Allah'ım beni, Senin kanunlarına, Senin hükümlerine kafa tutacak kadar aydın(!) yapma!

Hoşçakal Diyemeden Sana romanının yazarı, sitemizin köşe yazarlarından Gazeteci-Yazar Nur Sümeyra'nın ikinci kitabı "Âzam" kitapçı raflarında yerini almak için hazırlanıyor. Kendisiyle bu vesileyle bir kez daha bir araya gelerek, ona yeni kitabıyla ilgili sorular yönelttik. Söyleştik. Kesmedik sözünü. O anlattı, o kadar güzel anlattı ki, biz dinledik. D.T: Yeniden merhaba Nur Sümeyra Hanım. İkinci kitabınız hayırlı olsun. İlk önce maşallah diyoruz. Biraz bize bu kısa süreçten bahseder misiniz? İlk kitapla arada çok uzun biz zaman yok, nasıl ortaya çıktı Âzam?

 

Hoşçakal Diyemeden Sana romanının yazarı, sitemizin köşe yazarlarından Gazeteci-Yazar Nur Sümeyra’nın ikinci kitabı "Âzam” kitapçı raflarında yerini almak için hazırlanıyor.

Kendisiyle bu vesileyle bir kez daha bir araya gelerek, ona yeni kitabıyla ilgili sorular yönelttik. Söyleştik. Kesmedik sözünü. O anlattı, o kadar güzel anlattı ki, biz dinledik.

D.T: Yeniden merhaba Nur Sümeyra Hanım. İkinci kitabınız hayırlı olsun. İlk önce maşallah diyoruz. Biraz bize bu kısa süreçten bahseder misiniz? İlk kitapla arada çok uzun biz zaman yok, nasıl ortaya çıktı Âzam?

N.S: Teşekkür ederim. Size de merhaba. Yeniden. Allah bu merhabalarımızı, merhabalaşmalarımızı daim etsin. Çok sevdiğim bir selam biçimidir zira. Ve çok kullandığım. "Meraba” değil ama "merhaba”. Buraya dikkat edelim lütfen. Kelimelere meftun ve anlamları üzerinde duran birisi olarak, araya bir şey sıkıştırayım. Ki Osmanlının ifadesiyle galat-ı meşhurlarımızdan yani meşhur yanlışlarımızdan birinin daha önüne geçmiş olalım. Kelimeleri bilerek ve doğru telaffuz edelim. Merhaba’nın kökeninden bahsedeyim size. Bu kelimeye Farsça diyenlerde var, "benden size zarar gelmez” anlamına geliyormuş lakin Kâmûs-ı Tûrkî’de Arapça bir kelime olup, rahatlık anlamına geldiği ifade edilir. Ve Şemseddin Sami Merhaba’nın geleneksel manada yalnız kullanılmadığına dikkat çeker. "Merhaba Ya Şehr-i Ramazan”,

"Merhaba Ya Şemsi-d duha merhaba

Merhaba Ya bedri-d Düca merhaba

Merhaba Ya nuri-l Hüda merhaba

Ehlen ve sehlen merhaba”

gibi… Buradaki "ehlen ve sehlen” le de beraber düşünürsek "merhaba” Arapça bir kelimedir diyebiliriz. Ve Türkçeleşmiştir artık. İyi ki de Türkçeleşmiştir çünkü gerçekten harflerin dizilişi bakımından da ferahlatıcı bir ifade tarzı var. Özellikle aradaki hırıldak olmayan "ha” harfinden mütevellit.

Bunu neden bu kadar uzatıyorum? Kitabımın temel dayanaklarından bir tanesi bu... Kelimeler ve kavramlar. Kelimelerin anlamını yitirdiğimizden ve kavramların içini boşalttığımızdan beri maalesef iletişim diye bir şey kalmadı. Sırf ikili ilişkilerde de değil. Diplomatik ilişkilerden tutun, dini konularda anlaşmaya kadar. Cehaletin birazda burada başladığı kanaatindeyim. Önce kelimelerini kaybetti insan. Kelimelerinin anlamını. Sonrada koptu kendinden ve diğer her şeyden. Gelişigüzel yaşadı, gelişigüzel söyledi. Mana kalmadı. Sevgi dedi, sevmedi, saygı dedi, duymadı, vefa dedi gitti, bıraktı vs. Sarf ettiği sözlerin arkasında duramadı çünkü anlamını ve o anlamın ağırlığını bilmiyordu.

