine son hadiseyi "İkinci Dağlıca olayı"
olmadığı yolundaki telkinleri nazar-ı dikkate alıyoruz. İkinci Dağlıca
değildir; tamamen nev'î şahsına münhasır, tamamen orjinal bir şeydir!













