Hocaefendi'nin annesinin vefat yıldönümü
Ebeveynin kadrini bilip, onları Hakk'ın rahmetine ulaşmaya vesile sayanlar, bu dünyada da, öteler ötesinde de en talihlilerdendir.
Refia Gülen Kimdir?
Refia Hanım'ın soyu, anne ve baba kanalıyla beşinci kuşakta Kolağası Ali Bey'de birleşir. Kolağası Ali Bey'in 2 oğlu olur. Bunlardan Selim Ağa'nın soyundan baba, Molla Ahmet'in soyundan da ana tarafı gelir. Beş kuşak sonra Hatice Hanım'la Ahmet Efendi evlenir. Bu evlilikten Hocaefendi'nin annesi ve kardeşleri dünyaya gelir. Bunların adları sırasıyla Abdürrezzak (Hocaefendi'nin dayısı), Refika (Hocaefendi'nin teyzesi) ve en küçükleri Refia'dır (Hocaefendi'nin annesi).
Evlilik ve Çocukları
Fethullah Gülen Hocaefendi anne-babasının evlilikleriyle ilgili olarak şunları anlatıyor:
"Bizim sülalede babamın amcazadesi sayılan bir Ziya Efendi vardı. Annemin teyze çocuklarından Ayşe teyzemizi ilk defa Korucuk'a gelin olarak getirmişler. Şükrüpaşazadelerden olan bu Ayşe teyzemiz annemi onlara tavsiye edince erkek tarafı Sığırlı'ya gidip anneme talip olmuşlar. Onlar da damadı görmeden salıklamışlar. Büyükler de gitmiş, istemişler. Zaten bizde adet böyledir."
Refia Hanım'ın Ramiz Efendi ile evliliğinden üçü kız, sekizi erkek olmak üzere onbir çocuk dünyaya gelir. Biri kız ve ikisi erkek olmak üzere üçü vefat eder. Hayattaki kız çocukları Nurhayat ve Fazilet'tir. Çocukların isim ve sıralanışı şöyledir: Nardane (vefat) Nurhayat, Fethullah, Seyfullah, Mesih, Nidai, Nizamettin (vefat), Salih, Fazilet, Muhammet Fakrullah (vefat) ve Kutbeddin. Hayatta olanların en büyüğü kız olup sekiz kardeşten Fethullah Gülen Hocaefendi erkek kardeşlerin en büyüğüdür.
Refia Hanım, 1940'lı yılların zor şartları altında dahi köyün çocuklarına Kur'an öğreten, eşine ve çocuklarına gösterdiği titizlikle tanınan bir hanımefendiydi. Çocuklarına erken yaşta namaza alıştıran, takvası ile tanınan gerçek bir Anadolu hanımefendisi.
Erzurum'dan İzmir'e
Refia Hanımefendi'nin iki kızı evlenip gidince evde en küçük oğlu Kutbeddin'le beraber kalır. Ramiz Hocaefendi de 1974 yılında vefat edince Refia hanımın yalnızlığı iyice artar. 1979 yılında İzmir'e göç ederler. Zira ilk oğlu Fethullah Gülen Hocaefendi uzun yıllardır İzmir'de bulunmakta ve o sıralarda Bornova Camii'nde vaazlarını devam ettirmektedir. Diğer taraftan İzmir'de çalışmakta olan Mesih ve Nidai adlarındaki iki oğlu da onunla yakından ilgilenme fırsatı bulurlar.
12 Eylül 1980 ihtilali olduğunda İzmir'de oturmakta olan Refia Hanımefendi'nin evi tarassut altına alınır ve defalarca aranır. Maksat Fethullah Gülen Hocaefendi'yi ele geçirmektir. Annesi "Bizim Hacı acaba nerelerde yatıp kalkıyor" diye merak eder. İhtilalin o soğuk günlerinde bile annesini ziyaret etmekten geri kalmayan Hocaefendi eve her geldiğinde Refia Hanım bir anne şefkatiyle sormadan edemez. "Kaldığın yerlerde soba yanıyor mu, ısınıyor musun, ayakların çok üşürdü" diye hal hatır sorar teselli eder. 1993 yılında vefat edene kadar Hocaefendi, annesine yaptığı ziyaretleri aksatmaz.
