<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>Minberden Gönüllere</title>
         <link>https://www.dunyatimes.com/minberden-gonullere/</link>
         <description></description><item>
			<title><![CDATA[Bir Misafirhane ve İmtihan Alanı Olarak Dünya Hayatı]]></title>
			<description><![CDATA[İnsanoğlunun yeryüzündeki serüveni, bir muamma gibi başlar ve çoğu zaman dünyevi zevklerin geçiciliğine aldanışla devam eder. Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında dünya, ne mutlak bir amaç ne de mutlak bir terk nesnesidir; o, ancak doğru tanımlandığında anlam kazanan bir "misafirhane" ve bir "imtihan meydanı"dır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İnsanoğlunun yeryüzündeki serüveni, bir muamma gibi başlar ve çoğu zaman dünyevi zevklerin geçiciliğine aldanışla devam eder. Risale-i Nur perspektifinden bakıldığında dünya, ne mutlak bir amaç ne de mutlak bir terk nesnesidir; o, ancak doğru tanımlandığında anlam kazanan bir "misafirhane" ve bir "imtihan meydanı"dır.

Dünyanın Mahiyeti: Fani Bir Misafirhane

Dünya, "Samedani bir kitap" veya "geçici bir ticaretgâh" olarak nitelendirilir. Huruf ve kelimâtı, yani içindeki varlıklar ve olaylar, kendilerine değil, onları yaratan Zât’ın isim ve sıfatlarına işaret ederler. Bu yönüyle dünya, bir ağacın meyvesi gibidir; nasıl ki bir meyveye sadece kabuğu için değil, çekirdeği ve içindeki sanat için değer veriliyorsa, dünyaya da içindeki ilahi nakışlar için bakılmalıdır.

Dünya bir "mezraadır" (tarla). Burada ekilen her amelin hasadı mahşerde alınacaktır. Ancak insan, bu gerçeği sıkça unutarak "hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman safi lezzete" tercih etme gafletine düşer. Oysa dünya, kırılmaya mahkûm şişeler gibidir; ahiretin ebedi elmaslarına kıyasla değeri oldukça düşüktür.

Dünya Sevgisinde Ölçü: Kalben Terk, Kesben Değil

İnsanın dünyayı sevmesi, onu yanlış konumlandırmasından kaynaklanır. Eğer dünya, ahiretin tarlası ve ilahi isimlerin aynası olarak görülürse, bu sevgi bir noksanlık değil, aksine bir kemal vesilesidir. Tehlikeli olan, dünyanın fani lezzetlerini "esas maksat" edinmektir.

Dünyayı kalben terk etmek, onu tamamen terk-i dünya etmek anlamına gelmez. Mesele, onu kalbin merkezine yerleştirmemektir. Nitekim "Dünyayı kesben (çalışarak) değil, kalben terketmek lâzımdır" düsturu, insanın dünya işleriyle meşgul olabileceğini ancak kalbini dünyevi hiçbir şeye bağlamaması gerektiğini ifade eder. Çünkü "Dünya madem fânidir, değmiyor alâka-i kalbe."

Hayatın Değeri ve İmtihan Sırrı

Dünya hayatı, bir "dar-ı hizmettir" (hizmet yeri). Burada asıl olan, ücret almak veya lezzet sürmek değil, sorumlulukları yerine getirmektir. İnsan, kendine verilen cihazları nefsin ve dünyanın hesabına kullandığında, o kıymetli ahlaki değerler israf edilmiş olur. Aksine, "hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız" ölçüsüyle hareket eden kişi, dünyayı bir zindan olmaktan çıkarıp bir cennet bahçesine dönüştürebilir.

 Ebedi Yolculuğa Hazırlık

Dünya hayatı, "geçici bir uykudan" ibarettir. İnsan, "Dünya bir gün bize 'Haydi dışarı!' diyecek" hakikatini göz ardı etmemelidir. Bu nedenle bahtiyar olan odur ki, dünyayı bir askeri misafirhane gibi görüp, vazifesini tamamlayınca izzetle ayrılabilendir. Dinini dünyaya feda etmek yerine, dünyayı din ve ahiret uğruna feda etmeye hazır olmak, ebedi hayatın kazanılması için atılacak en büyük adımdır.

Özetle, insan bu dünyaya sırf dünyalık için gelmemiştir. Dünyanın şaşaasına aldanıp kalbini ona bağlamak, "bir anlık şimşeği, ebedi güneşe tercih etmek" gibi bir divaneliktir.

Akıllı insan, dünya işlerine bakıp ne kazandığına mesrur ne de kaybettiğine mahzun olur; zira bilir ki dünya durmuyor, gitmektedir ve insan da onunla beraber ebedi menzile doğru yol almaktadır.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2026/06/bir-misafirhane-ve-imtihan-alani-olarak-dunya-hayati-9982.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2026/06/bir-misafirhane-ve-imtihan-alani-olarak-dunya-hayati-9982.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2026/06/bir-misafirhane-ve-imtihan-alani-olarak-dunya-hayati-9982-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2026/06/bir-misafirhane-ve-imtihan-alani-olarak-dunya-hayati-9982.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/bir-misafirhane-ve-imtihan-alani-olarak-dunya-hayati/120133/</link>
			<pubDate>Sun, 21 Jun 2026 14:01:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Hadislerle 4 Altın Tavsiye]]></title>
			<description><![CDATA[Resûlullah ﷺ buyurdu ki:

“Kim istiğfara devam ederse Allah ona her darlıktan bir çıkış, her sıkıntıdan bir ferahlık verir ve hiç ummadığı yerden rızıklandırır.”]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[لا تنسَ أربعاً، تُحرم من أربع”
أي أن هناك أربع أمور إذا غفلت عنها تُحرم مقابلها أربع نِعم أو فضائل.

ومن أشهر ما يُذكر في كتب الحكم والمواعظ:
    1.    لا تنسَ الاستغفار تُحرم من الرزق الواسع.
    2.    لا تنسَ الدعاء تُحرم من الإجابة.
    3.    لا تنسَ الشكر تُحرم من الزيادة.
    4.    لا تنسَ الصدقة تُحرم من البركة ودفع البلاء


1. İstiğfar – Rızık

Resûlullah ﷺ buyurdu ki:

“Kim istiğfara devam ederse Allah ona her darlıktan bir çıkış, her sıkıntıdan bir ferahlık verir ve hiç ummadığı yerden rızıklandırır.”
( Ebû Dâvûd – Sahih )
Anlamı: İstiğfarı bırakmak rızkın daralmasına sebep olabilir.

⸻

2. Dua – Kabul

Resûlullah ﷺ buyurdu ki:

“Kul, günah veya akraba ile ilişkiyi kesme duası yapmadıkça duası kabul edilir. Yeter ki acele etmesin.”
Sahabe sordu: “Acele etmek nedir?”
“Dua ettim, dua ettim ama kabul olmadı deyip vazgeçmesidir.”
(Müslim)
Anlamı: Duayı terk etmek ya da acele etmek, kabulden mahrum bırakır.

⸻

3. Şükür – Artış

Kur’ân’da buyrulur:

“Şükrederseniz elbette size artırırım.”
(İbrahim 7)
Peygamber ﷺ buyurdu:
“İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.”
(Tirmizî – Sahih)
Anlamı: Şükrü terk eden, nimetin artışından mahrum kalır.

⸻

4. Sadaka – Bereket

Resûlullah ﷺ buyurdu ki:

“Sadaka malı eksiltmez.”
(Müslim)
Ve buyurdu ki:
“Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin.”
(Hasen – Albânî)
Anlamı: Sadakayı unutmak bereket ve beladan korunma fırsatını kaybettirir.
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2025/09/hadislerle-4-altin-tavsiye-4410.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2025/09/hadislerle-4-altin-tavsiye-4410.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2025/09/hadislerle-4-altin-tavsiye-4410-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2025/09/hadislerle-4-altin-tavsiye-4410.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/hadislerle-4-altin-tavsiye/119797/</link>
			<pubDate>Sun, 28 Sep 2025 15:15:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Peygamberimizin lanetlediği günahlar nelerdir?]]></title>
			<description><![CDATA[İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) dedi ki:

"İğreti saç takan, taktıran; kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran lanetlenmiştir." [Ebû Dâvud, Tereccül 5, (4170).]]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ayet ve hadislerde geçen lanet kelimesi Müslüman olmayanlar için “dünyada iyilik ve hidayetten, ahirette lütuf ve merhametten mahrum bırakma” anlamındadır. (Lisânü’l-ʿArab, “laʿn” md.; Kāmus Tercümesi, IV, 750-752)

Ancak lanet kelimesi müminler için kullanılması durumunda “Allah’ın o kişiyi iyi ve salih kimselerin mertebesinden uzaklaştırması, işlediği günah ölçüsünde cezalandırması” şeklinde mecazi bir mana ifade edeceği belirtilmiştir. (Tehanevi, Keşşaf, 2/1309; Bedreddin el-Aynî, Umdetü’l-kari, 8/417)

İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ribayı (fâizi) yiyene de yedirene de lanet etti." [Müslim, Müsâkât 25, (1579); Ebu Dâvud, Büyû 4, (3333); Tirmizî, Büyû 2, (1206); İbnu Mâce, Ticârât 58, (2277)].

Ebu Davud ve Tirmizî'nin rivayetlerinde şu ziyade vardır: "(Fâiz muâmelesine) şahitlik edenlere de bu muameleyi yazana da..."

"Fitne uyumaktadır, Allah, onu uyandırana lânet etsin."

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

"Allah, bir yumurta çalıp da eli kesilen, bir ip çalıp da eli kesilen hırsıza lanet etsin."

A'meş der ki: "Buradaki yumurtadan maksadın demir topağı olduğu, bazı iplerin de üç ve daha fazla dirhem ettiği kanaatinde idiler." [Buhârî, Hudud 13, 7; Müslim, Hudud 7, (1687); Nesâî, Sârik 1, (7, 65).]

AÇIKLAMA:

Muhtemelen burada Resûlullah (asv) "yumurta" ve "ip"le elin kesilmesine sebep olan asgarî nisâbı kastetmiştir. Yani ip, yumurta gibi kıymetsiz şeyleri çalarak hırsızlığa alışan kimse, bu değersiz şeylerle alıştığı hırsızlık sebebiyle elini kaybedebilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu durumu hatırlatarak daha işin başında, ehemmiyetsiz gibi görünen bu alışkanlıklara düşülmemesini ikaz buyurmaktadır.

Hırsıza Allah'tan lanet edilmeye gelince: Bu, muayyen bir şahıs zikredilerek yapılmış bir lanetleme değildir, mutlaktır. Muayyen bir şahsa lanet tecviz edilmez ise de, bu hadis mutlak şekilde lanet okumanın caiz olacağını göstermektedir. Bazı âlimler, hadd icra edilmezden önce mücrime lanet okumanın caiz olacağını; hadden sonra ise, -hadd işlenen günaha keffaret olacağı için- lanetin caiz olmayacağını söylemiş ise de buna da itiraz edenler olmuştur.

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:

"İğreti saç takana da, taktırana da, bedene dövme yapana da, yaptırana da Allah lânet etsin!" [Buhârî, Libas 86, Tıbb 36; Müslim, Libas 119, (2124); Nesâî, Zinet 25, (8, 148)].

İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) dedi ki:

"İğreti saç takan, taktıran; kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran lanetlenmiştir." [Ebû Dâvud, Tereccül 5, (4170).]

Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hamrla ilgili olarak on kişiye lanet etti:

"(Hammaddesinden şarap yapmak maksadıyla) sıkana ve sıktırana, içene ve sâkilik yapana, (imalathaneden veya depodan, toptancıdan perakendeciye veya müstehlike kadar) taşıyana ve taşıtana, satana ve satın alana, bağışlayana, bunun parasını yiyene." [Tirmizî, Büyû 59, (1295); İbnu Mâce, Eşribe 6, (3381).]

Hufâf İbnu Îmâ el-Gıfârî (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) rükû'ya gitti, sonra başını kaldırdı ve

"Gıfâr kabîlesini Allah mağfiret etsin, Eslem kabîlesine Allah selâmet versin, Useyye Allah'a ve Resûlüne isyan etmiştir. Allah'ım, Benî Lihyân'a lânet et. Ri'l ve Zekvân'a da lanet et." deyip secdeye gitti." [Müslim, Mesâcid 308, (679).]

Bir başka rivâyette şöyle denmiştir:

"Erkek, kadınını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar -bir rivayette yatağa gelinceye kadar- kadına lanet okurlar." [(Buharî, Nikâh 85, Bed'ü'l-Halk 6; Müslim, Nikâh 120-122 (1436); Ebu Dâvud, Nikâh 41, (2141)].

Resûlullah (asm) buyuruyor:

"Kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etti." (Buhârî, Libâs 62)

"Kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti." (Buhari, Libâs 61) 

"Kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti." (Ebû Dâvûd, Libas 28)

Adamın biri Hz. Ali (ra)'a, "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sana tevdi ettiği sır nedir?" diye sormuştu. Hz. Ali (ra) buna öfkelendi ve:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), halka gizlediği hiçbir şeyi bana sır olarak vermedi. Şu kadar var ki, bana dört kelime söyledi!" dedi. Adam:

"Nedir onlar, söyler misin?" deyince, Hz. Ali (ra):

"Allah'tan başkasının adına kesene Allah lanet etsin. Ebeveynine lanet edene Allah lanet etsin. Bid'atçıyı himaye edene Allah lanet etsin. Tarlanın sınır taşlarını değiştirene Allah lanet etsin!" [Müslim, Edahi 43, (1978); Nesâî, Dahaya 34, (7, 232).]

Rezin, İbnu Abbas'tan şu ziyadede bulundu:

"A'mayı yoldan men eden mel'undur. Bir hayvana temasta bulunan mel'undur. Lut kavminin pis işini yapan mel'undur."

Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ribayı yiyeni, yedireni, riba akdini yazanı, sadakaya (zekata) mani olanı, dövme yapanı, dövme yaptıranı -hastalık sebebiyle olan hariç- hulle yapanı, hulle yaptıranı lanetledi." [Nesâî, Zinet 25, (8, 147).]

(Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte) 

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2025/09/peygamberimizin-lanetledigi-gunahlar-nelerdir-2479.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2025/09/peygamberimizin-lanetledigi-gunahlar-nelerdir-2479.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2025/09/peygamberimizin-lanetledigi-gunahlar-nelerdir-2479-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2025/09/peygamberimizin-lanetledigi-gunahlar-nelerdir-2479.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/peygamberimizin-lanetledigi-gunahlar-nelerdir/119796/</link>
			<pubDate>Sun, 28 Sep 2025 15:08:52 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İslam'daki Büyük Günahlar]]></title>
			<description><![CDATA[Müslüman, büyük ve küçük tüm günahlardan uzak durmalıdır. Sadık bir Müslüman, her söz ve eyleme dikkat eder, kendisini Allah'ın cezasına ve gazabına maruz bırakacak her şeyden kaçınır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[

Müslüman, büyük ve küçük tüm günahlardan uzak durmalıdır. Sadık bir Müslüman, her söz ve eyleme dikkat eder, kendisini Allah'ın cezasına ve gazabına maruz bırakacak her şeyden kaçınır.

Büyük günahlar, Allah'ın Kur'an'da ve Resulü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde yasakladığı ve ilk salih Müslüman nesli olan Hz. Peygamber'in ashabının yaptıklarıyla açıkça yasaklanmış olan davranışlardır. Allah Teala şöyle buyurur:

{Eğer yasaklandığınız şeylerin büyük kısmından kaçınırsanız, sizin kötülüklerinizi örteriz ve sizi güzel bir girişle (cennete) koyarız.} (Nisa 4:31)

Bu ayette Yüce Allah, büyük günahlardan kaçınanlara Cennet Bahçesi'ni garantilemiştir. Ve Yüce Allah ayrıca şöyle der,

{Onlar ki, büyük günahlardan ve çirkin davranışlardan kaçınırlar ve öfkelendikleri zaman bağışlarlar.} (Şura 42: 37)

ve {Büyük günahlardan ve çirkin davranışlardan, ancak büyük günahlardan kaçınanlar, şüphesiz ki Rabbin bağışlaması bol olandır} (Necm 53: 32)

Allah Resulü'nün de şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Beş vakit namaz, Cuma’dan Cuma’ya ve Ramazan’dan Ramazan’a, büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde, öncekinden sonra olanların kefaretidir.” (El-Elbani sahihlemiştir)

Bu nedenle Müslümanların kaçınması gereken en büyük kötülüklerin, yani teknik olarak “büyük günahların” (kabair) neler olduğunun tam olarak belirlenmesi çok önemlidir.

Bu konuda alimler arasında bazı görüş ayrılıkları vardır. Bazıları bu büyük günahların yedi olduğunu söyler ve kendi pozisyonlarını desteklemek için şu hadisi aktarırlar:

Şu yedi zararlı şeyden sakının: Allah'a şirk koşmak, sihir, haksız yere Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, yetim malını yemek, faiz yemek, ordu yaklaştığında geri dönmek, mümin, fakat namuslu kadınlara iftira atmak.” ( Buhari ve Müslim)

Abdullah ibn Abbas şöyle demiştir: "Yetmiş kişi, yedi kişiden daha çok onların sayısına yakındır." Gerçekten de doğrudur. Yukarıdaki hadis, büyük günahları sadece içinde zikredilenlerle sınırlamaz. Aksine, büyük günah kategorisine giren günah türlerine işaret eder. Bunlara, hırsızlık, zina veya zina ve cinayet gibi had cezası gerektiren suçlar; Kur'an veya Sünnette ahirette şiddetli bir cezaya çarptırılacağı uyarısı yapılan yasaklanmış eylemler; ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından lanetlenen eylemler dahildir. Bunların hepsi büyük günahlardır.

