Yanlışlarından dönmeyi de bilmeli, geri adım atmada da diriğ etmemeli"
Fethullah Gülen Hocaefendi, "herkul.org" sitesinde yayınlanan son sohbetinde, "Sizin gibi Kur'an'a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i hayalimize hizmete kendini adamış insanlar,
Fethullah Gülen Hocaefendi, "herkul.org" sitesinde yayınlanan son
sohbetinde, "Sizin gibi Kur’an’a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i
hayalimize hizmete kendini adamış insanlar, ileriye adım attıkları gibi
yerinde yanlışlarından dönmeyi de bilmeli ve geriye adım atmada da diriğ
etmemelidirler. O, ileriye doğru atılan adımların on katı adım
sayılır." dedi.
Gülen'in 1 Aralık 2013 Pazar günü yaptığı
"Hak Karşısında Mü’mince Tavır" başlıklı sohbeti, 'herkul.org' adlı
internet sitesinde yayınladı. Gülen, son sohbetinde enâniyet, şehvet,
haset, hırs ve inat gibi duyguların yaratılış hikmetlerini anlatıyor.
"Cenâb-ı
Hak, insanı yaratırken, yerinde 'ben' deyip varlığını ortaya
koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, bir taraftan irade,
şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret ve benzeri
duygularla donatmıştır." diyen Gülen Hocaefendi, "Enâniyet, değişik
kullanım şekilleriyle 'ben' mânâsına gelen 'ene'den türetilmiş bir
kelimedir. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle
o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti
dahil pek çok hakaiki ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i
kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi
içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen
mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır." ifadelerini
kullandı.
"ENE, NİCE GÜÇLERİ YERE SERMİŞTİR"
Gülen,
şöyle devam etti: "Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık,
eşya ve esrar-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede
'ene' –ben ve ego da diyebilirsiniz– insanın en nuranî derinliği hâline
gelir ve 'Kenz-i Mahfî'nin lisan-ı fasîhi olur. Onu bilmeyen ve
mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için 'ene' öyle bir
gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice
güçlüleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hanümanları yerle bir
etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp
yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı
olmuşlardır."
Gülen, "İnsan mahiyetindeki duygulardan biri de
şehvettir; o, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için
verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk
etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir
tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru
çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşru isteklere karşı tavır
almakla olur." sözlerini vurguladı.
Fethullah Gülen
Hocaefendi, şu hususlara dikkat çekti: "İnsandaki kötü duygulardan
birisi de inattır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine
düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini
öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan,
ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz. Böyle bir kimsenin
önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular
kat’iyen kesemez ve o kişi, iradesinin hakkını tamı tamına vererek hak
yoldan hiçbir zaman ayrılmaz. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis
mekanizması içinde yer alan inat duygusu, bu insanda hakta sebat ve
hakikate teslim olma şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî
bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat,
insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle
gelmiştir."
"EFENDİMİZ, ONUR MESELESİ YAPMADI"
"Mus’ab
bin Umeyr (radıyallahu anh) Hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün
(sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca
öbür kolunu, o da budanınca âdeta 'Bir bu kaldı' deyip, kin ve nefretle
kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. İşte onun ortaya
koyduğu inat çirkin bir sıfat değil hakta sebat idi." diyen Gülen
Hocaefendi, şöyle devam etti:
"Allah Rasûlü (sav), her meseleyi
ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor,
planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve
temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere
mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması
planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak
projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu. Hatta
ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği
de az değildi. Mesela, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud
Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp
müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu,
Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti.
Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a
gitmişti. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir:
'Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil,
Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını
vermek için yine çıkacaktı'."
Gülen, "Rasûl-ü Ekrem
(sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hudeybiye’de o ağır şartlar
karşısındaki anlaşmayı onur meselesi yapmadı. Bu, geriye adım atma demek
de değildi. Problemi çözme adına karşı tarafın hissiyatını da hesaba
katmaydı. O tablonun gelecek adına vaad ettiği şeyleri çok iyi görme ve
tabloyu doğru okumaydı... İnat etmeme, enaniyeti hesabına iş yapmama,
kırıp geçirmeme ve gelecek adına bir sürü problem oluşturmamaydı."
ifadelerini kullandı.
"Hazreti Ömer Efendimiz 'el-vakkâf
inde’l-hak' sözüyle anılmaktadır. Bu tabir, 'her zaman doğrunun yanında
yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da
mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren
ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan'
demektir." örneğini veren Gülen, şunları dile getirdi:
"Hazreti
Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın
hatırı için öfkesini yutarak kollarını hafifçe iki yanına salıverecek
kadar duygularına hâkim bir insandır. O, Mescid-i Nebevî’nin
genişletilmesi gibi hiçbir işi kendi düşüncesine göre yapmamış, hemen
her meselesini mü’minlerle istişare etmiş; Kur’an’a, Sünnet’e ve İcma’ya
uygun bir kararla karşılaşınca da hemen kendi düşüncesinden
vazgeçebilmiştir. Şüphesiz onun bu hali, hâlis mü’minlerin ve takva
ehlinin de halidir.
Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi
esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi
gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre
bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli
bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O,
bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe
esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını
dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: 'Ya Ömer! Bu konuda
Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr
olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve
âteytüm ihdâhünne kıntâran…' (Nisâ Sûresi, 4/20) buyuruyor. Demek ki,
kantar kantar mehir verilebilir.' Hazreti Ömer, o kadının itirazını
yerinde bulmuş; kendi kendine 'Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini
bilmiyorsun!' diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun
eğmişti.
"YANLIŞLARDAN DÖNMEYİ BİLMELİ"
Gülen, "Sizin
gibi Kur’an’a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i hayalimize hizmete
kendini adamış insanlar, ileriye adım attıkları gibi yerinde
yanlışlarından dönmeyi de bilmeli ve geriye adım atmada da diriğ
etmemelidirler. O, ileriye doğru atılan adımların on katı adım sayılır.
Efendimiz o idi, Raşit halifeler onlardı; bize demezler mi, "Siz kimin
ümmetisiniz, kimi temsil ediyorsunuz, neyin arkasındasınız, Allah
aşkına?" sözlerini vurguladı.