Sonra kavramlar. Kelimeler bu hale gelince kavramların içinin boşaltılması ve bambaşka yerlere çekilmesi ve bilmeyenlere yanlış bir şekilde kabul ettirilmesi hiç zor olmadı.

Bende kitabımda tüm bunlara dikkat çekmeye çalıştım. Fakat ilkin sorunuzu cevaplayayım. Evet, İmam-ı Âzam’ın adını taşıyan bu kitap (roman) çok kısa bir sürede kaleme alındı. Ama bunu şöyle değerlendirelim. Kağıda dökülmesi çok kısa sürdü diyelim. Zira ben senelerdir doğru zamanı bekledim kitap yazmak için. Bunun nedenini bir önceki röportajda açıklamıştım. Biriktirdim, biriktim; okudum, okudum, okudum… Aslında hiç birikmediğimin ve okumadığımın farkında olarak… Okyanusta bir zerre bile olamadığımın bilincinde olarak. Öyle bir anda ortaya çıkıvermedim yani. Bir geçmiş söz konusu. Hep öğrenme çabasıyla ve çokça tefekkürle geçen. İşte tüm bu süreci de göz önüne alırsak aslında İmam-ı Âzam gibi dev bir ismin izlerini taşıyan bu kitap bu sürecin de ürünüdür. Fakat elbette yetmezdi onu anlatmaya bu birikim. Biz de öyle yapmadık bu yüzden. Bundan hicap duyduk. Tevessül etmek için vakit var daha dedik. Öyleyse ne yapabiliriz, bu dev ismi nasıl bugüne taşıyabiliriz? Bunu kitabımın önsözünde geniş bir şekilde açıkladım lakin kısaca şunu diyeyim. Âzam, bir roman. Yani İmam-ı Âzam’ın hayatını anlatan bir kitap değil. Günümüzle tarihi paralel bir şekilde ilerleten ve daha çok günümüzü anlatan, İmam-ı Âzam’ın okyanusundan bir zerreyi mesaj halinde günümüze ulaştırma derdinde olan bir roman. Ve hedef kitlemiz yine ilk önce gençler. Onlara bir kapı aralamak, İmam-ı Âzam’ı merak ettirmek derdiyle hareket ettim. Bunu yaparken de yine benim üslubumun izlerini taşıyan; günümüze dair, gençlerin hiç sıkılmadan okuyabileceğini düşündüğüm bir hikâye çıktı ortaya. Bunu garanti edeceğimi hiç çekinmeden söyleyebilirim.

D.T: Biraz konusundan bahsetmenizde bir sakınca var mı?

N.S: Hayır, yok. Kitap Hz. İbrahim (a.s)’den başlayarak "Hanif” kelimesinin üzerinde duruyor. Bir kavram ya da dini bir terimden önce bir kelimedir "Hanif” Bunu açıyor çokça. Sonra Peygamber Efendimiz (s.a.s): "Hanif” Ve onlardan sonra bu künyeye mazhar olan tek isim, İmam-ı Âzam Ebu Hanife. Nedir diyor "hanif”lik? Bunu soruyor kitap yine çokça. Duruluk, temizlik, şirke batmadan kalmak mümkün mü? Günahtan söz etmiyorum yalnız buraya da dikkatinizi çekerim. Şirke uzaklıktan söz ediyorum. Bunu da soruyor. Günümüzde de bunu Parham adlı Şii bir çocuğa sorgulatıyor. Payam adlı bilge bir insanın İmam-ı Âzam’dan taşıdığı mesajlar eşliğinde.

Roman Irak’ta geçiyor. Şii bir aile, romanın ana kahramanları. Ve kendi ifadesiyle, "aciz bir kul” Payam var romanda, ağırlıklı karakter olarak. Bugünün Irak’ı, biraz Ortadoğu ve hiç yabancısı olmadığımız meseleler. Mezhep savaşları, kardeş kavgaları, bir "hiç” yüzünden oluk oluk akan kanlar… Geçmişten günümüze…

Kısaca böyle.

D.T: Şu kısacık anlatımınızda bile merak etmemek mümkün değil. Çok çarpıcı bir hikâyeye benziyor. Bu romanı az önce sözünü ettiğiniz bir dertlenmeyle de kaleme aldığınız çok açık.