Elbette, aralarında bir dereceleme vardır, çünkü bazıları diğerlerinden daha ciddidir. Peygamber'in (s.a.v.) bunların arasına şirki (birini veya bir şeyi Allah'a ortak koşmayı) dahil ettiğini görüyoruz ve Kur'an metninden şirk koşan bir kişinin affedilmeyeceğini ve sonsuza dek Cehennemde kalacağını biliyoruz. Yüce Allah şöyle diyor:

{Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanı dilediği kimse için bağışlar.} (Nisa 4:48)

İşte büyük günahlar şunlardır:

1. Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmak

2. Cinayet

3. Büyü yapmak

4. Namazı terk etmek

5. Zekat ödememek

6. Ramazan ayında mazeretsiz oruç tutmamak

7. Hac ibadetini yapabilecek durumda iken yapmamak

8. Ebeveynlere saygısızlık göstermek

9. Akrabalarla ilişkilerin kesilmesi

10. Zina yapmak

11. Livata yapmak

12. Riba (faiz) ticareti

13. Yetimin malını haksız yere yemek

14. Allah veya Resulü hakkında yalan söylemek

15. Savaş alanından kaçmak

16. Yönettiği insanları aldatmak ve onlara karşı adaletsiz davranmak

17. Gururlu ve kibirli olmak

18. Yalan yere tanıklık etmek

19. Alkol içmek

20. Kumar

21. Namuslu kadınlara iftira atmak (zina yapmakla suçlamak)

22. Savaş ganimetlerinden çalmak

23. Çalmak

24. Karayolu soygunu yapmak

25. Yalan yere yemin etmek

26. Zulüm işlemek

27. Haksız kazanç elde etmek.

28. Haram yemek.

29. İntihar etmek

30. Sık sık yalan söylemek

31. Haksız yere hüküm vermek

32. Rüşvet vermek ve almak

33. Karşı cinsi taklit etmek (giyim, davranış vb.)

34. Karısının, kızlarının vb. güzelliklerini erkeklere göstermelerine veya gayri meşru cinsel ilişkilerde bulunmalarına izin vermek

35. Boşanmış bir kadınla, kocasının onu geri dönülmez bir şekilde boşadıktan sonra, onunla tekrar evlenmesini helal kılmak için evlenmek.

36. İdrar veya dışkının kendisini veya elbiselerini kirletmesini önlememek.

37. Gösteriş

38. Dünya için din bilgisi öğrenmek ve bu bilgiyi insanlara öğretmemek.

39. Bir emanete ihanet etmek

40. İyilikleri anlatmak

41. Allah'ın kaderini inkar etmek

42. İnsanların özel konuşmalarını dinlemek

43. Dedikodu yapmak

44. Küfür

45. Sözleşmeleri bozmak

46. ​​Falcılara inanmak

47. Kocasına karşı kötü davranmak

48. Heykel yapmak

49. Bir sıkıntı düştüğünde ağıt yakmak, feryat etmek, elbiseyi yırtmak ve benzeri şeyler yapmak.

50. Başkalarına kötü davranmak

51. Karısına, hizmetçiye, zayıflara ve hayvanlara kötü davranmak.

52. Komşusunu gücendirmek

53. Müslümanlara hakaret ve kötü muamelede bulunmak

54. İnsanları rencide etmek ve onlara karşı kibirli bir tavır takınmak

55. Kibirle elbisesini sürüklemek

56. İpek ve altın takmak (sadece erkekler için)

57. Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvanı kesmek

58. Biyolojik babasından başka bir adama bilerek babalığını atfetmek

59. Şiddetli bir şekilde tartışmak ve çekişmek

60. Fazla suyu tutmak

61. Ölçü veya tartıyı eksik yapmak

62. Allah'ın planından emin olmak

63. Dindar insanları rencide etmek

64. Cemaatle namaz kılmamak, mazeretsiz tek başına namaz kılmak.

65. Herhangi bir mazeret olmaksızın sürekli olarak Cuma namazını kaçırmak

66. Mirasçının haklarının başkalarına vasiyet yoluyla gasp edilmesi

67. Aldatmak ve kötülük planlamak

68. Müslümanların çıkarlarına aykırı olarak Müslümanların düşmanına casusluk yapmak.

69. Peygamber'in sahabelerinden herhangi birine küfür veya hakaret etmek.
 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2024/07/islam-daki-buyuk-gunahlar-8107.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2024/07/islam-daki-buyuk-gunahlar-8107.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2024/07/islam-daki-buyuk-gunahlar-8107-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/2024/07/islam-daki-buyuk-gunahlar-8107.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/islam-daki-buyuk-gunahlar/119572/</link>
			<pubDate>Sat, 27 Jul 2024 19:54:53 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Netanyahu: Abbas koşulsuz görüşmeye hazırsa, ben her zaman hazırım]]></title>
			<description><![CDATA[İsrail Başbakanı Netanyahu, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile hiçbir ön koşul ileri sürmeden herhangi bir zaman ve mekanda görüşmeye hazır olduğunu bildirdi.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile hiçbir ön koşul ileri sürmeden herhangi bir zaman ve mekanda görüşmeye hazır olduğunu bildirdi.

		
Netanyahu'nun basın ofisi tarafından yapılan yazılı açıklamada, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun Hollanda Başbakanı Mark Rutte ile Lahey'de bir araya geldiği belirtildi.

		
Görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında Netanyahu, "Yüzlerce kez söyledim ve burada yine tekrarlıyorum. Görüşmenin nerede yapılacağını önemsemiyorum, ister Hollanda, ister Moskova veya herhangi bir yerde olsun. Bunu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e de Putin'in Ortadoğu Özel Temsilcisi Mikhail Bogdanov'a da söyledim." dedi.

		
Netanyahu, "Esas soru Abbas hiçbir ön koşul ileri sürmeden benimle görüşmeye hazır mı? Filistinli sözcülerden dün görüşmeye hazır oldukları ancak tutukluların serbest bırakılması gibi şartlar belirledikleri yönünde çelişkili rivayetler duyduk. Eğer Abbas doğrudan müzakereler için ön koşul ileri sürmeden görüşmeye hazırsa, ben her zaman görüşmeye hazırım." ifadelerini kullandı.

		
Gazze'ye su ve enerji ulaşımı
İsrail devlet radyosunun haberine göre, Netanyahu, ülkesinin Gazze'ye su ve enerji ulaşımını iyileştirme kararı aldığını, bu kapsamda doğalgaz boru hattı yapılacağını kaydetti.

		
Söz konusu boru hattı projesine ilişkin detay vermeyen Netanyahu, projenin hayata geçirilmesi için Hollanda'nın katkı sunmayı kabul ettiğini vurguladı.

		
Netanyahu'nun dün, Bogdanov'la Batı Kudüs'te yaptığı görüşmede, Abbas ile hiçbir ön koşul ileri sürmeden görüşmeye hazır olduğu ve halihazırdaki teklifi değerlendirdiği belirtilmişti.

		
Abbas ise Netanyahu ile Rusya'nın başkenti Moskova'da bir araya gelinmesi için Rusya'nın yaptığı öneriyi kabul ettiğini açıklamıştı.

		
İsrail-Filistin görüşmeleri, İsrail'in yerleşim birimi inşaatlarına devam etmesi ve tutukluların serbest bırakılmasını kabul etmemesi nedeniyle 2014'te durmuştu.

	

	

	
AA]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_96A056-340064-D187C5-FE9531-EFD57E-7AA37D.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_96A056-340064-D187C5-FE9531-EFD57E-7AA37D.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_96A056-340064-D187C5-FE9531-EFD57E-7AA37D.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_96A056-340064-D187C5-FE9531-EFD57E-7AA37D.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/netanyahu-abbas-kosulsuz-gorusmeye-hazirsa-ben-her-zaman-hazirim/118007/</link>
			<pubDate>Wed, 07 Sep 2016 15:55:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Cübbeli Ahmet: Sevgililer günü zinakarlar günüdür]]></title>
			<description><![CDATA[Hiç İslam'da "Şunların günü" diye bir gün olabilir mi?! "Yetimler günü" diye bir gün olabilir mi? Bu "Bir gün onları hatırlayın, diğer günler sallayın" demektir. İslam "Her gün, her saat herkese hakkını ver" diyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[


	Sevgililer günü nereden başlamış? Ona göre bir şey anlatalım ki ayet ve hadislerde hükmü nedir bakalım. Roma İmparatorluğu zamanına uzanıyor. Uzanmasa şaşardım zaten. Eski Roma’da 14 Şubat bütün Roma halkı için çok önemliymiş. Roma’nın tanrı ve tanrıçalarının… Erkek tanrı yetmedi karıdan da tanrı var. Yaptığın işin nereye gittiğini bilmiyorsun. Tanrılara, tanrıçalara saygı günü falan, şirk bunlar.
	
		
	&nbsp;
	"Bunun benimle ne alakası var hocam. Ben karımı tatile götüreceğim” dersiniz şimdi. Karını tatile götür de 364 gün bitti de bugün mü kaldı tatil için?! Niye benziyorsun sen?! Biz sana hindi yeme demedik ki. "Noel gecesi hindi yeme, bir gün evvel ye” dedik. Ama o gece yersen hindiyi, yedin naneyi. Bu da aynı. Senin ne işin var sevgililer gününde tatile gitmekle?!
	
		
	&nbsp;
	Zaten laf kötü. Nikâhsız ilişkileri çağrıştıran bir laf.
	
		
	&nbsp;
	HİNDİ GİBİ DÜŞÜNME
	
		
	&nbsp;
	Tamamen haram. Arada nikâh olmayan bir kadın ile erkeğin birbirine hediye göndermesi, konuşması, kafede buluşması caiz değil. Ancak evlenilecek olur da aileler arasında falan görüşülür. Şeriat elbiseleri giyinmiş vaziyette görmek falan var. Evlilikle ilgili kitaplarımızda yazdık. Ama dini nikâhı yokken samimi olmalar falan caiz değil. "Kafede görüşüyoruz ama halvet olmuyor başkaları da olduğu için” derler. Tamam, halvet olmuyor. Halvet olsa tam haram.
	&nbsp;
	"Yarın bir gün evlilik düşünüyorum ben bununla” derler. Tamam, evlilik düşünüyorsun da hindi gibi düşünme kaç sene boyunca.
	
		
	&nbsp;
	CİDDİYET GİDER
	
		
	&nbsp;
	Bakarsın, görürsün evlenirsen evlenirsin. Kızla evleneceğim diye 5 sene boyunca kafeye mi gidilir?! Deli misin nesin sen? Bakıyorsun, şehvetleniyorsun doğal olarak. Karşındaki normal biri değil ki. Evlilik düşündüğüne göre cinsel manada bir temayül var. Kafede oturup sürekli suratına bakılır mı?! Tamam, kaşını, gözünü görmek caiz. Kaç defa bakacaksın?! Her gün değişmiyor ya bu! Yani işi de rayından çıkarttılar. "Ben nasıl olsa evleneceğim” diyerek kaç sene görüşmek olmaz. Ciddiyeti, her şeyi gider. Zaten o bakımdan sevgililik diye bir şey İslam’da yoktur.
	
		
	&nbsp;
	Eşinse tamam. Habib kelimesi Arapça’da sevgilim manasındadır. Sahabe bunu Rasûlüllâh (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem)e söylüyordu.
	
		
	&nbsp;
	BENZEMEK YASAK
	
		
	&nbsp;
	Dostum, sevdiğim zat manalarında olur. Hanımınsa da aranızda bu ifadeler kullanılabilir. Ama şu an örfte "Sevgilim” dediğin zaman hiç kimse "Karım” manasında anlamıyor. Onun için bu laflardan sakınmak lazım. Mesela sen birinin yanında telefon edersin "Nasılsın sevgilim?” dersin. Karına da "Sevgilim” desen yanındaki adam "Bu başka işler karıştırıyor” der. Yani milleti de günaha sokmaya lüzum yok. Örfe göre sevgili lafı şu an eş için kullanılmıyor.
	
		
	&nbsp;
	Nikâhsız da kullanılıyor. Dolayısıyla haramdır nikâhsız sevgililik. Sevgilim demek haramdır demiyoruz ama fitneye sebep olabiliyor.
	
		
	&nbsp;
	Hediye aldığın, tatile çıktığın, kafede oturup konuştuğun senin karın değilse tamamen haram var bu işte. "Peki, ben hanımıma bu günde hediye alacağım veya tatile, yemeğe götüreceğim. Bunda ne var?” diyorsan bu da caiz değil. 14 Şubat’ta olmasından dolayı caiz diyemeyiz. Çünkü burada teşebbüh yani benzemek var. Benzemek bize yasak edilmiş.
	
		
	&nbsp;
	ATEŞ SİZE DOKUNACAK
	
		
	&nbsp;
	Bu Hristiyanlardan geldi bize. İslam âleminde bu konuşulalı çok sene olmadı. 100 sene evvel böyle bir konu bile belki de yoktur. Eski zamanlarda duymuyorduk biz bunu. Sonradan yoğunlaşmaya başladı bu günün kutlanması. Hristiyanlardan geldiği açık. Günün tanrıçalardan, papazlardan belirlendiği açık. Adlarının papazlarla anılmasını isteyen o zaman ki gençlerin kurdukları bir yapı. Bizim ne işimiz var bunlarla?! "O şirk koşanlara azıcık dahi meyletmeyin” (Hûd Sûresi:113) buyruluyor. Yani şekil, gün, gece, moda hepsi giriyor buna. Ne olur sonra? "Onları yakan ateş size de dokunacak.” Siz kâfir değilsiniz ama onlara ebedi yanacak, size de dokunacak. "Sizin Allah’tan gayrı dostunuz olamaz.” Ne işiniz var Yahudi ve Hristiyanların dostluğuyla?!
	
		
	&nbsp;
	&nbsp;
	&nbsp;
	Sevgililer günü diye bir şey çıkartmışlar. Kim çıkarttı bunu? Papaz Valentine diye biri. Bizim Müslümanlar da birbirine hediye almaya başlamış. Bu papazın çıkarttığı gün, aynı yılbaşı gibi sapık bir gündür. Anneler günü de, babalar günü de böyledir.
	
		
	&nbsp;
	MEMLEKETTE MiSYONERLER CiRiT ATIYOR
	
		
	&nbsp;
	Bizim Müslüman üreticiler de "Sevgililer günü münasebetiyle büyük bir alışveriş patlaması yaşanıyor. Ben de buna reklam ile falan da katılayım da çorbadan payımı alayım” diyor. Bir tutam sakalı var, "Sevgililer Günü” lafını da yakıştıramıyor kendine. O da bu sefer "Sevenler Günü olsun” diyor.
	
		
	&nbsp;
	ZEMİN KAYIYOR
	
		
	&nbsp;
	Tamam, sevenler günü olsun da yarın olsun bu yahu. Bu hindiyi sen yılbaşı gecesi yeme, iki gün sonra ye. Bu naneyi niye yiyorsun ya?! Bakın ayarımız kaçar kendimizi bir daha toparlayamayız. Kültür yavaş yavaş kaydı gitti. Zemin kayıyor altımızdan. Memlekette papazlar cirit atıyor yahu. Misyonerler cirit atıyor. Milleti Hristiyan edecekler.
	
		
	&nbsp;
	PATENTiNE BAKACAKSIN
	
		
	&nbsp;
	Bizim kültürümüz dinden alınma kültürdür. Bu kültür uygundur. Dinden alınan örf ve adetler uygundur. Bu sevgililer günü örf, adet olsa, 50-100 sene gitse gelenek haline gelse uygun olur mu? Olmaz! Çünkü bu günü ortaya çıkaran papazdır. İslam’da böyle bir gün, saat yoktur. Aşure günü vardır.
	
		
	&nbsp;
	Çünkü Nuh (Aleyhisselâm)dan geliyor. Rasûlüllâh (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bile oruç tutmayı emrettiği bir gündür. Bu örf bizde vardır.
	&nbsp;
	Nereden geldiğine, kaynağına, patentine bakacaksın. "Papaz mı, haham mı çıkartmış beni alakadar etmez.
	&nbsp;
	Ben işin güzel tarafına bakarım” diyorsan İslam’da böyle bir zihniyet yoktur.
	&nbsp;
	Çünkü o güzel tarafın arkasını kazıdığın zaman altında gâvurluk yatıyor.
	&nbsp;
	Seni yavaş yavaş hepten dinden çıkaracak.
	
		
	&nbsp;
	Hadis-i şerifte "İnsanlar da hayvanlar gibi yollarda sevişmedikçe kıyamet kopmayacak” buyruluyor. Hakikaten yollarda birbirine sarılanlar, dolananlar, öpüşenler, parklarda yatanlar kalkanlar… Bu şekilde bir hal başladı ve giderek artıyor. Normalleşiyor.
	
		
	&nbsp;
	HAYRINI GÖR
	
		
	&nbsp;
	Sevgililer gününün karşılığı zinakarlar günüdür. Açılımı budur. Çünkü bunlar nikâhsızlara sevgili diyorlar. "Zaten evlendiğin anda sevgi biter” diyorlar. 10 sene flört ediyorlar da evlendikten 2 ay sonra niye boşanıyorlar?
	
		
	&nbsp;
	Çünkü onlar evlenmeden her şeyi yapıyor, evlendikten sonra bir şey kalmıyor. Ama adam görücü usulüyle evlenince, evlendikten sonra peçeyi açıyor, Bismillah diyor.
	
		
	&nbsp;
	BUNLARA UYULUR MU?
	
		
	&nbsp;
	Ondan sonra ölünceye kadar hayrını görüyor. İslam böyledir. Ama bu gâvurların düzeni nikâhsız muameleleri meşrulaştırmak üzeredir. Şimdi bunlara uyulur mu?!
		
	]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_4E470A-371954-C0E56B-858B3D-2C1DFC-C20177.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_4E470A-371954-C0E56B-858B3D-2C1DFC-C20177.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_4E470A-371954-C0E56B-858B3D-2C1DFC-C20177.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_4E470A-371954-C0E56B-858B3D-2C1DFC-C20177.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/cubbeli-ahmet-sevgililer-gunu-zinakarlar-gunudur/110129/</link>
			<pubDate>Mon, 16 Feb 2015 00:25:58 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Meleklerin pervane olduğu insanlar]]></title>
			<description><![CDATA[Kişinin amelinin keyfiyet ve durumuna göre meleklerin tahşidatı artar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Kişinin amelinin keyfiyet ve durumuna göre meleklerin tahşidatı artar. Bu hususa işaret eden pek çok hadis-i şerif vardır. Bu hadislerde özetle şöyle denilmektedir: "Namazda ilk safta duranların, saflarını sık ve düzgün tutanların ve namazdan sonra tesbihatlarını huşû içinde Allah'a takdim edenlerin, seherlerde kalkıp Allah karşısında el pençe divan duranların etrafında melekler pervaz ederler." Seherler ki, o vakitlerde Cenab-ı Hakk, rahmetiyle dünya semasına nüzul buyurur. "Yok mu tevbe eden tevbesini kabul edeyim?" (Buhari, Tevhid, 35) diyerek rahmetinin enginliğini vicdanlara duyurur.

		
Âlem gaflet içinde ve döşek üzerinde geceyi ve ömrünü tüketirken, sen değişik ağırlıkların altından sıyrılarak, her şeyin üstesinden gelmeye çalış ve her zaman Rabb'inin karşısında el pençe divan dur. Kur'an, "Yanlarını yataklardan uzaklaştırır, korkarak ve umarak Rabbilerine dua ederler.." (Secde, 32/16) diyor ve teheccüd namazı kılanları tebrik ve tebcil ediyor.

