Büyükannemiz
on sekiz yaşında dul kalıyor. Hüseyin Dedemiz Çanakkale’de şehit. Demek aşağı
yukarı o da o yaşlarda. Büyükannemizin adı Rabia. Bir tek kızı oluyor o
evlilikten, onun da adı Adeviye. Sonra anneannem. Adı Fatıma. Ve benim annem,
adı Zehra. İsimler önemli. Bunu özellikle
zikrediyorum bu yüzden. İsimle anılmak, unutulmamak demek. Vefa yani… (Bu
konuya yeni çıkacak olan kitabımda uzunca bir yer ayırdığımı ifade etmek
isterim.) Büyükannemiz, yani Rabia Sultan, (şehit
eşi bu yüce gönüllü kadın, nahiyesinde geri kalan ömrünü iyiliğe ve hizmete
adadığı için, o yöre halkı bu lakabı vermiş ona; evini dergâh yapmış, yoldan geçeni,
darda kalanı ağırlamış, onlara sohbetler vermiş) o tek kızını türlü
sıkıntılarla büyütmüş, yetiştirmiş. Dönemin zor şartlarına rağmen okutmuş da.
Bugünün lise eğitimine denk gelen bir okul bitirmiş mesela Adeviye anneannemiz.
Efsane gibi dinlediğimiz şeyler anlatılırdı bu iki hayat hikâyesine dair. Hele
Rabia Sultan. Sır kapısı denir ya! Her günü ayrı bir değermiş bu anlamda. İnanması güç, fakat yaşanmış! Yıllar önce gazetedeyken, Çanakkale
Savaşı’na dair her yıl dönümünde uzunca yazılar kaleme alır, en çok da
Çanakkale’nin inanç ve iman gücünün üzerinde dururdum. Gazetenin Yazı İşleri
Müdürüydüm aynı zamanda. (Müdür hanımlar için kullanılan bir tanımlama ifadesi
değil ama o gün öyleydi. Şimdi sorumlu filan deniyor sanırım.) Gazetenin başyazarı
ne hikmetse rahatsız olurdu bu yazılarımdan. (O yetmişlerinde, ben yirmili
yaşların sonundayım henüz) Sık sık laf dokundururdu. Sadece bu konularla
sınırlı kalmazdı da sütunlar arası atışmalarımız. Neyse, girmeyelim oralara. Ben inanç, iman dedikçe o hurafe derdi.
Üstü kapalı sürdürürdük bu mücadeleyi. Sonunda noktayı koymuştu ve "Çok
utanıyorum!” başlığında patlamıştı. Bana karşı. Benden çok utanıyormuş! Ben
Mustafa Kemal’i hiçe sayıyormuşum, o savaşı hurafelere indirgemişim, o savaş
Mustafa Kemal sayesinde kazanılmış, filan. Ve bunun gibi bir sürü şey! Ha,
birde haddimi bilmeliymişim, Mustafa Kemal olmasaymış, ben Suudi Arabistan gibi
bir yerde yaşıyor olurmuşum ve gazeteciliği de rüyamda görürmüşüm! Rüyalardan filan da söz etmiştim Çanakkale’ye
dair, herhalde ona atıfta bulunmuştu bu rüya laf çarptırmasıyla da. "Hiç utanmıyorum!” başlığında cevap
vermiştim bende. Ve şunu demiştim, bu yazılarda Atatürk’ün olmayışı demek onu
yok saymak değil, diğer komutanları da. Ve fakat tarihi gerçek diye bir şey
var. Atatürk o savaşta Osmanlı İmparatorluğunun bir komutanıydı ve ben
yazılarımda bunu tartışmadım, amacım Mustafa Kemal’in bu savaştaki başarısını
görmezden gelmek de değildi, ben sadece Çanakkale’nin ruhuna inmeye çalıştım. O ruhu da bizzat Atatürk’ün ağzından şu
sözlerle anlatmıştım: "Osmanlı Ordusunun komutanlarından Mustafa Kemal, Bomba
Sırtı’nda Türk Askerinin verdiği mücadeleyi anlatırken hayretini ifade ediyor
