Orhan Karaveli: Nazım Moskova'da mutlu değildi, her adımı izleniyordu
Türkiye'nin darbeyle tanıştığı yıllarda uluslararası merkezlerde gazete temsilciliği yapan, Adnan Menderes'ten Nazım Hikmet'e
Türkiye’nin darbeyle tanıştığı yıllarda uluslararası merkezlerde gazete
temsilciliği yapan, Adnan Menderes’ten Nazım Hikmet’e kadar pek çok ünlü
ismin en yakınında olmayı başaran gazeteci Orhan Karaveli, Cihan Medya
Haber dergisine konuştu. 27 Mayıs ihtilaline ‘devrim’ diyen, ancak Adnan
Menderes'le de özel bir diyaloğu olan Karaveli’nin Nazım Hikmeti
anlatırken, "Ölümünden kısa bir süre öncesine kadar Sovyet Komünist
partisine almamışlardır. Sovyet pasaportu vermemişler, pasaportunu gidip
Polonya’dan almıştır.” sözleri dikkat çekti.
Menderes ile
çıktıkları ABD gezisi, Küba’daki ihtilal ve pek çok konu…Bütün bunları
köşe yazarı-muhabir olarak takip eden Karaveli, hem yaşamı hem de tanık
olduğu olaylar itibariyle dikkat çeken özelliklere sahip. İşte İsveçli
ilk eşinden sonra hayatını birleştirdiği ikinci eşi Serpil hanım ile
huzurlu bir yaşam süren, "Görgü Tanığı” ve "Tanıdığım Nazım Hikmet”
kitaplarının yazarı 87 yaşındaki Orhan Karaveli’nin Cihan Dergi ile
paylaştığı anıları:
HUKUK FAKÜLTESİNDEN GAZETECİLİĞE
Hukukta
okuyordum ama bir yandan da gazeteciydim. Önce Yeni İstanbul'da sonra
da 1954 yılında Galatasaray'dan arkadaşım Abdi İpekçi'nin başına geçtiği
Milliyet'te. 1955 başlarında Milliyet adına Berlin'e gitmem
kararlaştırıldığında Hukuk'tan diploma almak için sadece bir kaç sınavım
kalmıştı. Ama Almanya ve İngiltere dönüşü canım Beyazıt'a gitmeyi
istemedi.
Ben o günlerin gazetecisi olduğumdan bugünlerin gazete
sahihlerini ve gazetecilerini pek anlamıyorum. Ahmet Emin Yalman'ların,
Nadir Nadi'lerin, Selime Ragıp Emeç'lerin, Hüseyin Cahit Yalçın'ların,
Velid Ebuzziya'ların, Necmeddin Sadak'ların, Zekeriya Sertel'lerin Sedat
Simavi'lerin başyazılarını, birbirleriyle polemiğe giriştiklerinde o
harika atışmalarını keyifle okur, etkilenir ve bir şeyler öğrenirdim.
27 MAYIS 1960 DARBESİ
27
Mayıs hareketini doğru değerlendirmek, 27 Mayıs öncesini doğru
değerlendirmekten geçer. 27 Mayıs sabahı evlerin balkonlarından tanklara
çiçekler atıldı. Bayraklar asıldı, halk genelde memnundu ama ben o
sabah bomboş caddelerden geçerek gazetem Vatan'a giderken büyük
üzüntüler içindeydim. Hükümet keşke sokaklara dökülenlere daha yumuşak
ve daha anlayışlı davransaydı diye düşünüyordum. Umarım kapanmıştır
darbeler devri. Biz Vatan'da o kadar muhalefet ettik ama Menderes'in
kişiliği, ailesiyle ilgili tek kelime yazmadık. Asılmaması için de bizim
bütün yazarlarımız, ben de dâhil bunu sıcak bakmadık. Hiç tasvip
etmedik, Hürriyet de etmedi, Milliyet'te etmedi, Tercüman da, Yeni Sabah
da etmedi. Basında "Menderes değil misin, oh olsun!" havası katiyyen
esmedi.
AMERİKA GEZİSİ
Adnan Menderes'e karşı hep muhalif
oldum. O zaman 29 yaşındaydım. Tanışmamız derslerle doludur ve
gazetecilik anlamında dönüm noktası olarak adlandırılsa da yeridir.