		
Berzah azabından kurtuluş

		
Kat'iyyen bil ki, berzah azabından kurtulmanın bir tek yolu vardır; o da geceyi ihya etmektir. Şayet ölüm ötesi hayatına nur saçmak, ayağın herhangi bir yere takılmadan, kösteklenmeden dümdüz sırat-ı müstakim erbabı olarak burada ve ötede yürümek istiyorsan, gecenin kara zülüfleri üzerine nurlar saçarak hiç olmazsa iki rekât namaz kılmalısın.

		
Teheccüd vakti, meleklerin nüzul ettiği an olması itibarıyla çok önemlidir. Teheccüd kılan insanın arkasında melekler saf saf olur durur ve onun rikkat kazanmış his dünyasına ilham esintileri üflerler.

		
İnsan, her anını nurlu yaşamaya alışmalıdır. Nurlu anlar, insanların meleklerle, ruhânilerle sarmaş-dolaş olduğu anlar ve zamanlardır. Böyle anlarda, insanın sağına-soluna bölük bölük melek ve rûhânîler iner ve onu çepeçevre kuşatırlar. Hatta o insan basacak yer bulamaz: Adımını nereye ve hangi noktaya atsa mutlaka bir melek kanadı ona eşlik eder.

		
Nifaklarından endişe duyarak Allah Resûlü'nün yanına gelen iki şanlı sahabiye Efendimiz'in söyledikleri, bu hakikate parmak basması bakımından oldukça önemlidir. Vak'a şöyle cereyan eder:

		
Hz. Ebu Bekir, Hz. Hanzala'nın hıçkıra hıçkıra ağladığını görür. Ona niçin ağladığını sorar. Aldığı cevap onu da ağlatır. Zira Hz. Hanzala, özet olarak şöyle demektedir: "Yâ Eba Bekir, Hanzala münafık oldu. Zira ben, Resûl-i Ekrem'in yanında bulunduğum andaki hali, evime döndüğümde bulamıyorum. Allah Resûlü'nün huzurunda bütünüyle iman kesiliyor, ayrılınca ise o hali kaybediyorum. Bana, bu bir nifak alameti gibi geliyor. Ve onun için de ağlıyorum."

		
Hz. Ebu Bekir bunları duyunca o da ağlamaya başlar. "Vallahi" der, 'aynı hal bende de var.' Beraberce Allah Resulü'ne giderler. Her ikisi de ağlamaktadır. Efendimiz onlara niçin ağladıklarını sorar. Onlar da durumu olduğu gibi Allah Resulü'ne aktarırlar. Bunun üzerine Efendimiz, mealen onlara şu cevabı verir: "Eğer her zaman benim yanımda bulunduğunuz hali muhafaza etseydiniz, Allah'a yemin ederim, melekler gelir sizinle musafaha ederlerdi. Siz çarşıda-pazarda hep onlarla içli-dışlı olurdunuz. Ama Yâ Hanzala! Bu işin esası şudur: Bir müddet Rabbe kulluk, bir müddet de dünya için çalışma.. ve dünya için çalışırken de Rabb'i unutmama..' (Müslim, Tevbe 12,13) İşte bütün mesele burada. Huzurda, Rabb'e kulluğun hakkını verme.. çarşıda-pazarda ve evde de onlara ait hakları gözetme.. Hiçbir zaman istikameti terk etmeme ve daima Cenab-ı Hakk'ın murakabesi altında bulunduğu şuuruyla hareket etmeye çalışma.

		
Böyle davranılırsa kalb, rikkat ve inceliğini korur. Kalb, rikkatini muhafaza ettiği sürece de, melekler gelir, o insana musafaha etmeye durur. Ne var ki, kalbe rikkat kazandırma ve bu rikkati koruma da ancak geceleri ihya ile olur. Gecelerini ihya edemeyenlerin kalb rikkatini muhafaza etmeleri çok zordur.

		
İlim yolcusunun talihi

		
Meleklerle insanlar arasındaki irtibatı anlatan hadislerden biri de şudur: "Kim ilim yoluna sülûk ederse, Allah ona Cennet'e giden yolu kolaylaştırır. Melekler işittikleri şeylerden hoşnut oldukları için kanatlarını ilim talibinin ayakları altına sererler." (Tirmizi, İlim 19)

		
Nasıl olur bu? Melekler, ilim yolcularının gelip geçecekleri yollara nasıl kanatlarını sererler? Keyfiyeti bizce meçhul, fakat bilinen bir gerçek var ki o da, sayıları çok az olan bu seçkinler, meleklerce koruma altındadırlar. Çünkü onlar nebîlerin vârisleridir. 'Allah seni koruyacaktır' hakikati onlar hakkında da böyle tecellî etmektedir. Allah ve Resûlü, onlardan hoşnut ve razıdır. Böyle olunca da melekler onlardan hoşnut ve razı olmak durumundadır. Bu durum melekler için ayrı bir haz ve ruhani bir zevk kaynağıdır.

		
Meleklerin insanlara olan bu ta'zimi, sırf Allah içindir. Bu sebeple de onlar yaptıkları bu hizmeti döndüklerinde, Rabbilerine bir armağan, bir hediye gibi takdim ederler. Melekleri, ilim ehline hizmet etmeye sevk eden sırra gelince: Meleklerde sonsuz denecek ölçüde bir ilim ve irfan aşkı vardır. Allah'ı bilmek, O'nu tanımak ve O'nun marifetine ermek, meleklerin yaradılış gayesi ve biricik hedefleridir. Buna vesile oldukları için de onlar, ilim erbabına hep hizmet etmek isterler.

		
Teheccüd namazı kılan insanın arkasında melekler saf saf olur durur ve onun rikkat kazanmış his dünyasına ilham esintileri üflerler.
Kalbe rikkat kazandırma ancak geceleri ihya ile olur. Gecelerini ihya edemeyenlerin kalb rikkatini muhafaza etmeleri çok zordur.
İlim öğrenme yoluna girene Allah, Cennet'e giden yolu kolaylaştırır. Melekler de kanatlarını ilim talibinin ayakları altına sererler.
İbretli bir rüya
Abdullah b. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Herkes gelir Allah Resûlü'ne rüyasını anlatır, O (sallallahu aleyhi vesellem) da tabir buyururdu. Ben de hep, 'keşke bir rüya da ben görsem de gelip Allah Resûlü'ne anlatsam' diye içimden geçirirdim.

		
Bir gün bir rüya gördüm. Tanımadığım bazı kişiler beni ellerimden tutup zorla bir istikamete doğru sürüklüyorlardı. Beni bu halde sürükleye sürükleye derince bir çukurun yanına kadar getirdiler. Çukur alev alev kaynıyordu. Bana buranın Cehennem olduğunu söylediler. Onlar beni orada tutuyorlardı. Ben de kan revan içinde tir tir titriyordum ki 'Buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur' dediler."

		
(Evet, bu rüyayı gören Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tı. Bu, her yönüyle babasıyla atbaşı giden nadide bir insandı.. Düşünün ki, babasından sonra onu, hem de o günün insanları, başlarında halife görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer, bizzat buna mani olup 'Bir evden bir kurban yeter' demeseydi, belki de ümmet onu halife seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde bir insandı... İşte bu rüyayı o görüyordu.) Sonra sözlerine şöyle devam etti: "Ben gördüğüm bu rüyayı ablam Hafsa'ya anlattım. O da Efendimiz'e intikal ettirmiş. Allah Resûlü rüyayı dinledikten sonra şöyle buyurmuşlar: 'İbn-i Ömer ne güzel insandır. Keşke bir de teheccüd kılsaydı!" (Buhari, Teheccüd, 2)

		
Zira Cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen, berzah azabına ait bir tablodur. O tablo ile gösterilen belaya maruz kalmamanın tek yolu ise gecenin teheccüdle aydınlatılmasıdır. İbn-i Ömer diyor ki: "Ben Allah Resûlü'nden bunu duyduktan sonra artık bir defa bile teheccüdü terk etmedim."

		
Aynı hassasiyet ifadesini Hz. Ali'den de duyuyoruz. O, şöyle buyuruyor: "Ben Resûl-i Ekrem'den önemli bir dua ile alakalı fermanı duyduktan sonra onu okumayı hiç mi hiç bırakmadım. Bunu duyan yardımcısı soruyor: 'Sıffîn gecesinde de mi?' Hz. Ali cevap veriyor: Evet, o gece de terk etmedim."

		
Mevlânâ İkbal şöyle diyor: "Allah'a hamd ederim ki onbeş-yirmi sene İngiltere'nin o loş, karanlık, isli ve pis havası altında kalmama rağmen bir tek gece bile teheccüdümü terk etmedim."

		
Fethullah Gülen
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_AF2EC7-A6B946-84E26C-8B0948-8FAD99-DFC3FB.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_AF2EC7-A6B946-84E26C-8B0948-8FAD99-DFC3FB.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_AF2EC7-A6B946-84E26C-8B0948-8FAD99-DFC3FB.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_AF2EC7-A6B946-84E26C-8B0948-8FAD99-DFC3FB.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Meleklerin-pervane-oldugu-insanlar/70681/</link>
			<pubDate>Fri, 07 Dec 2012 16:04:30 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İman ve ilim abidesi: Hz. Ömer (r.a)]]></title>
			<description><![CDATA[Hz. Ömer (radıyallâhu anh) halifeydi ve hayatı boyunca Allah Resûlü'nün nice iltifatlarına mazhar olmuştu. 'Hak ile bâtılı birbirinden ayıran' manasına 'Faruk' ismi de ona bizzat Allah Resûlü tarafından verilmişti. Ayrıca İki Cihan Serveri onun için, "Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu." demişti.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Hz. Ömer (radıyallâhu anh) halifeydi ve hayatı boyunca Allah Resûlü’nün nice iltifatlarına mazhar olmuştu. ‘Hak ile bâtılı birbirinden ayıran’ manasına ‘Faruk’ ismi de ona bizzat Allah Resûlü tarafından verilmişti. Ayrıca İki Cihan Serveri onun için, "Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu.” demişti.

		
O da, iman ve ilimde nurdan bir âbide gibiydi. Aynı zamanda daha dünyada iken Cennet’le müjdelenenlerdendi. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) berzahî tablolarda gördüklerini böyle tevil etmiş ve "Bana rüyamda bir bardak süt ikram edildi. İçtim ve onu iliklerime kadar hissettim. Gerisini de Ömer’e verdim.” demişti. Sahabe tevilini sorunca da "O, ilimdir.” buyurmuşlardı.

		
Bir defasında da, "İnsanlar bana arz olundu. Hepsinin üzerinde elbiseler vardı. Kiminin elbisesi göbeğinde, kimisininki de dizlerindeydi. Ömer de arz olundu. Onun elbisesi başından aşkındı.” dedi. Sahabe tevilini sorunca, Allah Resûlü, "O, imandır.” cevabını verdi.

		
Ancak bütün bunlar, Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) kendisini insanlardan bir insan görmesi ve ahiret endişesiyle iki büklüm olmaması için yeterli değildi. Zira onun müsavat anlayışı tam bir takva esasına dayanıyordu.

		
Vasiyet zamanı

		
Hz. Ömer (radıyallâhu anh) mescidde hançerlenince alıp evine götürdüler. Herkes başucundaydı ve hıçkırıklar boğazlarında düğümlenip kalmıştı. Doktorun, "Yâ Ömer! Vasiyetini yap!” dediği duyulunca bir anda içeride bir feryâd ü figan koptu.
Ömer (radıyallâhu anh), İbn Abbas’a, "Bakın bakalım, beni vuran kimdir?” diye sordu. Gelen habere göre, onu Muğîre b. Şu’be’nin kölesi İranlı Firuz vurmuştu. Ömer (radıyallâhu anh) bunu öğrenince, "Allah’a hamd olsun ki, benim kanımla bir Müslüman elini kirletmedi.” dedi.

		
Bir ara dalmıştı. Başucunda duran oğlu Abdullah, gözlerini babasından bir an bile ayırmıyordu. Hz. Ömer’de bir düşünce, hem de yüreğini dağlayan bir düşünce vardı. Gözlerini açarak ümitsiz bir ifadeyle, "Oğlum! Git, Hz. Âişe’ye benden selâm söyle. Fakat sakın, ‘Emirü’l-Mü’minînin selâmı var.’ deme. Zira şu anda ben Mü’minlerin Emiri değilim. De ki, ‘Ömer senden, iki arkadaşıyla (Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir) beraber yatmasına müsaade istiyor.’”

		
İbn Ömer, babasının emrini yerine getirmiş ve Hz. Âişe’nin evine gitmiş ve onu bir köşede oturmuş ağlıyor bulmuş. Ona babasının arzusunu söyleyince, Hz. Âişe Validemiz, "Vallahi, orayı ben kendim için düşünmüştüm ama Ömer’i nefsime tercih ederim!” deyivermişti...

		
İbn Ömer (radıyallâhu anh) bu müjdeli haberle dönüp babasını müjdeleyince, Ömer anında rahatlamış ve dudaklarından şu cümle dökülmüştü: "Vallahi, işte benim arzum buydu!”

		
O, bu esnada çok kere gözünü açamayacak kadar halsizleşiyordu ve başındakiler ne yemek ne de su teklifiyle onu uyandıramıyorlardı, ama "Ömer, namaz vakti geçiyor!” dendiğinde o (radıyallâhu anh) birden fırlıyor ve "Namaz! Namazsız adamın İslâm’dan nasibi yoktur.” diyor ve namazını eda edip tekrar uzanıyordu.

		
İbn Abbas anlatıyor: O günlerde Ömer’i mükedder ve mahzun görünce, "Yâ Ömer!” dedim, "Senin İslâm’ın tam nusret, hilâfetin de fetihtir. Vallahi, senin imametin zamanında yeryüzü adaletle doldu. İki davalı sana gelse, neticede mesele senin sözlerinle nihayet bulurdu.”

		
Ben bunları söyleyince, Ömer, "Beni oturtun!” dedi. Oturdu ve "Ey Abbas’ın oğlu! Biraz evvel söylediklerini bir daha tekrar et.” dedi. Ben de aynı şeyleri tekrar ettim. Bunun üzerine Ömer, sordu: "Bütün bu dediklerini kıyamet günü, mahşer meydanında ve Allah karşısında da tekrar edecek misin?” Ben, "Evet!” deyince, Ömer âdeta sevincinden uçacak hâle gelmişti.

		
Kapıda hıçkırıklarını tutamayıp ağlayan Ka’b b. Mâlik, "Eğer Mü’minlerin Emiri istese Allah ondan emanetini almaz.” diyordu. Ömer bunu işitince, "Allah’ım, emanetini al!” diye dua etmişti.

		
Hicret’in 23. yılında 26 Zilhicce Çarşamba günü yaralanmış ve dört gün kadar hasta yattıktan sonra, 1 Muharrem Pazar günü gözlerini bu fâni dünyaya kapayıp ebediyet iklimine ve hasretini çektiği âleme göç etmişti. Vefat ettiği gün Hicret’in 24. senesiydi ve o 63 yaşında bulunuyordu…

		
Yıkanıp kefenlendi. Namazını Suheyb b. Sinan kıldırdı. Daha evvel müsaadesi alınan yere defnedildi. Böylece, başı Allah Resûlü’nün etekleri hizasında olmak üzere ebedî istirahatgâhına tevdi edilmişti.

		
Etrafta ölüm haberi duyulunca, titreyen dudaklardan ürperti hâlinde şu kelimeler dökülüyordu: "Ömer, İslâm’ın kalesiydi ve şimdi o kale yıkıldı!”

		
Hesaptan şimdi kurtuldum!

		
İbn Abbas anlatıyor: Ömer’i rüyamda görebilmek için tam bir sene dua ettim. Neticede bir gün onu rüyamda gördüm. Alnındaki terleri siliyordu. Sordum: "Ne ile karşılaştın?” Cevap verdi: "Hesaptan şimdi kurtuldum. Eğer Rabb’imi Raûf ve Rahîm bulmasaydım, ben bugün mahvolmuştum.”

		
Oysaki o bir sahabiydi ve her sahabi İlâhî imtiyazla serfirazdı. Evet, onlar gökteki yıldızlar gibiydi. Hele Ömer, hele Ömer... Ama onlardan hiçbiri kendilerine ezel canibinden verilen bu pâyeyi bir üstünlük vasıtası olarak görmüyorlardı. Evet, "Biz sahabeyiz, dolayısıyla diğer insanlardan üstünüz.” iddiasında bulunan bir tek sahabi yoktur. Aksine onlar kendilerini hep insanların en mücrimi saymışlardır. Dünya adına gördükleri nimetlere sevinmemiş, aksine ağlamışlardır.

		
Hz. Ömer (radıyallâhu anh), ölüm anında "Namaz vakti geçiyor!” dendiğinde birden fırlıyor ve "Namazsız adamın İslâm’dan nasibi yoktur.” diyerek namazını kılıyordu.
Etrafta ölüm haberi duyulunca, titreyen dudaklardan ürperti hâlinde şu kelimeler dökülüyordu: "Ömer, İslâm’ın kalesiydi ve şimdi o kale yıkıldı!”
Kendisini bir sene sonra rüyasında gören İbn Abbas’a şöyle diyordu: "Hesaptan şimdi kurtuldum. Rabb’imin rahmeti olmasaydı ben mahvolmuştum.”
Örnek hayatlar
Niçin ağladığı sorulunca da durumunu şöyle anlatırdı: "Mus’ab Müslüman olduğunda Mekke’nin en yakışıklı genciydi. O, sokaktan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşür, onu seyrederlerdi. Mekke içinde Mus’ab kadar güzel giyinen ve güzel kokular sürünen yoktu. Hâlbuki Uhud’da şehit düştüğünde ona kefen bezi bulunamamıştı. Başını bir parça bezle örtmüş, ayaklarına da izhir otu koymuş ve Mus’ab’ı işte böyle gömmüşlerdi. Hâlbuki şimdi biz dünya nimetleri içinde yüzüyoruz. Ahiret nimetlerini burada tüketmiş olacağımdan korkarım. İşte bunu düşünüyor ve bunun için gözyaşı döküyorum.”

		
Ebû Hüreyre, üzerine giydiği bir keten elbiseden dolayı kendini itap ediyor ve "Daha dün açlıktan bayılırdın da Medine çocukları seninle alay ederlerdi. Şimdi durmuş keten elbise ile çalım satıyorsun!” diyordu.