ve dillerinde Kur’an-ı Kerim’den ayetler, gözünü kırpmadan ölüme giden bu
askerleri şu sözlerle övüyor: "Sarsılmak yok! Okuma bilenler Kur’an-ı Kerim
okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler Kelime-i Şehadet getirerek
yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki yüksek ruh kuvvetini gösteren hayret ve
tebrike değer bir örnektir. Emin olun ki, Çanakkale Muharebelerini kazandıran
bu YÜKSEK RUHTUR” Hurafe, iman-inanç kavramlarının çok
tartışıldığı bir destan Çanakkale. Okuyoruz konuya dair hikâyeleri, bizim bile
inanasımız gelmiyor çoğu şeye. (Tıpkı büyükannemizin ve onun kızının
yaşadıklarına, şahitleriyle sabit yaşadıklarına inanmakta güçlük çektiğimiz
gibi! Ama yaşandı onlar!) Fakat şunu da biliyoruz, tükenmiş bir İmparatorluğun
son kalesiydi Çanakkale ve bundaki başarıyı inancın dışına taşımak, -inanca
hurafe demekten- açıklaması daha güç bir şey. O yoklukta, o çaresizlikte, o
fakirlikte kazanılan bu zaferi hiçbir maddi sebep açıklayamaz! Bir kişiye ya da
kişilere de bağlanamaz bu zafer. Başlığa gelecek olursak, bir film var
gösterime giren. Çanakkale 1915. Turgut Özakman’ın senaryosuyla izleyici
karşısına çıkmış. Takdir etmeliyim ki ideolojiden uzak bir şekilde, inancın ve
imanın hakkı son derece teslim edilerek ve Mustafa Kemal’in Osmanlı Ordusu’nun
komutanı vasfıyla gösterdiği başarı, bir kişiye mal edilmeden gayet dozunda
verilmiş. Şimdi, asıl şunu sormak lazım. Yazının
bütününü göz önüne alarak. Benim hiçbir art niyet taşımaksızın Çanakkale
ruhundan söz etmem miydi hurafe, yoksa bu muazzam zaferi bir tek kişiye mal
etmek miydi? O imanlı ordu olmasaydı, komutanlar başarıya ulaşabilir miydi? Neyse, uzun bir yazı oldu yine farkındayım.
Fakat dün itibariyle izlediğim bu filmden dolayı hayli heyecanlandım ve bunları
bir de sizinle paylaşmak istedim. Bu filme mutlaka gidilmeli diyorum son
olarak. Çanakkale’deki o ruhu okumaktan ziyade bir kez de -kısmen de- olsa
görmek için gidilmeli. İsim isim o şehitleri –ki eminim her
ailede mutlaka bir şehit vardır- yeniden hatırlayıp, ahde vefa anlamında bir Fatiha
okumak için gidilmeli. Duygulanmak için, ağlamak için, anlamak için gidilmeli.
İdeolojilerin amipler gibi bizi bölünerek çoğalttığı günümüzde, yeniden birlik
olmanın önemini hatırlamak için gidilmeli. Çanakkale’yi canlarını siper ederek
geçirmeyen kahramanların torunları olarak, Çanakkale’yi geçmek için
çabalamaktan hiç vazgeçmeyenleri, manevi anlamda da orayı geçirtmemek için
gidilmeli. Çanakkale 1915’e gidilmeli.
Genel
21 Ekim 2012 - 17:10
Çanakkale 1915 / Bir filmden daha fazlası
Büyükannemiz on sekiz yaşında dul kalıyor. Hüseyin Dedemiz Çanakkale'de şehit. Demek aşağı yukarı o da o yaşlarda. Büyükannemizin adı Rabia. Bir tek kızı oluyor o evlilikten, onun da adı Adeviye. Sonra anneannem. Adı Fatıma. Ve benim annem, adı Zehra.
Genel
21 Ekim 2012 - 17:10