Gazetem beni 1959 yılında uzunca bir süre kalmak ve yazı diziler
hazırlamak üzere Amerika'ya göndermişti. Menderes, bir akşam
Büyükelçilikte hiç düşünmediğim şekilde geziye benim de katılmamı
istedi. Bir toplantıda Menderes, büyük bir kalabalık önünde cebinden
çıkardığı kağıtlardan okuyarak yaptığı konuşması heyetteki Genel Kurma y
Başkanı Rüştü Erdelhun da dahil olmak üzere heyettekiler tarafından
beğeniyle karşılanırken ben 'iyi olmadı Sayın Başbakan' dedim. Benim
tutumuma heyettekiler hayli bozuldu, ama Menderes bir tepki vermedi. İki
gün sonra bir başka konuşmasını güzel İngilizcesiyle doğaçlama olarak
yaptı ve müthiş bir alkış aldı. Sonra da yanıma gelip 'teşekkür ederim
Orhan' dedi.
Vatan'ın muhalif tavrından olacak, bana hep 'düşman
gazeteci' diye hitap eder ama tatlı bir gülümseme ile gözlerimin ta
içine bakardı. Uçakta, Menderes bana "Türkiye'nin gidişatını nasıl
buluyorsun" diye sordu. Kısa bir girişten sonra "Sayın Başbakan belki
bana kızacaksınız ama Türkiye'nin iyiye gittiği söylenemez" diyorum. "Bu
gidişin sonunda da belki en fazla acıyı çeken siz olacaksınız"
diyorum... Buz gibi bir hava esiyor uçakta. Sarı ipek gömleğinin
manşetlerinden fırlayan ellerini uzatıp neredeyse yüzüme dokunacak.
Öylesine kızıyor, hatta bir ara İsmet İnönü için "Bu memleketi çişini
bile tutamayan adama bırakamam." diyor...
RUSYA’DA NAZIM İLE…
Moskova’da
Türkiye’deki 60 darbesinden sonra karşılaştık Nazım ile. Orada
geçirdiğim iki hafta boyunca onun ruh halini öğrenme fırsatım oldu. O
da şudur, Nazım, Rusya’da ilgi ile karşılanıyordu, şiirleri, tiyatro
eserleri ilgiyle karşılanıyordu. Çok refah içinde değildi ama gördüğüm
kadarıyla rahat ve iyi bir hayatı da vardı. İstediği ülkeye gidiyordu.
Ama onun ruh halini iki üç kelime ile anlatmak gerekirse, ‘Nazım
Rusya’da bulunmaktan hiç memnun değildi’. Çünkü gurbette idi, sıladan
gurbete çıkmış bir insan mutlu olabilir mi? Ben pişman mısın diye
sormadım ona. Nazım’ın bazı konularda çok rahatsızlığı vardı. Mesela en
önemlisi ölümünden kısa bir süre öncesine kadar Sovyet Komünist
partisine almamışlardır. Sovyet pasaportu vermemişler, pasaportunu gidip
Polonya’dan almıştır.
Nazım beni Rusya'da, Ekber Babayev ve
Ömer Sami Coşar’ı çok güzel bir Çin lokantasına götürdü. Bütün
mobilyalar ve duvarlar kırmızı renkle kaplıydı. Bütün salon boş iken o
sırada iki kişi geldi ve bizim tam yanımızdaki masaya oturdular. Nazım
ne dedi biliyor musunuz? ‘Geldi benim köpekler’ dedi. Sonra o akşam ben
gene sordum, ‘tanıyor musun adamları? diye, ‘yok bunlar gelirler, ben ne
konuşuyorum diye dinlerler’ dedi. Yine Rusya’da başka bir toplantı
sırasında Nazım, hiddetli bir konuşma sonrası "Burada benim ülkemin
toprakları konuşuluyor, ben ülkemin bir gram toprağı için damarlarımdaki
bütün kanı dökmeye hazırım’ dedi. Nazım böyle deyince adamlar çok
bozuldular, konuşmanın ardından biz Nazım ile bir lokantaya gittik.
Nazım orada bir spazm geçirdi. ‘Oralarda öldüğüme yanmam, zaten öleceğiz
ama buralarda gömerler ona yanarım’ dedi.
Beni havaalanından
uğurlarken ‘bak Orhan’, dedi. ‘Benimle buradaki arkadaşlığınla ilgili
uzun süre hiçbir şey yazamayabilirsin” dedi. O kehaneti de doğru
çıkmıştır. Ben de tam 18 yıl hiçbir şey yazmadım, yazamadım. Kimse de
bana yazma demedi. Ama hava buydu. Buna otosansür de diyebilirsiniz.
Ayrılırken dedi ki Nazım, ‘burada seninle bu kadar güzel bir arkadaşlık
yaşadık, hiçbir şey yazmasan da olur, ama yanlış bir şey yazarsan, ya da
benim söylemediğim bir şey yazarsan iki cihanda ellerim yakandadır’
dedi. Ben de hemen gazetecilik refleksiyle atladım tabi. ‘Nazım, bu
cihanı anladım tamam da bu iki cihan ne oluyor’ dedim. ‘ O kadarını
karıştırma’ dedi.