		
Ömer b. Abdülaziz Aksâ-i Mağrip’ten Aral Gölü’ne, Hadramut’tan Anadolu içlerine kadar çok geniş bir ülkeyi idare eden, ilimde ve idarecilikte yed-i tûlâ sahibi bir halifeydi. İdaresi altında bulunan yerlerde sadaka veya zekât verilebilecek fakir, yoksul kimse kalmamıştı.

		
Meymûn b. Mihrân, "Altı ay Ömer b. Abdülaziz’in yanında kaldım. Bir gün olsun elbisesini değiştirdiğini görmedim. Sadece cumadan cumaya üzerindeki elbiseyi yıkardı.” der.

		
Ömer b. Abdülaziz, bir gün rahatsızlanmıştı. Yanına giren kayınbiraderi Mesleme b. Abdülmelik, onu biraz daha iyi görünce halifenin durumunu merak eden ve ısrarla izin isteyenlere o gün izin verilebileceğini düşünmüştü. Ancak halifenin üzerindeki elbise çok kirliydi. Ömer b. Abdülaziz’in hanımı ve kendisinin de kız kardeşi olan Fatıma’ya, "Bugün halifenin durumu biraz daha iyi. İnsanlara izin verelim de onu ziyaret etsinler. Ancak üzerindeki elbise çok kirlenmiş. Hemen onu değiştiriver!” dedi.

		
Kız kardeşinde bir hareket görmeyince kızdı ve biraz daha sertçe sözlerini tekrarladı. Ancak aldığı cevap müthişti. Fatıma, "Vallahi, halifenin üzerindeki elbiseden başka elbisesi yok!” diyordu.

		
Fethullah Gülen&nbsp; ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_360B5D-502029-5963CF-F89BA9-6E1F08-049350.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_360B5D-502029-5963CF-F89BA9-6E1F08-049350.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_360B5D-502029-5963CF-F89BA9-6E1F08-049350.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_360B5D-502029-5963CF-F89BA9-6E1F08-049350.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Iman-ve-ilim-abidesi-Hz-Omer-ra/68408/</link>
			<pubDate>Sun, 02 Dec 2012 22:05:26 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ölüm endişesi ve vicdan duruluğu]]></title>
			<description><![CDATA[Vicdanı duru bir insan, Allah'tan başka hiç kimseden korkmaz. Herkesin ondan korkup ürktüğü ölüm dahi böyle biri tarafından şeb-i arûs görülür. Öyle ki, Rabb'e kavuşmanın neşvesi onun bütün benliğini sarmış, korku ve endişeye o bünyede zerre kadar yer kalmamıştır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Vicdanı duru bir insan, Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz. Herkesin ondan korkup ürktüğü ölüm dahi böyle biri tarafından şeb-i arûs görülür. Öyle ki, Rabb’e kavuşmanın neşvesi onun bütün benliğini sarmış, korku ve endişeye o bünyede zerre kadar yer kalmamıştır.

		
Aksine o ölürken hayatının en son fakat en lezzetli anını yaşamaktadır. Çünkü ölümü, her türlü ürperticilikten uzak ve bütün güzelliğiyle görmüştür. Onun ızdırabı, bu güzelliği ömrünü körlük içinde geçirenlere gösterememekten kaynaklanmaktadır.

		
Kur’ân-ı Kerim, böyle düşünüp ve ölümü böyle değerlendiren korkusuzları şöyle tebrik ve tebcil eder:

		
Allah, şüphesiz Kendi yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını, Tevrat, İncil ve Kur’ân’da söz verilmiş bir hak olarak, Cennet’e karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alışverişe sevinin; bu, büyük mazhariyettir. (Tevbe, 9/111)

		
Onlar,

		
Kim Allah’ın adının yücelmesi için mücahede ederse, o, Allah yolundadır. (Buhârî, ilim, 45)

		
fehvâsınca, Allah’ın yüce adının, gönül âleminde, fikir hayatında, içtimaî yapıda şehbâl açıp yükselmesi, yükselip bir bayrak gibi ufuklarında dalgalanması istikametinde varlarıyla-yoklarıyla bu uğurda seve seve nefislerini feda ederler.

		
Onlar serbest ve hürdürler. Öyle ki, icabında onlar, sıratın üstünde oynar, gidip Cehennem’de kaylûle yapar ve Cennet’te de gece uykusuna çekilirler.. Evet, onlar o kadar rahattırlar.

		
Ben, Yunus Emre’nin, dinin özüyle istihza gibi anlaşılan bazı sözlerinden, onun, insanların mabut hâline getirdikleri ne kadar totemleri varsa, onlarla istihza manasını anlıyorum:

		
Ben dervişim diyene bir ün edesim gelür,
Seğidüben sesine varup yetesim gelür.
Sırat kıldan incedir kılıçtan keskincedür,
Varup anun üstüne evler yapasım gelür.
Altında Gayya vardur içi nâr ile pürdür,
Varuban ol gölgede biraz yatasım gelür.
‘Od’a gölge dedüğüme tânetmenüz hocalar,
Hatırınuz hoş olsun yanub tütesim gelür.
Ben günahumca yanam rahmet suyiyle yunam,
İki kanat takınam biraz uçasım gelür.
Andan Cennet’e varam Cennet’te Hakk’ı görem,
Hûri ile gılmânı bir bir kocasım gelür.
Derviş Yunus bu sözi eğri büğrü söyleme,
Seni sîgaya çeker bir Molla Kasım gelür.

		
Yunus’un bu sözlerinde, bizim totemlerimizle ve değişik endişelerimizle, korkularımızla istihza vardır. Onun mısralarında hep hür vicdanın sesi ve feryadı duyulmaktadır. Bu, aynı zamanda ‘Lâ ilâhe illâllah’ı yürekten söylemenin ve ‘Muhammedün Resûlullah’ı vicdanında duymanın adıdır.

		
Kahramanlıklar korkusuzların eseridir

		
Vicdanı duru bir insan asla ölüm endişesi duymaz. Çünkü o, hürriyetin zirvesine yükselmiştir. Her gün ölüm korkusunu boyunlarına sarılmış yılan gibi taşıyan insanların kendilerine veya içinde bulundukları cemiyete faydalı olacakları şüphelidir. Onların sararmış yüzleri, titreyen el ve dudakları bize bunu söylemektedir.

		
Sağlam bir cemiyeti, hayatı istihkâr edenler kurar ve yine onlar korurlar. Bir milletin idbârını (çöküş) ikbâle (yükseliş) çevirenler/çevirecek olanlar da yine bu korkusuzlardır. Kur’ân bir hâdise münasebetiyle, bizlere bu korkusuzları destanlaştırıp şöyle anlatır:

		
Şöyle ki, Uhud’da kolu kanadı kırılan Müslümanlar, bu halleriyle müşrik ordusunu takibe hazırlanırlar ki, tarihin bize ‘Bedr-i Suğrâ’ diye anlatacağı bu hâdise, korkusuz insanların nelere muktedir olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir.

		
Nuaym b. Mesud o gün henüz Müslüman olmamıştır. Medine’ye gelerek Müslümanların içine korku salmak ister. Gayesi Müslümanlar’ı bu takip işinden vazgeçirmektir. Onlara Mekkelilerin büyük bir orduyla tekrar gelmekte olduklarını söyler ve Medine’de tek bir Müslüman bırakmama niyetinde bulunduklarını ilave eder. Ancak onun bu sözleri Müslümanlar’ın sadece iman ve tevekküllerini şahlandırır. İşte aşağıdaki ayet bize bu tabloyu anlatmaktadır:

		
İnsanlar onlara, ‘Düşmanlarınız size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun!’ dediler. Bu, onların imanını artırdı da, ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ deyiverdiler. (Âl-i İmrân, 3/173)

		
Hiçbir istikbal endişesi duymadan, ölümü istihkâr edip, herkesin ölümden kaçtığı ölçüde ölümün üzerine yürüyen bu korkusuzlar, ancak hür vicdanların yapabileceği bir kahramanlık sergilemişlerdir.

		
Zaten tarih yapan da işte bu tür kahramanlardır ve böyle büyük meseleleri ancak, çeşitli mevcelenmelerden sonra istenilen durumu kazanmış kıvamında ruhlar halledebilir.

		
Hırsını aşamamış, korkuyu yenememiş, makam, mansıp ve mevki düşkünlüğünden kurtulamamış, gönlünü herhangi bir koltuk sevdasına kaptırmış veya bütün hisleriyle bir hareketin başında kalmaya kilitlenmiş ya da bir başka kaprisinin altında ezilmiş kimselerin ne fert ne cemiyet ne de insanlık adına en küçük bir mesele halletmeleri mümkün değildir.

		
Vicdanı duru bir insan, Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz. Herkesin ondan korkup ürktüğü ölüm dahi böyle biri tarafından şeb-i arûs görülür.
Ölüm korkusunu boyunlarına sarılmış yılan gibi taşıyan insanların kendilerine veya içinde bulundukları cemiyete faydalı olmaları zordur.
Türlü kaprisin altında ezilmiş kimselerin ne fert ne cemiyet ne de insanlık adına en küçük bir mesele halletmeleri mümkün değildir.
İlme ve ilim adamına saygı
Bizde ilim düşmanlığı yoktur ve hiç olmadı. Aksine ilim erbabı her yerde i’zaz ve ikram gördü.. ve her zaman ilim erbabının eli değil, etekleri öpüldü.

		
Celâdetli padişah Yavuz Sultan Selim Hazretleri, arkasında İbn Kemal olduğu hâlde ihtişamıyla yolda giderken İbn Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamur Yavuz Sultan Selim’in cübbesine sıçrayıvermişti.. Haşmetli hükümdardan gelecek bir gazap endişesiyle o büyük ve hakperest insanın içinde bir endişe hâsıl olur düşüncesiyle Yavuz Sultan Selim Han hemen dönüp nedimlerine şu talimatı verdi:

		
"Sizlere vasiyetim: Şu anda benim üzerimdeki, hocamın atının ayağından sıçrayan çamurla çamurlanmış bu cübbeyi mutlaka benim tabutumun üzerine örtmenizdir. Zira ben Rabb’imin huzuruna bu cübbe ile gitmek isterim.”

		
İlim, hiçbir devirde böyle i’zaz görmemiş ve hiçbir hükümdar tarafından ilim adamına bu kadar saygı gösterilmemiştir. Gösterilemezdi de; zira o saygının kaynağı Kur’ân-ı Kerim’di. O Kur’ân ki,

		
Allah’a karşı kulları içinde ancak âlimler saygı duyarlar. (Fâtır, 35/28)

		
demektedir.

		
Hele şâz bir kıraatte bu ayetteki lafza-i Celâl’in ötreli okunuşu vardır ki, o zaman mana, "Allah, Kendisini bilenlere, eşya ve hâdisenin künhüne vâkıf olanlara, ‘Nefsini bilen, Rabb’ini bilendir’ sırrına erenlere karşı saygı duyar.” şeklinde olur ki, üzerinde durulmaya değer.

		
Bu ne baş döndürücü bir ifade ve bu ne müthiş bir tespittir! Evet, ilim bizde daima tebcil edilmiş ve minarelerin başında âdeta bir alem hâline getirilmiştir. Öyleyse, ilim adamının bize ve bizi ifade eden mukaddeslerimize küsmeye hakkı yoktur.

		
Zira biz, ilme ve ilim adamına karşı sonsuz denecek ölçüde bir saygı ve hürmet beslemekteyiz. Yeter ki o, bizim ruhumuzdan fışkıran hakikatlere tercüman olsun ve kâinat kitabını, kâinatın Sahibi adına şerh ve izah yolunda bulunsun.

		
Bundan dolayıdır ki, Gazzâlî bizim gözümüzde abideleşir; İmam Rabbânî gönüllerimizdeki tahtına oturur; Mevlânâ gönül gözümüzde zebercet bir kaş gibi parıldar.. ve daha binlercesini biz birer beyin yapıcı ve ruh mimarı olarak kabul eder ve onların maziden uzanan ışıktan elleriyle istikbalimizi şekillendirdiklerini görür gibi oluruz. Çünkü biz, ilmin fazilet ve değerini kabul edenlerdeniz.
	
Fethullah Gülen&nbsp;]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_93989E-65B17C-F1FC87-D9D465-AD2241-D45F85.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_93989E-65B17C-F1FC87-D9D465-AD2241-D45F85.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_93989E-65B17C-F1FC87-D9D465-AD2241-D45F85.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_93989E-65B17C-F1FC87-D9D465-AD2241-D45F85.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Olum-endisesi-ve-vicdan-durulugu/68407/</link>
			<pubDate>Sun, 02 Dec 2012 22:03:27 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Toplumları ayakta tutan dinamikler]]></title>
			<description><![CDATA[Bugüne kadar, temelinde akideden beslenmeyen ve amelle desteklenmeyen içtimaî sistemlerin ayakta kalamaması, hatta yerle bir olması, bundan sonra da ayakta kalamayacaklarının emaresidir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Bugüne kadar, temelinde akideden beslenmeyen ve amelle desteklenmeyen içtimaî sistemlerin ayakta kalamaması, hatta yerle bir olması, bundan sonra da ayakta kalamayacaklarının emaresidir.

		
Bu sebeple, şu anda, değişik milletlerde görülen sûrî (görünüşteki) sağlamlığa aldanılmamalı; bunlar, dünyevî çıkarların, hırsların ve sömürülerin bir araya getirdiği yığınlardır ve er-geç dağılmaya mahkûmdurlar. Zira onları birleştiren esaslar aynı zamanda ayrıştıran hususlardır. Bir toplumun, güçlü olması ve ayakta kalabilmesi için sağlam kaideler üzerine oturması şarttır. Çıkar ve menfaat gibi şeyler asla kaide ve temel olmaya elverişli değillerdir.

		
Devlet-i ebed-müddet mefkûresine bağlı fertler manevî donanımları itibarıyla tam olmalıdırlar. Münasebetleri dünyaya ayarlı fertlerden, uzun ömürlü bir toplumun meydana gelmesi mümkün değildir.

		
Evet, bir toplumun devamlılığı adına, onu teşkil eden fertler arasında, ebedî âlemlerde devam edecek kuvvetli bir rabıtaya ihtiyaç vardır. Bu rabıta da olsa olsa İslâm olabilir. Evet, onun müntesipleri birbirlerine işte böyle bir bağla bağlıdırlar.

		
Şayet bir cemaat, hem dünyada hem de ukbâda devam edecek böyle güçlü fasl-ı müşterekler etrafında toplanmışsa, bir kısım küçük menfaatlerin halel veriyor olması kat’iyen onları birbirine düşüremez ve zaafa uğratamaz.

		
Aslında İslâm bir fıtrat dinidir. Onda eşyanın tabiatına zıt hiçbir mesele yoktur. Çünkü o, Allah’a dayanmaktadır ve hükümlerini bizzat Cenâb-ı Hak vaz’etmiştir. Dolayısıyla O’nun ezelî ve ebedî kelâmından fer ve ışık almayan dünyadaki değişik sistemler ise tabiî ve fıtrî olmadıkları için, tabiat, fıtrat ve zaman tarafından nesh edilmeleri kaçınılmazdır. Bu itibarla da, onların işi daha şimdiden bitmiş demektir. Ne var ki, bunun için bir kalb, ruh ve düşünce insanlarına ihtiyaç var. Evet, dünya çapındaki bu ciddî değişiklik ancak yeni bir insan modeliyle gerçekleşebilecektir.

		
Yeni oluşumlar ve yeni insan modeli

		
Bu yeni insan, her türlü haricî tesirlerden sıyrılabilmiş ve kendi kendine ayakta durmaya kararlı bir şahsiyet insanıdır. Bu, öyle sağlam bir ruh insanıdır ki, ne Doğu ne Batı, ayağına pranga vurup onu esir edemeyeceği gibi, mana köküne ters ‘izm’ler de ona yol-yön değiştirtemeyecek ve yerinden kıpırdatamayacaktır.

		
Yeni insan, düşüncesiyle hür, iradesiyle hür, tasavvurlarıyla hür ve hürriyeti de Allah’a kulluğu ölçüsündedir. O, başkalarına benzeme ve özenmeye değil, kendi kendine benzeme ve tarihî dinamikleriyle bezenme peşindedir.

		
Yeni insan düşünen, araştıran, inanan, ruhaniyata açık ve ruhanî zevklerle dopdolu bir madde-mana insanıdır. O, kendi dünyasını kurma yolunda azamî derecede çağının imkânlarından yararlanmanın yanında, kendi millî ve manevi değerlerine de sahip bir kapasite ve karakter insanıdır.

		
O, şanlı geçmişindeki inananlar gibi inanır, onlar gibi düşünür, onlar gibi soluklanır ve onlar gibi yürür elinde meşale karanlıkların bağrına.. Nurla oturur kalkar, ışıkla hasbihâl eder ve hep Hak dostları gibi soluklanır.

		
Bunları yaparken de, derin bir vefa hissiyle, bir lahza bile hak düşüncesinden ayrılmaz ve hakkı tutup kaldırmak için her gün kim bilir kaç defa ızdırapla iki büklüm inler durur. İcabında o, yurt-yuva, evlâd ü iyal, her şeyi terk etmeye hazır; mal-can kaygısına, refah-saadet arzusuna tamamen kapalı; bugün mazhar olduğu her şeyi, yakın-uzak, milletinin istikbali yolunda, hem de tek zerresini dahi zayi etmeden tıpkı tohumu toprağın bağrına saçtığı gibi, Hakk’ın inayet yamaçlarına saçma peşinde; sonra da kuluçkanın yumurta ve civcivler üzerine abandığı gibi bir ızdırap ve bekleyiş faslına girerek inleyip kıvranır, ürperip yakarışa geçer.

		
O her zaman, Hak yolunda olmayı ve bu yolda Hakk’a yürümeyi hayatının gayesi bilir ve böyle bir gayeyi fevt etmiş (kaçırmış) olmayı da şahsı adına telafisi imkânsız en büyük bir kayıp sayar...

		
Yeni insan; insanların akıl, kalb, ruh ve duygularına ulaşma yolunda kitaptan gazeteye, gazeteden mecmua ve bültene, onlardan da radyo ve televizyona kadar bütün modern imkânlardan yararlanarak kendini ifade etmeye çalışır.

		
Yeni insan, ruhunun kökleri itibarıyla çok derin, içinde yaşadığı dünya itibarıyla da çok yönlüdür. O, ilimden sanata, teknolojiden metafiziğe, her sahada söz sahibi ve kendini alâkadar eden her mesele ile de içli-dışlıdır.

		
Evet, o, doyma bilmeyen ilim aşkı, her gün daha bir başkalaşan marifet tutkusu ve idrak üstü ledünnî derinlikleriyle, ak devrin aydınlık insanlarıyla omuz omuza ve her gün yeni bir miracın süvarisi olarak da ruhanîlerle hep at başıdır.