Vefatı
Vefat haberini duyan binlerce kişi İzmir'e gelerek cenaze namazına katılmış ve kalabalık bir grup halinde mezarlığa kadar gelerek son yolculuğunda onu yalnız bırakmamışlardır. Cenaze merasimi sırasında bir konuşma yapan Bekir Yılmaz Hoca, Refia Hanımefendi ile ilgili olarak şunları söyler:
"Öyle bir anne ki evladına karşı çok merhametli ve şefkatli fakat Rabbinin emirlerine karşı en ufak bir fütur yok. Mesela yatsı namazını kılmadan yatmak isteyen evladına karşı da "Eğer yatsı namazını kılmadan yatarsan sabahleyin cenazeni kaldırayım" diyecek kadar takvalı, hassas ve emanette emin bir ana. Allah'ın takdiri böyle, ne yapalım. Bir kutup yıldızı daha bu âlemden kaydı gitti. Fakat geride dünyayı kucaklayacak ve sinesinde şefkatli bir ana titizliği ve hassasiyeti ile yön verebilecek saygıdeğer ve layık-ı hürmet bir evlât bıraktı. Allah (c.c) ona ve diğer kardeşlerine hayırlı ve hizmet dolu uzun ömürler versin. "
Hocaefendi'den Teşekkür Mesajı
Annesinin vefatı dolayısıyla yüzlerce insan gerek gazetelerde, gerekse telefonla taziye dileklerini Hocaefendi'ye iletmişlerdir. O, bunca mesaja karşılık gerek cenazeye katılan ve gerekse taziye mesajı gönderen herkese bir teşekkür mesajı yayınladı. Hocaefendi, 7 Temmuz 1993'te Zaman Gazetesi'nde yayınlanan mesajında şöyle diyordu:
"Varlık vesilem ve rahle-i tedrisinde oturduğum ilk muallime ve mürşidem, Validemin dar-ı beka'ya irtihalleri münasebeti ile, mukteza-i beşeriyet, mağmum, mahzun ve mükedder olduğum bir buğulu zaman diliminde,
Cenazeye iştirak ederek, faks, telefon ve telgraflarla taziyetlerini bildirerek, basın aracılığı ile tesellilerini ileterek ve bizzat gelip mevcudiyetleriyle gam, hüzün ve kederimi paylaşan bütün ahbap, dost, kardeş ve yakınlarıma ayrı ayrı teşekkür ve memnuniyetlerimi arzetmeyi şahsım ve ailem adına bir vecibe ve borç bilmekteyim.
Gönül isterdi ki, herkesin bu sıcak alâkasına ben de uzunca bir mektup yazayım ve teker teker mukabelede bulunayım. Ne yazık ki, binlerce taziyeye bu şekilde ve olması gereken keyfiyette mukabelede bulunmak sizler de takdir buyurursunuz ki mümkün değildir. Bu vesile ile buradan topluca şükranlarının arzını bağışlayacağınızı umar, dualarınızın devam ve temâdisini istirham ederim."
Hocaefendi, annesi Refia Hanımefendi'yi anlatıyor
Fethullah Gülen Hocaefendi "Küçük Dünyam" adlı röportaj dizisinde çocukluk yıllarının geçtiği Korucuk ve Alvar köylerindeki annesiyle ilgili hatıralarını şöyle anlatıyor:
O devirde Kur'an okutmak yasak olduğu için annem beni gece yarısı uykudan kaldırır ve bana Kur'an öğretirmiş. Zaten bütün köyün kadın ve kızına Kur'an'ı validem öğretmişti. Babasından gelen bir terbiye ve Kur'an aşkı o en sıkıntılı ve zor dönemlerde dahi validemin Kur'an öğretmesine mani olamamıştı. Esasen tek başına bir kadının, 15-20 kişinin sofraya oturduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kur'an öğretmeye vakit bulabilmesi, beni hayrette bırakan husus budur. Hem o günkü kadına ait işler, sadece ev işleriyle de sınırlı değildir. Davarların sağımını yaptığı gibi, kadınlar tarla ve bahçede de çalışırlardı. Buna rağmen gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızına geceleri de bana Kur'an öğretmek, hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışma örneğidir..
Annemin bu örnek davranışı, Kur'an öğretmekteki hassasiyet ve aşkı, ibadetindeki kusursuzluğu ve hayatını hep ızdıraplı geçirmesi çocukluk ihsaslarımla o gün anlamamış olsam dahi bu gün çok iyi anlıyorum ki bana tesir eden en mühim hususlardandır.
Ben bildim bileli annemin hayatı çileli geçmiştir. Bir kere, onun bel ve ayaklarının ağrımadığı hiç bir devreyi ben hatırlamıyorum. Ayrıca tifo dahil birçok ağır hastalık geçirmiştir. Ve yine bildiğim kadarıyla, belli bir devrede vücudunun tamamını Hz. Eyyüb gibi yara-bere sarmıştı. Bütün bunların yanında bakım ve görümünü yapması gereken, hayatta kalmış sekiz çocuğun anasıydı. Bütün bunlar da elbette onu fiziki olarak yıpratıp sarsmıştı.
