Bu yazının, merhûm İslâm âlimi İbn Haldun'un meşhur eseri
"Mukaddime"nin âkıbetine düşmemesi için evvelâ şu "Düğüncü" lâfzından ne murad ettiğimizi anlatalım; lâkin ondan da evvel "Mukaddime'ye ne
olmuş; önce onu anlat!" diye meraklananların âsâbını teskin etmek
gerekiyor (Emekli olduk, yine de hocalıktan sıyrılamadık, çâresiz
katlanacaksın ey sevgili okuyucu!).
Efendim, Mukaddime diye bilinen ünlü eser, İbn Haldun'un,
Mukaddime'den daha az bilinen "Kitabu'l-İber"inin ilk cildini teşkil
ediyor. (Buradaki İber lâfzı, mâlum yarımada değil, ibret kelimesinin
çoğul hâli imiş; ben de yeni öğrendim.) Üstâd, "Şöyle yağı, tuzu,
baharatı yerinde bir dünya tarihi kaleme alayım; lâkin evvelâ önsöz
faslında şimdiki ve önceki toplumların hallerini de bir güzel tesbit ile kendi tarih metodolojimi izah edeyim" derken kantarın topuzunu biraz
kaçırır vee Mukaddime böyle hayat bulur. Bu kazâya üzülmemiz için sebep
yoktur çünkü İbn Haldun'un Mukaddime'si, İslâmî sosyolojinin yüzakı,
şâheseri bir eser olarak hâlâ okunuyor ve yol gösteriyor."Yahu, düğüncü sözü bu kadar anlaşılmaz mıdır ki, kırk dereden su getiriyorsun; yeter, artık sadede gel" diyorsunuz, haklısınız, zira bu
mevzû o kadar tatlı ki kendimi çimdiklemesem haftalık Pazar yazısı İslâm Tarihi dersine dönüşecek resmen...Efendim, "Düğüncü" lâfzı bu yazıda, "Düğünlerde canlı musiki icra eden sanatkâr ve esnaf arkadaşlarımızı" kapsamaktadır. "Düğün
sahipleri"ne de düğüncü denildiği mâlumdur, bu karışıklığı izâle etmek
için Kitabu'l-İber'in mukaddimesine gitmek şart değildi ama siz benim şu hocalık tabiatımdan memnun olduğumu mu sanıyorsunuz?Anayasa değişebilir, düğün gelenekleri asla!Evvelâ şu düğün âdetini gözden geçirelim; kendi nâmıma ne zaman
düğün davetiyesi alsam irkiliyor, gitmemek için ne türlü mâzeretler icad edebilirim acaba arayışına kapılıyorum. Niçin? Basit! Evlenecek
çiftlerin muradını paylaşmak, bu arada eğlenmek elbette iyi, güzel, hoş
fakat düğün yerine bir araba dolusu gürültü dayağı yemek hoşuma
gitmiyor. Ayrıntılara girmeyeceğim; özellikle hanımların "Gelenek" diye
üzerinde titizlendiği düğün âdetlerinden hazzetmiyorum. Düğünler giderek asıl maksadından uzaklaşıyor ve bir tüketim gösterisine doğru dönüşüyor diyerek bu mevzuyu kısa kesiyorum çünkü bu bahisler tehlike arzediyor
ve zirâ el'an iki bekâr delikanlı babası mevkiinde bulunmaktayım;
anladınız siz onu!Virtuoziteye bir adım kala düğüncü oluvermek...Hemen adını koyalım, kimse durup dururken, "düğünlerde canlı
musiki icra eden esnaf ve sanatkâr arkadaşlarımız"dan birine kızını
vermek istemez. "Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya, ya zurnacıya
kaçar" sözünün başka dillerde karşılığı var mıdır bilmiyorum; bizde hâlâ geçerlidir. Düğüncülere de bu zamanın bir nevi davul-zurna takımı
dersek büyük haksızlık etmiş olmayız.Mutabık mıyız; mutabık olmak zorunda değiliz ama şimdilik devam edelim!Bu sanatkârlar, -evet, esnaf olanları da var ama elbette sanatkâr diye adlandıracağız onları-, toplumun değer verdiği ve icabında
rahatlıkla kızlarını verebilecekleri durumdaki saygıdeğer bir
müzisyenle, aralarında müzikalite itibarıyla pek az fark bulunan
insanlardır; daha doğrusu müzik vâdisinde aradığı yere bir türlü
varamayan arkadaşlardır, hani dereyi geçip de çayda kalakalanlardan...