		
Yeni insan, varlığa karşı sevgiyle dopdolu ve insanî değerlerin de koruyucu ve kollayıcısıdır. O, bir taraftan insanı insan yapan ahlâk ve fazilet gibi esaslarla kendi yerini belirleyip kendine ulaşırken, diğer yandan da bütün varlığı şefkatle kucaklayacak kadar insanlık sergileyen bir şefkat kahramanı ve bir diğergâmdır.

		
Dünyevî çıkarların bir araya getirdiği toplumların görünüşteki sağlamlığına aldanılmamalı. Bunlar, er-geç dağılmaya mahkûmdurlar.
Bir toplumun devamlılığı, onu teşkil eden fertler arasında, ebedî âlemlerde de devam edecek kuvvetli rabıtalarla mümkündür.
Dünya çapındaki ciddî değişiklikler ancak; kalb, ruh ve düşünce bakımından yeni bir insan modeliyle gerçekleşebilecektir.
İman-amel temeline dayanan toplum
İslâm’ın içtimaî yapısı değerlendirilirken üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biri, onun hiçbir zaman sarsılamayacak şekilde sağlam bir akide ve amel üzerine oturtulmuş olmasıdır.

		
Meselenin bu yanı göz ardı edilerek yapılacak bütün tahliller, kanaatimizce daima eksik ve yarım kalacaktır.

		
Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kadere iman eden bir toplum ile iman etmeyen bir toplum arasında anlayış, telakki ve yaşantı bakımından ne derece farklılıklar olacağı izahtan varestedir. Ayrıca namaz, oruç, zekât, hac ve diğer amelî hususlarla mücehhez bir toplum ile bunlardan mahrum kalabalıkların birbirinden farklı oldukları açıktır. Bu itibarla bir kere daha tekrar etmeliyim ki, İslâm’ın içtimaî yapısı tamamen akide ve amele dayalıdır ve değerlendirmeler de bu esasa göre yapılmalıdır.

		
İsterseniz, mealini vereceğimiz şu ayetle bu konuyu biraz daha açmaya çalışalım:

		
Daha önce Medine’yi yurt edinen ve imana sarılanlar, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü de içlerinde (olumsuz hiç) bir şey hissetmezler. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi (kardeşlerini) nefislerine tercih ederler. (Haşir, 59/9)

		
Mus’ab b. Umeyr’in gayret ve çalışmalarıyla Medine, kısa zamanda İslâm Site Devleti’nin kurulmasına müsait bir zemin hâline gelmişti. Bu cümleden olarak bir taraftan Ensar, Muhacir kardeşleri için barınacak yer hazırlarken, diğer taraftan kendilerini iman cihetiyle yeterli hâle getirmeye çalışıyorlardı. Zira üzerlerine alacakları bu dağlardan daha ağır yük başka türlü taşınacak gibi değildi. Bu itibarla, neleri varsa hepsini göç eden kardeşleri uğrunda harcamaya hazırlanıyorlardı. Hazırlanıp verdiler; sonra da verdikleri her şeyi bütün bütün unutarak bihakkın ensar olduklarını ortaya koydular.

		
İşte Ensar buydu ve onlar bu seviyeyi yakalamışlardı. Evet, onlar, daha önce yaptıkları hiçbir iyiliği hatırlamamakta kararlı, minnet ü ezaya götüren her şeye karşı da kapalıydılar. Onları bu kıvama getiren, başka değil, imanlarıydı. İşte, imanla içtimaî yapı arasındaki ince ve sırlı münasebet!..

		
Fethullah Gülen&nbsp; ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9038CD-9B028F-FD8149-D6F1C7-9F7324-68560A.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9038CD-9B028F-FD8149-D6F1C7-9F7324-68560A.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9038CD-9B028F-FD8149-D6F1C7-9F7324-68560A.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9038CD-9B028F-FD8149-D6F1C7-9F7324-68560A.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Toplumlari-ayakta-tutan-dinamikler/68406/</link>
			<pubDate>Sun, 02 Dec 2012 22:02:05 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Ayetlerin rehberliğinde kendini tanı!]]></title>
			<description><![CDATA[İnsan, her şeyden önce maddî, hususiyle de manevi boyutu itibarıyla evvelâ kendini tanımalıdır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
İnsan, her şeyden önce maddî, hususiyle de manevi boyutu itibarıyla evvelâ kendini tanımalıdır. Bu, onun terakkisinde en önemli bir faktördür. Hatta diyebilirim ki, bir mü’min namaz, oruç, hac vb. ibadetlerde ne kadar ileri giderse gitsin, onları kemmiyet itibarıyla ne kadar artırırsa artırsın, o kimse iç âlemi adına derinleşememiş ise bu ibadetler, onu çok fazla terakki ettirmeyebilir. Gerçi böyle bir mü’min, vazifesini yapmış, Allah’a karşı kulluk borcunu yerine getirmiştir ama iç âlemine doğru açık olması gereken menfezler kapalı olduğu için, yaptığı ibadetlerden kâmil manada istifadesi söz konusu değildir.

		
Evet, böylesi sığ, maneviyata karşı yabancı mü’minler, sabahtan akşama kadar Kâbe’yi tavaf etse de, Kâbe ile beraber kendi derinliğinin etrafında dönemediği için, beklenen ölçüde Kâbe’yi tavafın semeratını göremeyeceklerdir. Bu açıdan bakıldığında nice Kâbe’yi tavaf eden vardır ki, siz onları kupkuru cesetler veya cansız cenazeler olarak görürsünüz. Bundan müstesna olan pek çok şuurlu insan olsa da sayıları çok fazla değildir.

		
Bu sebeple, içinde bulunduğumuz mevcut durumun farkında olarak, bu ruhu canlandırmak, topluma bu düşünceyi yeniden kazandırmak vazifemiz olmalıdır. Zira asıl mesele, insanın kendini iç âlemi itibarıyla tanıması ve maneviyatta derinleşmesi olmalıdır. Ledünniyatı sönmüş bir insan, Allah’ın huzuruna giderken, bırakın Allah’tan uzak olmayı, kendinde bile değildir.

		
Evet, kendinden habersiz, mârifet ufkuna oldukça yabancı, yaratılış gayesini bilmeyen insanın fikrî ve kalbî hayatı adına falso falso üstüne yaşaması kaçınılmazdır. Böylesi sorumsuzluk içinde hayatını sürdürmeye çalışan insan, kim bilir dünya ve ahiretini tehdit eden nice tahripkâr virüslere açık bir hâlde bulunuyordur! O hâlde insan, önce kendini tanımalı, hep kemal yolunda olmalı ve sonra o hâlini muhafaza etmeye çalışmalıdır.

		
Başarının yolu sabırdan geçer

		
Şimdi isterseniz, Âl-i İmrân 200. âyetinin yol göstericiliği içinde bu düşüncelerin açılımını yapmaya çalışalım:

		
Ey iman edenler! Sabredin; sebat gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah’tan korkun ki başarıya erişebilesiniz.

		
Şöyle de denilebilir: Biriniz kabz, diğeriniz bast hâlindeyse, bast hâlinde olan kabz yaşayan kardeşine yardım etsin. Biriniz dilhûn ve dilgîr, diğeriniz pürneşe ise birbirinizin neşe ve üzüntüsünü paylaşmalısınız. Veya genelleme yaparak şöyle de meal verilebilir: Mü’minler her hâlükârda birbirlerinin yardımına koşmalı ve birbirlerine mededresân olmalıdırlar.

		
"Râbıta yapın.” Yani tehlikeye açık menfezleri iyi gözetin.. maddî ve manevî düşmanlarınızın, ferdî ve içtimaî alanda içinize sızmasına fırsat vermeyin.. fikrî, zihnî, kalbî ve ruhî hayatınızı bozacak olan fesat unsurlarının her çeşidine karşı tetikte olun; zira ferdî veya içtimaî bir bünyeye herhangi bir virüs musallat olunca, o bünyede sarsıntı ve çözülmelerin meydana geleceği açıktır. Maddî ve manevî bütün değerler, kısa veya uzun vadede dejenere olur. Millet kendi öz kimliğinden uzaklaşır, toplumdaki bütün dengeler bozulur ve böyle bir toplumda korkunç anarşi anaforları meydana gelmeye başlar; başkaldırılar birbirini takip eder; ihtilal türküleri yankılanır her tarafta; sonra da, iftirakları iftiraklar, bozulmaları bozulmalar takip ederek millet ve devlet önü alınmaz çözülmelere maruz kalır.

		
Kendini tanımayan İslam Âlemi

		
İşte böyle bir sonucun başlangıcı diyebileceğimiz bir duruma gidildiğinde, yukarıda bahsettiğimiz, millî ve dinî değerlere aykırı şeylere açık bulunduğu gerçeği ortaya çıkacaktır. Bu açıdan, vatan sınırlarının korunma hassasiyeti içinde ferdî ve içtimaî yapının korunmasında da aynı hassasiyet gösterilmelidir. Aslında bizim yakın tarihimiz, bunun örnekleri ile doludur. Asırlarca İslâm âlemine bayraktarlık yapmış olan Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının asıl sebebi, bazı kimselerin haricî düşmanların entrikalarına kanarak, millî ve dinî değerlerinden uzaklaşması olsa gerek. Bugün de fazla değişen bir şey yok. Milyarı aşan İslâm âleminde, Müslüman fert, kendini bilmemekte ve tanımamaktadır. İstisnalar bir tarafa, çok büyük bir kitle kalbî, ruhî ve hissî hayattan uzaktır. Hâlbuki hayat, şuur ve idrak sayesinde bir mana kazanır. Eğer bu ölçüde bir anlayış yoksa o hayata gerçekten "hayat” demek oldukça zordur.

		
Böylelerinin uhrevî hayatı ise tamamen harap demektir. Kur’ân böyle insanları

		
Cehennem yakıtı. (Enbiyâ, 21/98)
diye tavsif eder. Zira bunlar dünyada şuursuzca yaşamışlar.. varlık ve varlık ötesi ile münasebet kuramamış, çevrelerinde, açık-kapalı cereyan eden şeyleri görememiş ve her zaman tefekkür ve tezekkürden uzak kalmışlardır.

		
Hâsılı, insan kendini tanımalı, kâinatla arasında var olan münasebeti bütün yönleriyle kavramaya gayret etmeli, maneviyatta derinleşmeli, böylece her insan için mukadder kılınan kemal noktasına ulaşmaya çalışmalıdır. Kur’ân âyetleri dikkatlice okunduğunda o, bu çerçevede insana yardım elini uzatacak, ona yol gösterecek ve yön tayin edecektir.

		
İnsan, her şeyden önce maddî ve manevi boyutu itibarıyla kendini tanımalıdır. Bu, onun terakki etmesinde en önemli faktördür.
Kendinden habersiz, marifetullahtan uzak, yaratılış gayesini bilmeyen insanın kalbî ve fikrî falsolar yaşaması kaçınılmazdır.
Vatan sınırlarının korunma hassasiyeti içinde, ferdî ve içtimaî yapının korunmasında da aynı hassasiyet gösterilmelidir.
İnanan daima üstün gelir
Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten inanıyorsanız, üstünsünüz. (Âl-i İmrân, 3/139)

		
Bu ayet, Uhud Savaşı sonrasında nazil olmuştur. Bilindiği üzere, Uhud Savaşı’nda Müslümanlar geçici bir mağlubiyet yaşamış, bundan dolayı da çok ciddî bir üzüntü duymuşlardı.

		
İşte bu durum sahabe-i kiramdan bazılarının moral değerlerini altüst etmişti. Zira onların büyük bir kısmı, bir yıl önce gerçekleşen Bedir Savaşı’na katılmamış kişilerdi. Onlar Efendimiz’in Medine’de kalıp "müdafaa harbi” düşüncesine karşı "taarruz harbi” teklifini getirmiş ve teklif kabul görünce de, Bedir misali galibiyet arzu, aşk ve şevki ile Uhud’a gitmişlerdi. Ancak yaşanılan, ama ümit edilmeyen sarsıntı onları mahzun etmiş ve sarsmıştı.

		
İşte tam bu esnada Kur’ân’ın: "Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten inanıyorsanız, üstünsünüz.” nidasıyla kendilerine geldi ve yeniden hayata, hayatın gerçeklerine uyandılar. Evet, galibiyet veya mağlubiyet, hâkimiyet ya da mahkûmiyet, Allah’ın koyduğu kevnî prensipler açısından dairevî bir yol takip etmekte ve bizim arzularımıza göre tekdüze ve müstakim bir hat izlememektedir.

		
İşte bu âyet, sahabenin kulaklarında yankılanır yankılanmaz onların gönüllerini harekete geçirmiş, düşüncelerini ta’dil etmiş, ufuklarını açmış ve yaşanan muvakkat dağılmanın her şey olmadığını göstererek, yeni gayretlerle galip gelinebileceğini hatırlatmıştı. Ancak hemen ilave etmeliyim ki, bu duygu ve düşüncelerin üzerine oturacağı zemin ve esas da imandı. İmanı olmayan bir gönlün bu ayet ve bu ayetin ihtiva ettiği hakikatler karşısında harekete geçmesi, hüznünü bir kenara bırakarak yeniden şahlanması düşünülemez.

		
Evet, yukarıdaki âyet-i kerime, hayata ait gerçekleri hatırlatmanın yanında, ümitsizlik girdabına düşmüş ruhları şaha kaldıracak ve ölü gönülleri okşayarak harekete geçirecek bir mahiyet sergilemekte ve onlara çıkış yollarını göstermektedir.

		
Fethullah Gülen&nbsp;]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_31277E-1B79B8-5713E4-9AD594-902D13-BDED66.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_31277E-1B79B8-5713E4-9AD594-902D13-BDED66.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_31277E-1B79B8-5713E4-9AD594-902D13-BDED66.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_31277E-1B79B8-5713E4-9AD594-902D13-BDED66.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Ayetlerin-rehberliginde-kendini-tani/68405/</link>
			<pubDate>Sun, 02 Dec 2012 22:00:15 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kur'an'da resmedilen insan tipleri]]></title>
			<description><![CDATA[Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, hâdiseleri tahlil ederken hedefte hususî bir şahıs olmaz.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hâdiseleri tahlil ederken hedefte hususî bir şahıs olmaz.
Fakat şu ayetler her insan için ya da belli tipler için, hemen her 
zaman söz konusu olabilecek davranış, inanış ve aldanış biçimlerini 
sergiler:

	"İnsan bir sıkıntıya maruz kalınca gerek yan yatarken, 
gerek otururken veya ayakta iken, Bize yalvarıp yakarır. Ancak Biz onun 
sıkıntısını giderince de, sanki uğradığı dertten dolayı Bize yalvaran 
kendisi değilmiş gibi çeker kendi yoluna gider. İşte (hayat 
sermayelerini boşuna harcayıp) haddini aşanlara yaptıkları işler böyle 
süslü gösterilmiştir.” (Yûnus, 10/12)
Dikkat edilirse ayet şu ya da bu kimseye değil, mutlak manada insana 
ait bir hususiyeti tespit eder ve bu konumda bulunan insanın hâlet-i 
ruhiyesini enfes bir üslûpla dile getirir.
Evet, insan, kendisine herhangi bir zarar isabet ettiği; meselâ 
oğlu-kızı veya hanımı vefat ettiği; bağına-bahçesine bir zarar geldiği, 
işleri tamamen tersine dönüp ticaretinde iflasa gittiği zaman durup 
dinlenmeden Rabb’ine dua eder.
Sonra Allah, onun başına gelen musibeti ve zararı kaldırdığı, 
işlerini yeniden denge ve düzene soktuğu zaman aynı insan öyle bir tavır
 takınır ki, sanki hiç o musibetlere maruz kalmamış, hiç el açıp Allah’a
 yalvarmamış ve yana yakıla Mevlâ’ya teveccüh etmemiş biri gibi 
oluverir.
Nimetlerin Şımarttığı Karakterler
Bu çizgide bir başka ruh hâleti münasebetiyle de Kur’ân şöyle der:

	"İnsana ne zaman bir nimet versek hemen Allah’tan yüz çevirir ve yan çiziverir…” (İsrâ, 17/83)
Kur’ân’ın, karakterini tasvir ettiği bu tip, Allah’ın kendisine 
ihsanda bulunmasına, nimetleriyle serfiraz kılmasına karşılık sanki elde
 ettiği bu nimetleri sebepler vermiş veya onları kendisi yaratmış gibi 
bir tavra girer.
Aslında Kur’ân’ın çok veciz olarak ifade buyurduğu bu insan tipi, her
 asırda karşımıza çıkan ve çıkabilecek olan bir karakteri simgeler. 
Evet, mazhar olduğu nimetleri ifade ederken;

	"Bunlar benim ilmim ve mârifetimle elde ettiğim şeylerdir.” (Kasas, 28/78)
diyen insanların sayısı hiç de az değildir.
Kur’ân, o nurlu ifadeleriyle ayrı bir tipi de şöyle anlatır:
"…Ona bir zarar dokununca hemen umutsuzluğa düşer.” (İsrâ, 17/83)
Aslında bu da bir kâfir karakteridir. Çünkü ümitsizlik kâfirin şiarı 
ve onun ayrılmaz vasfıdır. Evet, küçük bir zarara maruz kaldığında hemen
 ümit dünyası yıkılıp altüst olan, elbette sağlam bir mü’min olamaz.
Bazen de Kur’ân, değişik karakterleri resmederken karşımıza gösteriş ve çalım budalası bir karakteri çıkarır:

	"Onları gördüğün zaman kalıpları göz doldurur (ve 
dikkatini çeker), konuştuklarında durur sözlerini dinlersin, (sözlerini 
allayıp pullayarak konuşurlar, dinletirler ama) aslında onlar elbise 
giydirilmiş kereste gibidirler. Her bağırtıyı kendi aleyhlerinde 
sanırlar…” (Münâfikûn, 63/4)
Burada Kur’ân, dönek bir karaktere ait bulanık bir tip 
resmetmektedir. Bu, sokakta, evde bir türlü; insanlar içinde bir başka 
türlü görünen zıp orada zıp burada bir tiptir. Böyle bir karaktere sahip
 kişiler her sayhayı kendi aleyhlerine zannederler. O kadar korkaktırlar
 ki, çevrelerinde hafif bir ses, bir sayha duyuluverse ya da gök 
gürleyip şimşek çaksa ödleri kopuverecek gibi olur. Zayıf ve yüreksiz 
olduklarını gizleyemez ve hemen kendilerini ele verirler.
Yapmadıkları Şeylerle Övünenler
Şimdi bir de Kur’ân’ın, ipliklerini birer birer pazara çıkardığı şu durumlarına bakın:

	"O ettiklerine sevinen, yapmadıkları şeylerle övülmeye 
bayılan kimselerin, azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için can 
yakıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân, 3/188)
Ayetten de anlaşıldığı üzere insanlar içinde, yaptıkları şeylerle 
methedilmeyi isteyenler onlar olduğu gibi, yapmadıkları şeylerin 
kendilerine mâl edilmesini isteyenler de yine onlardır. Bunların hayır 
adına yaptıkları işlerden tek maksatları, dertleri, davaları halk 
arasında medh u senaya mazhar olmaktır.
Bir de, Kur’ân’ın nazara verdiği şu ikiyüzlü tipe bakın:

	"İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları hâlde ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık.’ derler.” (Bakara, 2/8)
Kur’ân’ın resmettiği bu tipe uyan insanlar, inanıyor gibi gözükürler,
 ama kendi yandaşları ile baş başa kaldıkları vakit tamamen değişik bir 
ifade sergilerler. Bunlar, "Allah’a ve ahirete inandık.” derler, fakat 
aslında onlar Allah’a da, ahirete de inanmış değillerdir. Nitekim kimi 
insanlar: "Ben de Allah’a inanıyorum, babam hocaydı, dedem hafızdı, 
ninem günde beş vakit namaz kılardı…” gibi laflar ederler. Oysa önemli 
olan dedenin, ninenin edip eylediklerinden daha ziyade kişinin kendi 
durumudur ve asıl olan da odur.. Evet, önemli olan, kişinin babasının 
hoca oluşu değil, gönlünde İslâm adına ne kadar heyecanının olduğudur.
Bu tiplerin sabit bir yönleri, düşünceleri yoktur. Bir ağaç gibi yere
 kök atmış, semaya ser çekmiş, dal budak salmış hâlleri olmadığı için de
 hiçbir zaman meyve veremezler. Bunlar, menfaatlerine göre bazen orada, 
bazen burada; bazen mü’minler arasında, bazen de kâfirler 
arasındadırlar.