N.S: Kesinlikle. Hikâyemin ana fikrini de bu dert oluşturuyor. Eğitim. İmam-ı Âzam’ın en çok üzerinde durduğu ve bu dertle yanıp tutuştuğu yegâne konu. Ve romanda buna vurgu yaparak bitiyor zaten. Hemen burada bir şey daha ifade etmek isterim. Bir derdimi yani! Ben her şeyden önce Allah’ın bir kuluyum. Ve hepimizin yükümlü olduğu bir vazifeyle geldim bu dünyaya. Dolayısıyla bir derdim olmalı benim. Öyle olmalıyım ki Onunla dolmalı hücrelerime kadar, ondan sonra meydana çıkmalıyım. Ki Ondan tecellileri yansıtabileyim hakkıyla. Şuraya vurgu yapmak istiyorum. Halk için sanat, sanat için sanat filan. Veya halk için edebiyat, edebiyat için edebiyat. İki görüşe de karşı çıkmıyorum. Onaylamıyorum da. Girmiyorum o konuya yani. Fakat kendi adıma, ben bu dertle hareket edeceğim diyorum. Yani üçüncü bir seçenek oluyor benimki. Bu da benim yolum. Ben kendimi İslam kimliğimden ayrı düşünemem kısaca. Bir şekilde nüfuz eder bu hayatıma olduğu gibi, eserlerime de. Etsin de zaten.

Üstad Necip Fazıl, "edebiyat edeptir” demiş. Bu görüşe tamamıyla katılıyorum. Sırf edebiyat değil, sanat bütünüyle bir yönüyle edep çizgisinde kalmalıdır. Üstlendiği sorumluluk ve açtığı çığırlar bakımından. Âzam’da bu çığır açma mevzusunun da üzerinde durdum. Çünkü çok önemli. Neticede birçok insanı peşinden sürükleme söz konusu. Bunun için sanatta bir hassasiyet içinde hareket etmeli. Ama sansürden de bahsetmiyorum. Kişi kendini bilirse sansüre de gerek kalmaz zaten diyorum.

Günümüze bakıyorum, bir çaba görüyorum. Farklı olmanın peşine düşmüş insanlar. Özellikle bazı kalemlerimizin bu yola girmesi canımı sıkıyor açıkçası. Doz aşımı oluyor. Yakışmıyor bazı yazarlarımıza, aykırı olacağım derken ipin ucu fena halde kaçabiliyor. Özellikle hemcinslerimin ve dini kimliği şekil itibariyle ön planda olanların "nereden ön plana çıkabilirim, adımı duyurabilirim” yaklaşımıyla perdeleri biraz daha zorlaması hoş olmuyor. Bu onların tercihi olabilir ama benimde görüşüm bu yönde, yapacak bir şey yok! Önce edep diyorum, illa edep diyorum. Edebiyatta da, sanatta da…

Fakat bu demek değil ki, dindar kimliği ön planda olan bir hanım yazar aşkı anlatmasın, sevgiden söz etmesin, şiir yazmasın. Bir de bu var. Meselenin bu yönü. Çünkü bunları bir bayanın ele alıyor olması da bir kesim tarafından tuhaf karşılanabiliyor. Genel manada da neden kadın şairlerin çok az olduğu sorgulanır mesela. Çünkü diyorum ben buna cevap olarak, "çünkü toplum yargılıyor.” "Kime yazdın sen bunları?” noktasında ne kadar modern kafalara sahip olunursa olunsun, yargılamalar söz konusu oluyor. Yok canım daha neler demesin kimse her iddiasına varım psikolojik anlamda temelde bu etken söz konusu. Temelde bu korkuyla yetişiyor kadın. Önce aile, sonra toplum. Kadın şairse, yazacak tabi. İster bugününü anlatacak, ister dününü, isterse olmasını arzu ettiği şeyleri. Özlemini yani. Hemen altta neden aramasına girmek, sanatını hiçe saymak anlamına gelir. Burada da bir ifrat-tefrit konusu. Bir yazar ya da şair illaki yaşadığını anlatmaz ve hatta çoğunlukla bunu yapmaz. Toplumun bir adım önünde olmaya talip birisi olarak, olması gerekenin resmini çizer. Düşten, hayalden bir dünya kurgular. Olması gerekenin ipuçlarını verir. Bu erkek şair ya da yazarlarımız için de böyle.