Düğüncü sözünün ardında böyle bir gönül yarası, böyle bir kısmî
başarısızlık hikâyesi var. Düğüncülükten başlayarak yıldızlaşmış az
sayıdaki örneği bile bile görmezden geliyorum ama...Düğün ve sanat: Pardon?Her düğünde, sahnedeki düğüncüleri uzaktan seyrederim; onların
-ille de- müzik yaparken birbirleriyle konuşmaları, bana hep lâubâlilik
gibi görünen işmarlaşmaları dikkatimi çeker. Sanki bu küçük performans
sohbetlerinde müzisyenler, "Biz buralarda çalacak adamlar değildik ama
ne yaparsın, ekmek parası, idare edip gidiyoruz işte" mesajı veriyorlar
zannına kapılırım. Pek iyi bilmektedirler ki, salondaki davetli
kalabalığı, onların yaptığı müziğin ne olduğuna ve nasıl icra edildiğine değil, ritmine, neşeli şeyler olup olmadığına aldırış etmektedirler ve
bu ne kadar hazin, ne kadar iç paralayıcı bir durumdur!Bana öyle gelir ki, bir düğün sahibi, paraya acımayıp şöyle
okkalı, sanat gücüyle herkesin bileğini bükmüş bir sanatçı da getirse,
davetliler ilk parçadan sonra sanatçının şöyle hareketli, kıvrak, daha
doğrusu refakatinde dans edilebilecek bir şeyler çalmasını dört gözle
bekleyeceklerdir! Belki de bu hale şaşırmamak, üzülmemek gerekir; düğün
davetlileri, iyi müzikle karşılaşmak gibi bir beklenti içinde olmaktan
ziyade eğlenip oynamaya azmetmiş, hedefi belirli bir kitledir.Yani efendim, düğüncü-düğün davetlisi karşılaşmasında düğüncü
takımı maça zaten 1-0 yenik başlamaktadır. Üzülürüm ve sahnede sanatını
icra eden her müzisyenin hayat hikâyesini zihnimde canlandırmaya
çalışırım: Müziğe nasıl, ne hevesle başlamıştır, ne olmayı murad ederken neyle yetinmek zorunda kalmıştır; düğüncülüğü bir meslek olarak
hayatının bundan sonraki faslında da devam ettirmeyi düşünmekte midir,
meslekteki hedefi nedir; daha şatafatlı bir düğün salonundan transfer
teklifi almak mı, yoksa bir şekilde düğün performanslarından birinde
müzikten anlayan bir yapımcının dikkatini çekip ünlü yıldızlar arasına
girmek mi?Kendimce mânidar bulduğum en önemli soru: Çocuğuna öğretmeni,
"Baban ne iş yapıyor?" diye sorduğunda, "Düğüncü; düğünlerde müzik
yapıyor" diye cevap vermesine gönlü rıza göstermekte midir? Oynaya oynaya bu hale geldik?Düğüncüleri seyreder hüzünlenirim; oynayanlara bakarken ise
üzüntüm melâle, hatta karamsarlığa dönüşüverir. "Ayol, göbek atana,
gerdan titretip omuz sallayana bakarken insan nasıl karamsarlığa
kapılabilir ki..." demeyeceğinizi ümid ediyorum.Ümitsiz bir durumdur bizim düğünlerde oynayanların hali. Yoğun
bir keder halinden bir an evvel sıyrılmak arzusuyla piste can atmış gibi görünürler bana nedense. "Düğüne giden oynamalı, ölüye giden ağlamalı"
vecizesinin sağlamasını tutturmak istercesine pistte çırpınıp duran
kalabalık, sanki her adımda kendi kendine "Eğleniyorum, eğlenmem lazım,
biraz daha gayret edersem eğleneceğim muhakkak" diye telkinde bulunuyor
gibidir. İşte o gibi anlarda "Düğüncü", pistte çırpınan çaresiz
kalabalığın cürüm ortağı gibidir. Görünüşte lâkayd, hatta çoğu kere
laubali ama içten içe, fırsat bulduğunda bir daha düğün sahnesine
çıkmamaya yemin-billah edecek derecede öfkeli bir suç ortağı.Bu hususta söylenebilecekleri, iyi ifade edemediğimin
farkındayım; belki içinizde ne demek istediğimi anlayanlar çıkar
ümidindeyim. Belki, sadece "Dans ve hüzün" başlıklı bir denemede
düşündüklerimi daha iyi toparlayabilirim...At bir gazel be hoca; parasıyla değil mi?Düğüncülerin dışarıdan nasıl göründüğünü anlatırken, zaman zaman
haksızlık etmiş olabilirim; belki incinenler de olur; bunu peşinen
sezdiğim için de ayrıca üzülüyorum. Bu durum bana çok hazin bir fıkrayı
hatırlatıyor: Köyün birine genç bir imam gelmiş. Sesi güzel, mevlid de okuyor. Günün birinde öğleyle ikindi arasında cemaat, cami avlusunda
gölgelenirken topluluktan biri imama, "Hocam, bir gazel atıversene be"
der. İmam şaşırır, biraz da bozulur bu teklife, "Ne münasebet, şimdi ne
gereği var?" demeye yeltenince teklif sahibi tam bir pişkinlikle cevap
verir: "Sen bir gazel at hoca, parasıyla değil mi, neyse veririz!"Biz müziğin neresindeyiz; müzik bizim neremizde?Şimdi tam burada başkaca bir önemli meseleye geliyoruz ki şudur:
Biz, Türk toplumu olarak içimizden yetişmiş, yani komşusu, arkadaşı,
mahallelisi olduğumuz müzisyenleri hayatın neresine koyuyoruz;
yaptıklarına ne kadar değer veriyor, onları nasıl taltif ediyor veya
değersizleştiriyoruz? Müzik, hayatımızda nasıl bir yer tutuyor daha
önemlisi; sanata bakışımız nedir, varoluşumuzda sanatın, müziğin payını
çıkarırsak, varoluşumuz sarsıntı geçirir mi? Bunlar önemli ama bir o
kadar da önemsiz sorular; en iyisi minik bir test sorusu ile yazıyı
bağlayalım: Topluca yemek yeniyorken kenarda bir topluluk müzik icra
ediyor olsa ne yaparsınız? A- Müzik bitene kadar yemeğe ara verir ve
müziği beğenmesem bile saygı ile dinlerim. B- Bi dakka bi dakka, yemeği
bırakıp müziği dinlemek mi; aloo çatal-kaşık gürültüsünden anlaşılmıyor
ki kardeşim! B şıkkını seçenleri kültür-sanat mafyasına ihbar edeceğimi
üzülerek ihbar ederim.