	Kur’an, tahlilde bulunurken belli bir şahsı hedef 
almaz. O, belli tipler için, hemen her zaman mümkün olan davranış 
biçimlerini sergiler.
	"Bunlar benim ilmim ve marifetimle elde ettiğim 
şeylerdir” sözü, her asırda karşımıza çıkan ve çıkabilecek olan bir 
karakteri simgeler.
	Kur’ân’ın, ipliklerini pazara çıkardığı bir diğer 
zümre ise, yapıp-ettiklerine sevinen, yapmadıkları şeylerle övülmeye 
bayılan kimselerdir.

Mütefekkir insanlar
Kur’ân’ın övgüye lâyık gördüğü tipler 
arasında ‘mütefekkir’ tiplerin ayrı bir yeri vardır. Bunlar, 
hayatlarının her dakikasını, en engin duygu ve düşüncelerle âdeta bir 
kanaviçe gibi işler, zamanın hiçbir parçasının boş geçmesine müsaade 
etmez ve onu dolu dolu yaşarlar.

	"Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken 
Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. 
‘Rabb’imiz! (derler), bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş 
azabından koru!’” (Âl-i İmrân, 3/191)
Evet, hayatlarını tefekkürle süsleyen bu insanlar; yatarken, 
kalkarken, yerken, içerken mütemadiyen düşünür; sebep-netice, 
eser-müessir, Hâlık-mahlûk arasındaki münasebetleri derinlemesine 
inceler ve mârifetullah adına her zaman sonsuza yelken açar; göklerin ve
 yerin yaratılışına, onlardaki o şiirimsi âhenge, mükemmel nizama hep 
ibretle bakar ve bu tefekkür sayesinde hiçbir şeyin sahipsiz ve gayesiz 
olamayacağı neticesine ulaşırlar.
Değişik semavî sistem ve galaksilerin baş döndürücü keyfiyetlerinden,
 arzdaki her şeyin hikmet, maslahat ve faydalarına kadar 
harikulâdeliklerle dolu varlık karşısında hayretten hayrete girer ve: 
"Ey Rabb’imiz! Bütün bunları Sen boşuna yaratmadın. Her şeyde Hakk’a 
götüren bir yol ve her şeyde Hak isminin bir tecellîsi var” derler. 
Sonra da:

	"Allah’ım! Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederiz. Bizi Cehennem azabından muhafaza eyle!” (Âl-i İmrân, 3/191)
niyazıyla hep O’na yönelirler.
Kur’ân bunları anlatırken, üzerimizden geçen zamanın her parçasına 
Mevlâ’nın adını yazan bir tip canlanır onların gözlerinde. Hiçbir anını 
boş geçirmeyen, yaşadığı her ana kendi şuurundan bir ruh katan ve 
böylece her zaman canlı ve hareketli geçen bir hayata sahip olan bu tip,
 tam bir mütefekkir tipidir. Cansız ve vücutsuz zaman şeridi, her 
parçasına Allah’a ait manaları işleyebilen mü’minler sayesinde, hayat 
kazanır ve onun imanı ve ameli sayesinde de, âlem-i bekâya ait ebedî 
birer manzaraya dönüşür.

	
Fethullah Gülen
		]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_CEDDD9-5359FD-1E7ABF-C5D406-28E839-B2D1D0.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_CEDDD9-5359FD-1E7ABF-C5D406-28E839-B2D1D0.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_CEDDD9-5359FD-1E7ABF-C5D406-28E839-B2D1D0.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_CEDDD9-5359FD-1E7ABF-C5D406-28E839-B2D1D0.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Kuranda-resmedilen-insan-tipleri-/52517/</link>
			<pubDate>Sun, 04 Nov 2012 15:34:07 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Nefse karşı en büyük cihad namazdır]]></title>
			<description><![CDATA[Her ibadetin kendine göre bir yeri ve bir ağırlığı vardır. Mü'minin bütün mükellefiyetleri, usûlden fürûa, en temel konulardan en uzak dala, meyveye kadar bütün ibadet ü taat ciddî bir tenasüp içindedir ve aralarında hiçbir aykırılık yoktur. Namazsız ve oruçsuz bir cihad tesirli olamayacağı gibi cihadsız bir namazın da aslına uygun edası mümkün değildir. Evet, bunlar birbiriyle omuz omuza ve diz dizedirler. Mevcudiyetlerini tıpkı bir kubbede baş başa vermiş taşlar gibi beraber sürdürürler.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Her ibadetin kendine göre bir yeri ve 
bir ağırlığı vardır. Mü’minin bütün mükellefiyetleri, usûlden fürûa, en 
temel konulardan en uzak dala, meyveye kadar bütün ibadet ü taat ciddî 
bir tenasüp içindedir ve aralarında hiçbir aykırılık yoktur. Namazsız ve
 oruçsuz bir cihad tesirli olamayacağı gibi cihadsız bir namazın da 
aslına uygun edası mümkün değildir. Evet, bunlar birbiriyle omuz omuza 
ve diz dizedirler. Mevcudiyetlerini tıpkı bir kubbede baş başa vermiş 
taşlar gibi beraber sürdürürler.
Akide de böyledir; imansız İslâmiyet olamayacağı gibi İslâmiyet’siz 
iman da tam olmaz. İnsan inanması gereken şeylere sağlam inanacaktır ki 
sağlam Müslüman olabilsin. Bir insan sağlam inanmadan İslâmiyet’in 
emirlerini yerine getirse bir noktada ya kendisi ya da nesli bırakır o 
emirleri. İnsan hem sağlam inanmalı hem de tam tekmil amel etmelidir. 
Amelle desteklenmeyen iman yavaş yavaş zayıflar ve çözülür ki günümüz 
nesli bunun canlı misalidir.
Binaenaleyh cihadla namaz birbirinden ayrılmamalı. Sahabe-i kiram hem
 Allah yolunda cihad eder hem de namaz kılardı. Çünkü namaz, kulun günde
 beş defa Allah’a karşı ahd ü peymânını yenilemesi, cihadla beraber sair
 vazifeler ise Allah nezdinde mükemmeliyete yürümesi demektir. Aslında 
insan günde beş defa değil, belki beş yüz defa ahd ü peymânını yenilese 
yeridir.. evet, ancak bu sayededir ki insan aşk u şevk, samimiyet ve 
ihlâsla cihad vazifesini de yapma iz’anına sahip olur.
Salât-ı Havf
Kur’ân-ı Kerim’de salât-ı havf (korku namazı) tafsilâtıyla anlatılır.
 Bu namazla bize, düşmanın bizi oka tuttuğu, savaşın en çok kızıştığı 
zamanda dahi namazın aksatılmaması gerektiği gösterilir.. evet, düşmanın
 okları altında dahi namaz kılınacak, hem de cemaat fevt edilmeden. 
Şöyle ki, cemaatin bir kısmı düşman karşısında dururken diğerleri gelip 
imam arkasında namaz kılarlar. İmam arkasında ilk rekâtı kılanlar ikinci
 secdeden sonra ayrılır vazife başına giderler; bu defa da düşman 
karşısında duranlar gelip imama uyarak namaz kılarlar. Bunlar da imamla 
bir rekât kıldıktan sonra bu sefer onlar cepheye giderler. Birinci kısım
 döner gelir, lâhik olduklarından dolayı namazı kıraatsiz olarak 
tamamlayıp selâm verir, sonra düşman karşısına dönerler. Daha sonra 
ikinci kısım gelir, namazlarını kıraatle tamamlar. Bu şekilde o iki 
rekât namaz eda edilmiş olur.
Evet, düşman karşısında savaşırken dahi namaz kılınacak ve hiçbir 
şekilde Allah hatırdan çıkarılmayacaktır. Yümün ve bereket olması için 
insanlar bu vazifeyi yerine getirirken bunu O’nun emrinden dolayı 
yapacaklardır. Evet, namaz ve mücahede birbirinden ayrılmayan şeylerdir.
 Sahabe, kanlı elbise ve kılıçlarıyla düşmanın karşısında namaz 
kılıyordu. Dolayısıyla da Cenâb-ı Hak onları hep teyit ediyordu. Bu 
itibarla teyit görmeyenler, bunu Allah’la (celle celâluhu) 
münasebetlerinde aramalıdırlar. 
Günümüzde, gece hayatı olmayan, 
sadece işin lafını yapan bazı insanlar vardır ki bunlar sadece işin 
edebiyatını yapmaktadırlar. Oysaki bizim daha çok ruh sıhhatine, gönül 
selâmetine, ledünniyat temizliğine ve saflığına ulaşmaya ihtiyacımız 
vardır. Kur’ân, "Siz kendinizi düzeltmeye bakın!” (Mâide, 5/105) diyor. 
Allah, Kendi rızası istikametinde ibadet yapan ve Rabb’ine karşı saygılı
 insanları sever. Kolaycılar ise hem "Ben, Allah’ın kuluyum, Allah’ın 
bana yüklediği vazifeleri yapıyorum.” derler hem de bin türlü isyan 
içinde bulunurlar.
Yapıyorsan anlat
Hakikî mü’mine gelince o, Allah’ın kendisine yüklediği vazifeleri 
yapmayı başkalarına müessiriyet adına önemli bir esas kabul eder. Çünkü 
Allah, bu hususta "Benden hayâ et yâ İsa!” diyerek Hz. İsa’ya dahi 
tembihte bulunur. Bu da "Yapıyorsan anlat, yapmıyorsan Allah’tan utan!” 
demektir. İnsanın asıl vazifesi, sorumluluklarını önce kendisinin 
yapması sonra da fırsat buldukça bunları anlatmasıdır. Böyle biri, 
misali başkalarından verse de hep yaptığı şeyi anlatıyor gibi olacaktır.
 Evet, bir insan meselâ teheccüt kılmıyorsa, ona başlamadan başkalarına 
tavsiyeden ürpermeli. Zira bunun tesiri olmayacaktır ve o boşuna 
çenesini yoracaktır. Keza bir insanın "Haftada pazartesi ve perşembe 
olmak üzere iki gün oruç tutun!” diyebilmesi için önce kendisinin 
tutması lâzımdır. Zira Allah "Niye yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri 
söylüyorsunuz?” (Saf, 61/2) buyuruyor. Sanki "Utanmıyor musunuz?!” der 
gibidir.
Bunun gibi, namazı irşaddan ayıramayız. Cihad mühim bir farz olduğu 
gibi namaz da insanın nefsine karşı en mühim cihadıdır. Allah Resûlü bir
 savaştan dönerken, "Şimdi küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz!” 
buyurmuş, bunun üzerine sahabe büyük cihadın ne olduğunu sorunca da 
Efendimiz, "Nefis ile olan cihaddır.” (Beyhakî, Zühd, 1/165) cevabını 
vererek asıl büyük cihadın nefisle boğuşma olduğunu ifade etmiştir. 
Namaz kılmayan insan ise nefsine yenik düşmüş demektir.
Hiç unutulmaması ve asla hatırdan çıkarılmaması gereken bir husus da,
 sözümüzün karşımızdaki insanda mâkes bulması, bizim, Allah ile 
irtibatımıza bağlıdır. Zira hüsn-ü kabule mazhar edecek olan Allah’tır. 
Mü’min, hâl ve hareketleriyle her zaman Allah’a hakkıyla kul olmaktan 
başka bir ideal ve gayesi olmadığını göstermelidir ki Allah (celle 
celâluhu) da onu muvaffak kılsın.

	İnsan, hem sağlam bir inanca sahip olmalı hem de 
tam tekmil amel etmelidir. Amelle desteklenmeyen iman yavaş yavaş 
zayıflar ve çözülür.
	Gece hayatı olmayan, işin sadece lafını yapıp, 
ruhundan uzak olan bir kısım insanlar vardır ki, bunların insanlara 
verebileceği bir şey yoktur.
	Mü’min, hâl ve hareketleriyle her zaman Allah’a 
hakkıyla kul olmaktan başka gayesi olmadığını göstermelidir ki Allah da 
onu muvaffak kılsın.

Küçük şeylerdeki büyüklük
Cenâb-ı Hakk’ın umûr-u hasîseyle, yani 
küçük küçük şeylerle şe’n-i rubûbiyetinin gereği meşgul olması Allah 
adına bir eksiklik değildir. Esasen, büyük şeylerle beraber küçük 
şeyleri de yapması Allah’ın büyüklüğündendir.
Bazı büyükler vardır ki, onların nazarları sadece büyükleri görür. 
Dolayısıyla sadece onlarla meşgul olur ve küçükleri göremezler. Meselâ, 
bir mareşal, ordunun içinde sadece kurmaylarıyla temas ediyorsa, bu 
temas tam değildir. Büyüklüğün şe’ni odur ki, ara sıra onbaşılık 
mertebesine de insin ve onu da dinlesin. Bazen eratın arasına çıkıp 
onlara muhatap olsun. Böylece o, neferlerin mertebesinde neferlere kendi
 mevcudiyetini hissettirecek ve onları da memnun edecektir ki, bu 
meşguliyet onun neferlere de ehemmiyet verdiğini gösterecektir. 
Binaenaleyh işte bu, büyüklüğün önemli bir yanıdır.
Allah’ın Zât’ında şeriki olmadığı gibi rubûbiyetinde de ortağı 
yoktur. Ehad ve Vâhid olan Allah, her şeyin sevk ve idaresini tek başına
 yapar. Atom çekirdeğinin etrafında elektron ve protonları çeviren 
bizzat O’dur. Kanunlar sadece itibarî ve izafî şeylerdir. Sistemleri 
çeviren ve kanunları koyan da Allah’tır.
Evet, her şeyi Allah’ın Kendisi yapıyor. Bunu, düşüncemizle bunların 
içine girdiğimiz zaman anlayabiliyoruz; anlıyor ve görüyoruz ki, tabiat 
ve sebepler bu işlere zerre kadar parmak karıştırsa, her şey alt-üst 
olacaktır. Allah küçük dairede de büyük dairede de şerik istemediği 
gibi, küçüklerden de merhametini esirgememektedir.
Meselenin dikkatlerden kaçmaması gereken bir yönü de şudur: Küçükler 
küçüklükleri içinde öyle harika keyfiyet ve sanatlara sahiptirler ki, 
bunları çok defa büyüklerde bulmak mümkün değildir. Bir mikrobun, bir 
bakterinin çok büyük bir mahareti ve ince işleri vardır. Bir diş 
bakterisi, elindeki manivelası ile senin dişinin bir tarafına yanaşır ve
 sanatını icra etmeye başlar. Dişini eritirken manivelasının sesini 
başka bir mikrop duyar gelir ona arkadaş olur. Anlaşıp, senin dişin 
üzerinde hâkimiyet tesis etmek için bir koalisyon kurarlar ve dişinin 
iflâhını keserler. Bu işi bir fil yapamaz.
Bu itibarla maharet ve sanat, büyüklük ve küçüklükle mâkusen 
mütenasiptir (ters orantılı) denebilir. Evet, görülebilse, küçüklerde 
Allah’ın sanatı daha barizdir. Bu bakımdan mikroskopla bir hücreyi 
teşrih masasına yatırıp bir kapı kadar büyütsek, hücrenin DNA ve 
RNA’sının içine girsek, öyle harika icraatlar müşâhede edeceğiz ki, onu,
 ne bir filin boyunda ne de hortumunda görmek mümkün değildir.