Şunu ifade etmeye çalışıyorum, aşksa tema, sevgiyse anlatılan, edepsizlik bu değil. Bu ilkel bir düşünce... Benim kastettiğim bu değil. Benim kast ettiğim daha farklı şeyler. Bir kadın bunları elbette anlatacak. Hatta en güzelini anlatmaya talip olacak. Ki şahane bir üslupta anlatan mükemmel kalemlere de sahibiz. Benim kast ettiğim üslup. Edebiyle, adabıyla anlatım yani. Perdelere dikkat ederek, hicap sınırlarını aşmadan, gençlerin okuduğunu da düşünerek hareket etmek. Yine kelimelerde noktalanıyor mesele gördüğünüz gibi. Bir şeyi anlatmanın binlerce yolu varsa, biz en latif, en hoş, en edepli olanını seçmeliyiz. Bunu da şuraya bağlamayalım lakin.

Bunu bir örnekle açıklayayım yine. Kadın başörtülü bir yazarımız. İsim vermeyeceğim. Cinsel bir konuyla ilgili bir yazı kaleme almış. Bende okudum yazıyı. Hiçbir sıkıntı görmedim. Akademik bir dille bazı sorunları incelemeye almış. Ama yazının peşinden bekledim, bakalım ne tür eleştiriler alacak diye. Ki yanılmadım. Hemen gördüm yorumlarda, "nasıl olurda başörtülü bir yazar cinsel konularda yazılar yazar?” Fakat dikkat buyrun, kadın doktor aynı zamanda. O yazmayacakta kim yazacak? Hatta o yazmalı ki meseleler en doğru kanaldan öğrenilsin. Komik. Bu edepsizlik ya da üslupsuzluk değil ki. Elbette ehil olduğu konuda, en doğru bilgilendirmelerle, sosyal bir konudan yola çıkarak bunun cinsel temelini de ortaya koyacak. Üslubu da gayet bilimsel ve edep dairesi içerisindeydi üstelik.

Bunlarda bir sıkıntı yok. Sıkıntı şurada. Aydın, entelektüel olacağım, bir yerden çıkış yapacağım diye, önce dini kimliğini kullanmak, sonrada buradan sağladığın çıkışla, kalemini aynı dinin aleyhinde kullanmak. Çirkinlik, istismar, asıl edepsizlik burada. Yoksa diğerleri çok masum kalıyor bunların yanında. Keşke hep aşk, sevgi dökülse kağıda… Diğerinde çıkar, bir yükselme arzusu var. Ve ister inanın ister inanmayın bazı tabloları gördükçe dilime pelesenk ettiğim bir dua var son zamanlarda: "Allah’ım beni, Senin kanunlarına, Senin hükümlerine kafa tutacak kadar aydın(!) yapma. Hele birilerine yaranmak için, Senin doğrularını esnetmek anlamında, onların karşısında eğip büktürme. Hele de dünya menfaatleri için, şöhret için, para için, bana daha çok aydın(!) desinler diye Sana karşı "edep” sınırları dışında yol aldırma.”

D.T: Ne güzel dediniz.

N.S: Ama pek mi uzattım sanki?

D.T: Sıkıntı yok. Keyifle dinliyoruz. İlave etmek istediğiniz şeyler varsa, lütfen buyurun.

N.S: Pek bir şey kalmadı aslında. Son olarak şunu söyleyeyim. Âzam bir dertle kaleme alındı. Bu dert bugüne de has değildi. Uzun zamandır üzerinde durmak istediğim ve kitap haline getirmek istediğim bir mesele vardı. Bu roman ona da vesile oldu. Tabi bu bir giriş. Allah devamını getirmeyi de nasip etsin. Zira o konudaki araştırmalarımı sürdürüyorum hâlâ. Âzam belki, yüklendiği sorumluluk ve anlattığı konunun derinliği bakımından yeterli değil bu anlamda, fakat burada niyetimizin salihliği ve masumluğu söz konusu. Kitabın önsözünde de bahsettiğim gibi, bu roman, İbrahim’in (a.s) ateşine bir damla su taşıyan minik serçenin samimiyetiyle kaleme alındı. Ortadoğu’da yükselen ve bizi de sarmasından korkulan bir yangına bir damla su olabilme niyetiyle. Allah mahcup etmesin. Rabbim hepimizi hayırda muvaffak kılsın.

D.T: Amin. Başarılar diliyoruz. Daha nice eserlerde bir arada olmayı diliyoruz.

N.S: İnşallah. Çok teşekkür ediyorum. Selam ve dua ile…

Fotoğraflar ve Röportaj: A.N.R / Dünya Times