Hele babam Alvar Köyüne imam gidince annem tamamen yalnız kalmıştı. Büyükannem ablamı yanında alıkoyduğu için ev işlerinde ona yardım etme yükü bana düşmüştü. Çünkü evin en büyüğü bendim. Yaşım dokuz veya ondu. Bir taraftan hıfzımı tamamlıyor, diğer taraftan da anneme yardım ediyordum. Hamur yoğurur, yemek yapar, bulaşık ve çamaşır yıkamada yardımcı olurdum. Tabii ki yine de anneme düşen çok iş kalırdı. Bu arada koyun ve ineklerin sağımını da o yapıyordu. Velhasıl anamın hayatı bütünüyle çileydi. İşte bütün bunlara rağmen bizlerin yetişmesi için de amansız mücadele vermişti. Bu da bana tesir eden ve hayatımın bazı dönemlerinde yapmam gereken işlerde beni yönlendiren ve benim için süreklilik arzeden tesirler arasındadır diyebilirim."[1]
"Benim babama, anneme ne kadar büyük saygım olduğunu herkes bilir. Mevizeler hariç babamın yanında konuştuğum cümleler sayılıdır. Doğru veya yanlış; ama yetiştiğim muhitteki babaya saygının gereği olarak yaptım ben bunu. Babamın da annemin de gölgelerine ayağımı basmamışımdır. Fakat dert edindiğim meselelere ait bir tıkanıklık karşısında, annemin babamın şahsi dertleri ve üzüntüleri bana çok küçük gelir."[2]
Meğer annemi anlayamamışım
"Meğer annemi anlayamamışım. Son zamanlarında onun da kollarında serumlar bağlıydı. Onu o halde görmüş, üzülmüştüm. Demek ki, acısını yüreğimde tam duyamamışım. Ah anacığım![3]
Annemin vefatında yanında bulunamadım. İstanbul'a gitmiştim. "Annemin vefatına dayanamam" der ve ondan önce ölmeyi arzulardım. Fakat sonra aklıma gelirdi ki, bu kadın benim vefatıma dayanamaz, çıldırır. Ne zaman ziyaretine gitsem, o hasta haliyle yanıma yaklaşır, ayaklarıma dokunur, çorapları yoklar ve "Ayakların üşürdü" derdi. Çok basiretliydi. Bazen bazı arkadaşlarla alâkalı soru sorar, hizmetle ilgilenir, sorudan hoşlanmadığımı sezerse hemen konuyu değiştirir, çevresindekilere, "Ne duruyorsunuz, şu Hacı'ya bir çay yapın da getirin" derdi. Şimdi bir türlü onun boşluğunu dolduramıyorum.[4]
Hocaefendi'nin İfadelerinde Ana'nın Yeri
İyisi de var, kötüsü de ananın. İyisine canlar feda; ya kötüsüne, talihsizine ne demeli.? Evlâdını güldürmemişe ve evlâdından yana gülmemişe, günyüzü görmemişe...
Ana-evlat iki vücut bir rûh. Evlât, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda "gönül yakan sevgili", emekleyen yumurcak ve nihayet birbirini takip eden ayrılışlarla, ana için sineyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak...
Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı, bunların her biri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemeci. Ana, her zikzakta bir sürü gözyaşı döker: Yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine... Evet, o, daima ağlar, daima buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu armağan sayar ve teselli olur. Ya bir hiç uğruna ölene? İşte burada ananın dili tutulur.[5]
Hocaefendi'den Anne-Baba Hakkında Kristal Sözler
İnsan, daha küçük bir canlı halinde var olmaya başladığı günden itibaren, hep, anne-babanın omuzlarında ve onlara yük olarak gelişir. Bu hususta ne peder ve vâlidenin çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini tayine, ne de onların çektikleri sıkıntıların sınırını tespite imkân yoktur. Bu itibarla, onlara hürmet ve saygı, hem bir insanlık borcu, hem de bir vazifedir.
Ebeveynin kadrini bilip, onları Hakk'ın rahmetine ulaşmaya vesile sayanlar, bu dünyada da, öteler ötesinde de en talihlilerdendir. Onların varlıklarını istiskal edip, hayatlarına karşı bıkkınlık gösterenler ise, sürüm sürüm olmaya namzet bir kısım uğursuzlardır.
İnsan, peder ve validesine karşı hürmeti nispetinde Yaratıcısına karşı da hürmetkâr sayılır. Onlara hürmeti olmayanın, Allah'a (c.c) da hürmet ve saygısı yoktur. Günümüzde, ne garip tecellidir ki, sadece Allah'a karşı saygısız olanlar değil, O'nu sevdiğini iddia edenler bile, anne ve babalarına sürekli saygısızlıkta bulunmaktadırlar.