	
Fethullah Gülen 
		]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9DF93C-2DDF5A-6CB723-3BA8F0-8CD5B8-F79250.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9DF93C-2DDF5A-6CB723-3BA8F0-8CD5B8-F79250.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9DF93C-2DDF5A-6CB723-3BA8F0-8CD5B8-F79250.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9DF93C-2DDF5A-6CB723-3BA8F0-8CD5B8-F79250.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Nefse-karsi-en-buyuk-cihad-namazdir-/52515/</link>
			<pubDate>Sun, 04 Nov 2012 15:32:28 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Arafatta yürekleri çatlatırcasına dua]]></title>
			<description><![CDATA[Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe'yi tavaf etmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. (Âl-i İmran Sûresi, 3/97)]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Cenab-ı Hak,

	Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. (Âl-i İmran Sûresi, 3/97)
kavl-i kerimiyle, hac yolculuğuna güç yetirenlere haccı farz 
kılmıştır. Günümüzde, geçmişe nispeten seyr ü seyahat imkânlarının 
arttığı, yolculukların kolaylaştığı, kutsal topraklarda hac farizasının 
daha rahat eda edildiği ve bütün bunların yanında insanların 
imkânlarının daha çok genişlediği bir gerçektir. Fakat daha da önemlisi 
günümüzde, birkaç asırdan beri üzerine ölü toprağı saçılmış gibi uyuşuk 
bir hali bulunan İslam Dünyası’nın yeniden din ve diyanete uyanmaya 
başlamasıdır. Ayrıca, şu an hacca giden dört beş milyon insanın yanında,
 kendilerine böyle bir fırsat tanınmadığından dolayı gidemeyenlerin 
sayısı da az değildir. Belki önümüzdeki yıllarda Arafat’ta on milyon 
insan aynı anda ellerini kaldırıp Allah’a yalvaracak; bunun neticesinde 
kim bilir arş-ı rahmet nasıl ihtizaza gelecek, Cenâb-ı Hak ne 
lütuflarda, ne ihsanlarda bulunacak ve böylece inanan gönüller bir kez 
daha kendi ayakları üzerine doğrulup iman, itminan, huzur ve emniyet 
soluklayacaktır.
Saniyelerin içine sığıştırılan seneler
Hac bir ibadettir, dolayısıyla o, sırf Allah emrettiği için yerine 
getirilmelidir. Çünkü Ma’bûd-u Mutlak ve Maksûd-u Bi’l-İstihkak olan 
Rabb-i Kerîm’e karşı ibadette bulunmak O’nun hakkı, bizim de 
vazifemizdir. Bu açıdan bir mü’min, her şeyden önce, üzerimizde sağanak 
sağanak lütufları bulunan Cenab-ı Hakk’ın emrine inkıyadın bir gereği 
olarak hac farizasını yerine getirmelidir.
Öncelikle insan, daha baştan nereye gittiğinin şuurunda olmalıdır. 
Evet, hac yolcusu, yola çıkarken, Sidretü’l-münteha’nın izdüşümüne, bir 
yönüyle Cenab-ı Hakk’ın teveccüh ettiği bir âleme yolculuk yaptığının ve
 insanlığın Allah’ı gösteren mihrabına doğru ilerlediğinin farkında 
olmalı ve sinesi bu duygularla dopdolu olarak oraya varmalıdır. Aynı 
zamanda haccı; farz, vacib, sünnet, müstehab ve âdâbına riayet ederek 
eda etmeye çalışmalı ve orada hep Allah’a müteveccih olmalıdır. Diğer 
bir ifadeyle insan hac vazifesi boyunca, hep Allah için başlamalı, Allah
 için işlemeli, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalıdır… Allah için 
Kâbe’ye yürümeli, Allah için Kâbe karşısında el açmalı, Allah için 
Mültezem’e yüzünü koymalı, Allah için Hacerü’l-esved’i istilam etmeli 
veya öpmelidir… Allah için Mina’ya çıkmalı, Allah için Arafat’ta 
bulunmalı ve Allah için Müzdelife’ye inmelidir… Kısaca orada menâsikin 
her birini Allah için yapmalı ve böylece saniyelerinin içine, Allah’ın 
izni ve inayetiyle, seneleri sığdırmaya çalışmalıdır.
Ayrıca insanın bu mukaddes yolculuk boyunca laubaliliğe vesile 
olabilecek ortamlardan kaçınması gerekir. Bunun için de elden geldiğince
 fuzulî işlerden ve fuzulî işlerle meşgul edebilecek kişilerden kendini 
tecrit etmelidir. İnsan orada gereksiz muhabbetlere girmek yerine, 
gönüllerin yumuşayıp gözlerin ceyhun olduğu yerleri kollamalı ve "Bir 
daha nasip olur mu olmaz mı?” şuuruyla hareket edilmelidir.
"Ne olur, arındır beni ya Rabbi!”
Aynı zamanda bu kutsal beldeleri, tazarru ve niyazlarımızı Cenab-ı 
Hakk’a sunma adına çok iyi değerlendirmeli ve oralarda hep ümmet-i 
Muhammed’in kalbi olarak heyecan yaşamalı, o heyecanı dillendirmeye 
çalışmalıyız. Mesela Kâbe’nin ilk görüldüğü an, duaların kabul 
buyrulduğu sırlı ve sihirli bir andır. Dolayısıyla böyle bir anın dua 
adına çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Aynı şekilde insan Mina’ya 
gittiği zaman orasını Arafat’a çıkmak için ilk arınma kurnası olarak 
görmeli ve saniyesini boşa geçirmeksizin orada da Cenab-ı Hakk’a içini 
dökmelidir.
Arafat’a gelince, ehl-i tahkikin ifadesiyle, Cenab-ı Hak orada 
yapılan duaları -yüzde nispetiyle söylemek belki doğru olmasa da, kabul 
olunan duaların çokluğunu ifade etmek için söyleyelim- yüzde doksan 
dokuz kabul buyurur. Hatta diyebiliriz ki, Cenab-ı Hak, Kendisine 
gönülden teveccüh etmiş insanların hürmetine, liyakati olmayan kişilerin
 dualarını bile orada kabul eder.
Bildiğiniz üzere, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi 
salâtin ve selâm), Arafat’ta hep ümmeti için dua etmiştir. Kul 
haklarının affedilmesi için bile orada âdeta çırpınıp durmuştur. Bir 
hikmete binaen bu duanın orada kabule karin olmadığı rivayet edilir. 
Ancak Rahmet ve Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtü vesselâm) kalbi kırık 
ve mahzun olarak Müzdelife’ye geldiğinde, orada da ellerini açmış ve 
sabaha kadar hiç uyumaksızın ümmeti için dua dua yalvarmıştır. İbn Abbas
 (radıyallahu anh), bu esnada Efendimiz’in yanında bulunduğunu, duasının
 sonuna doğru Efendiler Efendisi’nin tebessüm buyurduğunu nakleder ve 
sonra da bunu, duanın kabul buyrulup Efendimiz’e bu mevzuda bişaret 
verildiğine hamleder. Gönlüm bu meselenin bu şekilde olmasını ne kadar 
arzu ederdi! Çünkü bu, bizim de beraatımız sayılır.
Evet, Kâbe, Mina, Arafat ve Müzdelife Cenâb-ı Hakk’a teveccüh, 
tazarru ve niyaz adına açılmış birer menfez gibidir. Oralarda Cenab-ı 
Hakk’a müteveccih olanları O asla mahrum bırakmaz. Öncelikle buna 
yürekten inanmak lazım. Zaten, Efendiler Efendisi de (aleyhi 
ekmelü’t-tehâyâ) bize, duanın kabul olacağına itikat ederek dua 
edilmesini tavsiye buyurmuyor mu? Bu açıdan, "Ben dua edeyim de ne 
olursa olsun.” düşüncesiyle değil, "Allah’ım, bahtına düştüm. Allah’ım, 
büyüklüğüne sığınıyorum. Allah’ım, rahmetinin enginliğine dehalet 
ediyorum. Allah’ım, ne olur, beni, benim çirkinliklerimle baş başa 
bırakma! Allah’ım, buraya arınmaya geldim! Ne olur, arındır beni ya 
Rabbi!” gibi şuurlu ifadelerle insan göbeğini çatlatırcasına, yüreğini 
yırtarcasına gönülden dua etmelidir.

	Hac bir ibadettir, dolayısıyla o, sırf Allah 
emrettiği için yerine getirilmelidir. Çünkü Rabb-i Kerîm’e karşı 
ibadette bulunmak O’nun hakkı, bizim de vazifemizdir.
	Hac yolcusu, yola çıkarken, Sidretü’l-münteha’nın 
izdüşümüne ve insanlığın Allah’ı gösteren mihrabına doğru ilerlediğinin 
farkında olmalı ve sinesi bu duygularla dopdolu olarak oraya varmalıdır.
	"Allah’ım, ne olur, beni, benim çirkinliklerimle 
baş başa bırakma! Allah’ım, buraya arınmaya geldim! Ne olur, arındır 
beni ya Rabbi!” diyerek insan göbeğini çatlatırcasına, yüreğini 
yırtarcasına gönülden dua etmelidir.

Mina, çok özel bir mekânın adıdır
İnsan bu mübarek mekânlarda ve bu kutlu zaman dilimlerinde kendisi, evlad u iyali ve yakınları için de dua edebilir.
Fakat özellikle günümüzde ümmet-i Muhammed’in hali, kanaatimce, bizim
 şahsî durumumuzdan çok daha fazla önem arz etmektedir. Zira Müslüman 
coğrafyası olarak bugün hal-i pürmelalimiz ortada. İslam tarihi boyunca,
 hiç bu kadar perişan bir vaziyete düşmemiştik. Kendi ayaklarımızın 
üzerinde duramıyor, başkalarının altımıza koyduğu şeyler -ki bununla 
onların neyi hedeflediklerini hiçbir zaman bilemiyoruz- üzerinde durmaya
 çalışıyoruz. Fakat çok defa ayağımız altındaki bu destekler de 
çekiliyor ve biz ipe asılı bir insan gibi berdâr oluyoruz. Bu acı tablo 
karşısında iki büklüm ızdırapla kıvranıp duran Hazreti Pîr, ümmet-i 
Muhammed’in dertlerini düşünmenin, kendisini düşünmekten alıkoyduğunu 
ifade ediyor. Bu açıdan haccetme imkânını elde eden Müslümanlar Kâbe’yi 
gördüklerinde, ellerini açarak, yüreklerini çatlatırcasına, "Allah’ım 
ümmet-i Muhammed’e selamet eyle! Allah’ım ümmet-i Muhammed’e rahmet 
eyle! Allah’ım ümmet-i Muhammed’i mağfiret eyle! Allah’ım! Müslümanlara 
derlenip toparlanmayı müyesser kıl! Allah’ım ümmet-i Muhammed’e dirilişe
 giden yolları göster!” diyerek ümmet-i Muhammed için dua dua Allah’a 
yalvarmalıdırlar.
Mina’ya yürürken ve Mina’da gecelerken de aynı şekilde yüzleri yere 
koymalı ve ümmet-i Muhammed’i dileyerek aynı duaları tekrar edip 
durmalıdırlar. Zira Mina kendine has hususiyetleri bulunan mübarek bir 
mekânın adıdır. Düşünün ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi 
ve sellem) İslam’ın ilk yıllarında Mekke’de ve daha başka yerlerde 
muhataplarından bulamadığı cevabı orada bulmuş, orada O’na sahip 
çıkılmıştı. Demek ki, sahip çıkılma esprisi açısından oranın ayrı bir 
kıymeti vardır. İşte Cenab-ı Hakk’ın bu ölçüde bir teveccühünün 
bulunduğu mekânda, biz de sahip çıkılacağımız ümidiyle ellerimizi açmalı
 ve "Allah’ım, ümmet-i Muhammed’in bükülmüş belini doğrult ve bu diriliş
 vetiresini tamamla!” diye dua etmeliyiz.
Arafat’a doğru yürürken de çok önemli bir yere yüründüğünün farkında 
olunmalıdır. Kim bilir belki de orası yeryüzünde Cenab-ı Hakk’a en yakın
 olan bir mekândır. Veli olmayan insanlar bile orada ciddi bir kurbet 
yaşayabilirler. Evet, Cenab-ı Hak orada bulunan insanlara utûfe-i 
şahanesi adına fevkaladeden lütuflarda bulunabilir. Bu itibarla da 
ötelere en yakın bu karargahta insan yine içini dökmeli ve ümmet-i 
Muhammed adına Cenab-ı Hakk’a yalvarıp yakarmalıdır. Orada yeme içmeyle 
vakit tüketilmemeli; ağza, bayılmayacak ve açlığı yatıştıracak kadar bir
 iki lokma almak suretiyle güneş batıncaya kadar, Arafat’taki o altın 
zaman dilimi, saniyesi dahi fevt edilmeksizin, hep dua, yalvarma ve 
yakarmayla geçirilmeli ve oranın gerektirdiği samimiyet ve sadakat 
ortaya konmalıdır.

	
Fethullah Gülen 
		]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_E453B2-949DFF-D581AA-EEE4A2-0125D6-DA0F20.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_E453B2-949DFF-D581AA-EEE4A2-0125D6-DA0F20.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_E453B2-949DFF-D581AA-EEE4A2-0125D6-DA0F20.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_E453B2-949DFF-D581AA-EEE4A2-0125D6-DA0F20.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Arafatta-yurekleri-catlatircasina-dua-/52514/</link>
			<pubDate>Sun, 04 Nov 2012 15:31:19 +0200</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Hayırlı evlât hayırlı ailede yetişir]]></title>
			<description><![CDATA[Anne ve baba, iyi evlât yetiştirme konusunda mutlaka mutabakat sağlamalıdırlar. Çocuk yetiştirme kabiliyet ve istidadı olmayan, olsa da sorumluluk yüklenmeyen bir anne ve onların hiçbir problemiyle meşgul olmayan bir babanın vesayetindeki çocuklar, anne ve babaları olsa da yetimdirler.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Anne ve baba, iyi evlât yetiştirme konusunda mutlaka mutabakat sağlamalıdırlar. Çocuk yetiştirme kabiliyet ve istidadı olmayan, olsa da sorumluluk yüklenmeyen bir anne ve onların hiçbir problemiyle meşgul olmayan bir babanın vesayetindeki çocuklar, anne ve babaları olsa da yetimdirler.
	
	Allah'ın, şefkat, merhamet, incelik ve hassasiyetle donattığı, donatıp çocuklarını yetiştirme konusunu tabiatının bir derinliği haline getirdiği anne, ruhundaki bu potansiyeli mutlaka onları hakikî insanlığa yükseltme istikametinde kullanmalıdır. Zaten o, fıtratı itibarıyla bir muallime, bir mürebbiye ve bir mürşidedir. Onun en önemli vazifesi çocuğunu yetiştirmek olmalıdır. 'Allah, anne ile çocuğunun arasını ayıranı kıyamet gününde sevdiklerinden ayırır.' (Hâkim, Müstedrek, 2/55) hadisi de annenin çocuk terbiyesindeki müstesna rolünü gayet net bir şekilde ortaya koymaktadır.
	
	Anne, donanımının gereğini yerine getirirken baba da hilkat ve konumunun icabı daima temkinli, dirayetli, kiyasetli ve dikkatli olması gerekmektedir. O siyasetle, memuriyetle, ticaretle, ziraatle vb. işlerle meşgul olur ve biraz da tabiatının gereği ailedeki ayrı bir boşluğu doldurur. Evet, o, gücü, mukavemeti ve farklı yapısıyla ayrı işlere namzettir. Zaten kadimden beri o hep hususî bir sorumluluğun insanı olagelmiştir. Ormandan ağaç kesmeden alın da, saban sürmeye; arpa, buğday ekip biçmeden inşaatlardaki ya da fabrikalardaki bütün ağır işlere kadar her şey ona bağlı devam edegelmiştir. Böyle ağır işlere, bedeniyle, iradesiyle mukavemet edebilecek erkek bence yerini korumalı, kadın işleriyle kadınlaşmamalı ve kadını da takatini aşkın ağır işlerle uğraştırmamalıdır.
	Şefkat kahramanı anneler
	
	Ayrıca erkek, bir mukavemet abidesidir ama bir şefkat kahramanı değildir. Şefkat, annenin en önemli derinliğidir; o, dokuz ay karnında gezdirir çocuğunu. Dünyaya getirir yüz zahmetiyle, bakar büyütür bin meşakkatiyle. Gece inlediği zaman hemen kalkıp imdadına koşar.. Ağladığında da bağrına basar. Tabiatından kaynaklanan bir iştiyak ve insiyakla onu yaşatmak için yaşar. İşte bir tarafta kadın diğer tarafta da erkek, teşkil ettikleri aile vahdetiyle cennet saraylarını hatırlatan öyle bir yuva kurarlar ki bu yuvanın çehresinde öteleri temaşa edebilirler.
	
	Günümüzde erkek bir dairede, kadın da bir dairede çalışır. Bu durumda çocuklar ya başkasının yanında ya da çocuk kreşlerindedir.. Evet, erkek ve kadın da çalışınca, çocuklar belli ölçüde de olsa yalnızlığa, sahipsizliğe terk edilirler. Sonra bu insanlar kendi kendilerine şöyle teselli olurlar: 'Orada çok şefkatli, bilgili kimseler var. Çocuklara bizden daha iyi bakıyorlar.' Oysaki çocuğun, bütün bunların ötesinde istediği daha başka şeyler vardır.
	
	Kreşte çocuğun elbisesini yıkayabilirler.. Yemeğini vaktinde yedirebilirler, teneffüs etmek istediğinde dışarıya çıkarıp gezdirebilir ya da lunaparklarda elinden tutup dolaştırabilirler; ama bunu yapanlar hiçbir zaman çocuğun annesi, babası olamaz, onun en çok muhtaç olduğu şefkati ona veremezler. Şefkat, çocuğun, annesinin yüzünde okuduğu, sinesinde bulduğu, babasının kucağında hissettiği cibillî alâkadır. Bunu vermedikleri takdirde onu başka hiçbir fanteziyle tatmin edemezler.
	
	Böyle eğitim yuvaları veya kreşlere terk edilen çocuklar bir yana, çıraklık devresinde bir ustaya veya kalfaya teslim edilen çocukları ele alalım; eğer bu usta ve kalfa şefkatten uzak ve biraz da haşin ise, mütemadiyen huşunet gören bu çocuklar, zamanla öylesine duygusuz, öylesine katı ve öylesine merhametsiz yetişirler ki; yabancılar şöyle dursun, annelerine babalarına karşı dahi kaba davranmadan geri durmazlar. Böyle sert insanların, çıraklık devresinde, o masum çocukların mülayim ruhlarında icra ettiği menfi tesir bu ölçüde olumsuz neticeler doğurursa, daha dünyaya gelir gelmez götürüp yabancı kucaklara teslim ettiğimiz çocukların, o yabancı nazarlar altında ne hâl alacaklarını kestirmek zor olmasa gerek.
	
	Her zaman kendisini bize Rahmân ve Rahîm olarak tanıtan, Kur'ân-ı Kerim'de tam yüz on dört defa "Bismillahirrahmanirrahim" kelâm-ı mübecceli içinde Rahmâniyet ve Rahîmiyetini anlatan Allah (cc), bu mübarek isim ve sıfatlarıyla annede tecelli etmiş gibidir. Evet, Allah'ın (cc) Rahmâniyet ve Rahîmiyetiyle bir haneye tecellisini, annenin binbir ihtimamla çocuklarının üzerine eğilmesi ve onları görüp gözetmesi şeklinde mütalâa edebiliriz. Böyle bir mazhariyetin dünyada hiçbir şeyle değiştirilemeyecek kadar yüce olduğunda şüphe yoktur.
	
	Bir dönemde üniversitede eğitim gören, hatta yüksek lisans ve doktora yapan, ama terör odaklarının eline düşmüş bazı gençler oldu ve anneyi babayı ağlatan, onların ciğerini dağlayan merhametsiz, duygusuz nesiller yetişti; ancak bunlar birer istisna idi ve okumanın, okutmanın aleyhinde delil teşkil edecek şeyler değildi. Kimse evlâdını, bir kurşunla vurulsun ya da toplumun huzurunu kaçırsın diye yetiştirmez; yetiştirmez ama bazen onların hiç beklenmedik cereyanlara kapılıp gitmelerini de önleyemez. İşte ister böyle sürpriz olumsuzluklar, ister muhtemel tehlikeler karşısında anne-baba her zaman yuvayı bir koruyucu sera gibi kullanmalı, çocuklarının ahlâkî eğitimlerini öncelikli hedef yapmalı ve çocuklarının zayi olmasına fırsat vermemelidirler.
	
	Sonuç olarak diyebiliriz ki, anne-baba, hisli, şuurlu, vatanına milletine, dinine sımsıkı bağlı bir neslin yetişmesi için gerekli olan her şeyi yapmalı ve onun aklî, kalbî, hissî, mantıkî boşluk yaşamasına fırsat vermemelidirler. Şayet anne-baba dindar, Kur'ân'a bağlı, İslâm'ı bilen kimseler ise çocuklar da şuurlu yetişecek ve milletlerinin ikbal yıldızını parlatacaklardır.
	
	 Çocuk yetiştirme kabiliyeti olmayan, onların hiçbir problemiyle meşgul olmayan bir ana-babanın vesayetindeki çocuklar öksüz ve yetim sayılırlar.
	 Kadın, yaratılışı itibarıyla bir öğretmen ve bir terbiyecidir. Bu açıdan bir annenin en önemli vazifesi çocuğunu hayırlı bir şekilde yetiştirme olmalıdır.
	 Ana-baba yuvayı koruyucu sera gibi kullanmalı, çocuklarının ahlâkî eğitimlerini hedef yapmalı ve onların zayi olmasına fırsat vermemelidirler.
	
	Evliliğin gayesi
	
	Aile, bazılarının anladığı gibi bir çocuk yapma fabrikası değildir; o, toplumun en hayâtî bir parçası ve milletin de ilk nüvesidir.
	
	Dolayısıyla da o, ne bir kuluçka makinesi, ne de cismânî arzuların tatmin vasıtasıdır. O, kutsal bir müessesedir. Kutsiyetin en belirgin çizgisi de nikâhtır. Belli prensipler çerçevesinde, meşrû bir akitle çiftlerin bir araya gelmesine nikâh denir ki; bu hedefi, gayesi belli bir anlaşmadır. Allah, nikâh prensipleri için olmayan bir araya gelmelere "sifah" ve "zina" nazarıyla bakar.
	
	Din, "nikâh" adı altında böyle bir meşrû birleşmeyi iyi bir milletin temeli, rüknü, esası kabul eder. Ancak, meşrû birleşmeler bile bir gayeye bağlıdırlar. Maksatsız, gayesiz, gelişigüzel evlilikler meşrû sınırları zorlayacağından bir Müslüman bu konuda oldukça hassastır. Evet, izdivaçtaki hedef, Allah'ı hoşnut ve Resûlullah'ı memnun edecek bir neslin yetiştirilmesi olmalıdır.
	
	Hedefi ve gayesi olmayan izdivaçlar, niyetsiz ameller gibi bereketsizdirler. Gaye olmayınca bazen dinine-diyanetine bakılmadan hiç tanınmayan birisiyle sırf boyuna posuna bakılarak evliliğe benzeyen bir araya gelmeler, uhrevî derinliğinin olmaması yanında çok defa uyumsuzluk ve geçimsizliklerle sonuçlanır. Hele bir de, Kur'ân'a inanan ve inanmayan, Resûlullah'ı (sallallahu aleyhi ve sellem) tanıyan ve tanımayan iki kişi bir araya gelmişse.. Evet, aileler arasında inanma ve inanmama açısından zıt düşünceler söz konusu ise, dinî, fikrî sürtüşmeler kaçınılmaz olur ve telâfisi imkânsız uyuşmazlıklar baş gösterir.
	
	"Gayeli izdivaç", enine-boyuna düşünülerek, hissin yanında aklî-mantıkî olan izdivaçtır. Ve evlenmede "maksat" düşünülerek hareket edildiğinden ailede huzur vardır. Neticesi düşünülmeden ve bir gaye gözetilmeden yapılan evliliklerin neticesinde ise, değişik sıkıntılar söz konusudur. Böyle bir yuvada, aile fertleri sürekli huzursuzluk yaşarlar.
	
	Din, bir taraftan evlenmeyi meşrû kılıp onu teşvik ederken diğer taraftan da meseleyi gaye ile sınırlandırmaktadır. Zaten insanın her işinde ve davranışında bir gaye olmalıdır ki, teşebbüs ve atılımlarında da kararlı olabilsin ve o hedefe ulaşmaya çalışsın. Şayet o bir gaye gözetmiyorsa, mesaisini de tanzim edemez ve hiçbir zaman hedefe ulaşamaz. Buna "metot", "usûl" ya da gayeyi nazara almanız itibarıyla "finalite" de diyebilirsiniz. Şu bir gerçektir ki, hareket ve davranışlarımızda gaye gözetmiyorsak, başarı şansımızı da büyük ölçüde kaybetmiş sayılırız.
	
	Fethullah Gülen 
	]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_8BCC9D-3A24EE-3E0AFD-0D11A2-E350BA-72A04A.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_8BCC9D-3A24EE-3E0AFD-0D11A2-E350BA-72A04A.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_8BCC9D-3A24EE-3E0AFD-0D11A2-E350BA-72A04A.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_8BCC9D-3A24EE-3E0AFD-0D11A2-E350BA-72A04A.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Hayirli-evlat-hayirli-ailede-yetisir-/38660/</link>
			<pubDate>Mon, 08 Oct 2012 18:29:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuklarımıza karşı vazifelerimiz]]></title>
			<description><![CDATA[Evet, her çocuk ortama göre şekillenir ve bir manada o, ortamın çocuğu sayılır. Unsurların başında yuva gelir. İkinci olarak mektep, üçüncü olarak arkadaş ve dost çevresi ve dördüncü olarak da ders ve mütalâa arkadaşlığı gelir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Evet, her çocuk ortama göre şekillenir ve bir manada o, ortamın çocuğu sayılır. Unsurların başında yuva gelir. İkinci olarak mektep, üçüncü olarak arkadaş ve dost çevresi ve dördüncü olarak da ders ve mütalâa arkadaşlığı gelir.
	
	Siz çocuğun gezip-tozacağı ortamları iyi belirleyememiş, onun insiyaklarını bu istikamette geliştirememiş iseniz, çocuğunuzun bir gün mutlaka herhangi bir virüs kapması kaçınılmazdır. Evet, bu çocuk, ortam bozuk olduğu takdirde bir gün kat'iyen bozulacaktır. Onun için vasatı, hanenizden başlamak suretiyle, yolun her menzilinde ve hayatın her ünitesinde çocuğunuzun mükemmel yetişmesine müsait hâle getirmelisiniz; çünkü olan olduktan sonra zamanı geriye işletip durumu düzeltmemiz mümkün değildir.
	
	Haram lokma yedirmeme
	
	Çocuğun, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlayarak onun helâl ve meşru rızıkla beslenmesi de fevkalâde önemlidir. Damarlarınızdaki bir parça haram ya da şu veya bu şekilde elde ettiğiniz şüpheli bir nesne o çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.
	
	Kem nazarlara karşı koruma
	
	Çocuk dünyaya geldikten sonra, gıdasına, bakımına, görümüne dikkat ettiğimiz gibi, onun kem ve hain nazarlardan korunması da çok önemlidir.
	
	Meselâ, duyguları kirli, düşünceleri kirli, tavırları kirli, sözleri kirli, mücrim ve günahkâr gözlerin ifraz ettiği şerarelerle, o çocuğun ince bir kısım duygularının dumura uğrayabileceği mutlaka hesaba katılmalıdır.
	
	Aile ortamını düzenleme
	
	Çocuk daha iki-üç yaşındayken ağzından çıkan ilk sözün tabii olanı 'anne-baba', iradisi de 'Allah' olmalıdır. Çünkü Allah Evvel'dir, Allah Ezelî'dir, Allah Ebedî'dir. Sonra bu esaslı atkı üzerine diğer şeyler bina edilecek, yaşına ve idrak ufkuna göre vatan, toprak, bayrak, hürriyet, istiklâl vb. terimler de bunun etrafında örgülenecektir.
	
	Şayet, çocuk ilköğretimde okuyorsa ona göre malumat verilecek. Lisede okuyor, felsefe ve sosyal bilimler, içtimai bilimlerle iştigal ediyorsa, o seviyenin malzeme ve materyaliyle takviye edilecektir. Bir evde, Allah denilip rükûa ve secdeye gidiliyor, Allah denildiğinde ayakların bağı çözülüyorsa çocuğun ilk kelimesinin 'Allah' olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır.
	
	Muhabbetin dozunu ayarlama
	
	Cenâb-ı Hak, bir çocuk ihsan edince, bütün kalbimizle ve sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek -hâşâ ve kellâ- Allah'ı sevme ölçüsünde bir alâka ifratına da girmemeliyiz.
	
	Allah nazarında bu, bir nevi şirk sayılabilir. Evet, doğrudan doğruya evlât sevgisine dalıp Allah'ı unutmanın büyük bir yanlış olduğu şüphesizdir. Ayrıca, bir yönüyle çocuğa karşı sizi böyle hesapsız hareketlere sevk edecek derecede bir sevgi de zararlıdır. İşte Allah nezdinde yasaklanan sevgi de bu olsa gerek. Allah'a karşı göstereceğiniz muhabbeti, herhangi bir fâniye tevcih ettiğinizde o sevgi bazen gayretullaha dokunabilir.
	
	Evet, şu hususlardan ötürü sevgide i'tidal çok önemlidir:
	
	Gönüllerin sultanı Allah (cc)'tır. Gönülde O'nun muhabbetinin yerini hiçbir muhabbet almamalıdır.
	
	Kat'iyen bilmeliyiz ki bu yavru, Allah'ın bize bir emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi ve alâka, o emanetin bakım ve görümü için verilmiş bir avans ve bir teşvik primidir. Evet, sizin o yavruya karşı sevginiz, sadece Rahman ve Rahîm olan Allah'ın bir hediyesidir ve Allah'ın size tevdi ettiği o emanete kusursuz bakmanız için verilmiştir.
	
	Güzel örnek olma
	
	Yetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbî hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlanmalıdır. Evet, onların mükemmel şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususa fevkalâde dikkat etmek zorundayız. Meselâ, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde kemâl-i ihtimam ile eda etmeli, Allah'a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız. Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak olmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde, uygunsuz hiçbir söz söylenmemeli ve onların hafıza lûgatlarına uygunsuz kelimeler kat'iyen yazılmamalıdır.
	
	Kur'ân-ı Kerim okumalarını, Kur'ân'ın hakikatlerine aşina olmalarını istiyorsak, o evin içinde sabah akşam, hem de onların duyacağı şekilde Kur'ân müzakere etmeli, Kur'ân'ın o muallâ mevkiine ihtiram göstermeliyiz ki, onları çelişkiye itmeyelim.
	
	Çocuklara kadirşinaslık hissi ve Allah sevgisi kazandırma
	
	Bilindiği üzere çocuk, belli bir seviyeye kadar ibadet ü taatle mükellef değildir. Binaenaleyh o, bu dönemde namazında, orucunda ve sair dinî vecibelerinde yaptığı kusurlardan ötürü tedip edilmez; edilmemeli ve hele asla itap görmemelidir.
	
	Ancak, şu da bilinmelidir ki, henüz mükellef olmadığı bu devrede, ona anlattığımız şeylerin hiçbirisi, ömür boyu onun hatırından, kafasından, kalbinden çıkmayacaktır. Onlara karşı kadirşinaslığımız da bu ölçüde pekiştirilmesi gereken bir husustur. Evet, çocuklarımızın kadirşinas olmalarına dikkat etmemiz çok önemlidir. Onlar, kendilerine gelen ihsanları bilmeli, nimet karşısında Allah'a da, insanlara da mutlaka teşekkür etmelidirler. Kadirşinaslık hissi, sonraları daha da derinleşerek Allah'ın (cc) nimetleri karşısında O'nu, hep hamd ü sena eden biri ve insanlardan gördüğü iyilikler karşısında da müteşekkir biri hâline getirecektir.
	
	1 - Çocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için ortamın da mükemmel olması şarttır. Evet, her çocuk ortama göre şekillenir ve bir manada o, ortamın çocuğu sayılır.
	
	2 - Bir evde, Allah denilip rükûa ve secdeye gidiliyorsa, çocuğun ilk kelimesinin 'Allah' olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır.
	
	Fethullah Gülen 
	]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_306D60-64C754-D17476-86627E-7DB855-899CC9.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_306D60-64C754-D17476-86627E-7DB855-899CC9.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_306D60-64C754-D17476-86627E-7DB855-899CC9.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_306D60-64C754-D17476-86627E-7DB855-899CC9.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Cocuklarimiza-karsi-vazifelerimiz-/33512/</link>
			<pubDate>Fri, 28 Sep 2012 14:01:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Zikir mi tefekkür mü?]]></title>
			<description><![CDATA[Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, tefekkür eden insanlar için elbette birçok ibretler (ve dersler) vardır.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle 
buyuruyor: "Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün 
birbiri ardınca gelişinde, tefekkür eden insanlar için elbette birçok 
ibretler (ve dersler) vardır." (Âl-i İmrân, 3/190) Allah Resûlü 
(sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir hadislerinde "Kim bu âyeti okuyup 
da tefekkür etmezse ona yazıklar olsun!" buyurarak tefekkür etmenin 
önemi üzerinde durur.
Ayrıca Ümmü Seleme ve başka bir rivayette ise Âişe validelerimiz, bu 
âyet nazil olduğu zaman veya bu âyeti okurken Efendimiz'in ağladığını 
naklederler.
Tefekkürün mü'minin hayatında çok önemli bir yeri vardır. Ancak bunun
 için tefekkürün ne demek olduğunu bilmek gerekir. Tefekkür evvelâ bir 
ilk ve ön bilgiye dayanır. Avamca ve cahilane tefekkürler, kuru birer 
tahayyüldür ve zamanla bıkkınlık hâsıl eder, daha sonra da insan onu 
anlamsız görmeye başlar. Bu sebeple insanın evvelâ tefekkür edecek 
mevzuu bilmesi, yani onun önceden belli bir malumatının olması gerekir.
Hayalperest değil, mütefekkir
Ayların ve yıldızların dönüşünü, onların insanla münasebetini.. 
İnsanı teşkil eden zerrelerin deveran ve cereyanını bilmek, tefekkür 
adına bir adımdır ama ayın ve güneşin harekâtına bakıp kâinatın baş 
döndürücü güzellikleri karşısında şairane ilhamlarla coşmak tefekkür 
değildir. Bu şekilde düşünen, hayallere dalan malul, yalnız ve garip bir
 sürü natüralist şair vardır. Onlar, mütefekkir değil, içlerini ve 
kalblerini kaybetmiş, gönüllerini Mefisto'ya kaptırmış 
hayalperestlerdir.
Bunlar da bazen düşünüp kâinatın güzelliklerinden bahsedebilirler. 
Dünyevî güzellikler onların ifadelerinde öyle destanlaştırılır ki, 
onların bu beyanları karşısında insan, Cennet'in güzelliklerini duyuyor,
 dinliyor gibi olur. Bazen suların şakır şakır akması, yağmurun şıpır 
şıpır yağması, ağaçların hemhemesi, kuşların demdemesi hakkında öyle 
destan tuttururlar ki, insan kendisini cennetlerin ortasında zanneder. 
Ancak bütün bunlar tefekkür olmadığı gibi kalbî ve ruhî hayat adına da 
hiçbir şey vaat etmezler. Bunlar, hiçbir adım ileriye gidememiş ve 
tenteneli perdenin verâsına geçmemiştirler. İşte bu tefekkürün hiçbir 
faydası yoktur. Ne kadar derin hülyalara dalınırsa dalınsın böyle bir 
tefekkürün insana bir şey kazandırmadığı bir vâkıadır.
Yukarıda da ifade edildiği gibi tefekkür etmek için evvelâ icmalî bir
 malumatın olması şarttır. İnsanlık, hâlihazırdaki ulaştığı ilim 
itibarıyla, bu ilk bilgi sayesinde yeni terkipler, yeni tahliller 
yapacak, onlar üzerinde derinleşecek ve daha değişik hükümlere 
varacaktır. Vardığı bu hükümleri de, ileride varacağı daha başka 
hükümler için mukaddime yaparak bundan yeni yeni neticeler çıkaracak, 
çıkarıp tefekküründe derinleşecek, tek buudlu tefekkürünü çok buudlu 
yapacak ve muzaaf tefekküre ulaşacaktır. Bütün bunlarsa, malumattar 
olmaya vâbestedir. Malumatsız insanın tefekkür etmesine imkân yoktur. 
Bunun için bol bol kitap okuma çok önemlidir. Daha sonra ise tefekkür 
yolunun ve usulünün öğrenilmesi ve son olarak da şeriat-ı fıtriyenin ve 
âyât-ı tekvîniyenin mütalâa edilmesi gerekir ki, sabit ve sağlam 
düşünebilme imkânı doğsun.
İnsan, bir saat sağlam tefekkür ederse, o insanda erkân-ı imaniye 
(iman esasları) inkişaf eder. Daha sonra o insan, Allah'ı sever ve 
kalbinde derin bir muhabbet-i ilâhiye belirir, derken zevk i ruhaniyeye 
ulaşır ve ötelere doğru kanatlanır gibi olur.
İşte böyle bir tefekkürle bazen insan gider, bin sene ibadet yapıp da
 ancak bu türlü bir tefekkürden mahrum kimselerin varabildiği ufka 
varır. Böyle bir anlayış ve şuur içinde, Rabb'ine teveccüh etmeyen biri,
 bin sene bir yerde dursa da düşünüp derinleşemediğinden katettiği 
mesafe bir saat tefekkürle kazanılan mesafeye müsavi gelmeyecektir. 
Ancak bu, onun bin sene yaptığı ibadetin boşa gittiği şeklinde de 
kesinlikle anlaşılmamalıdır. Zira Allah karşısında ne bir rükû, ne bir 
secde, ne bir kavame, ne de bir celse boşa gider. "Zerre ağırlığınca 
hayır yapan onu bulur. Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur." 
(Zilzâl, 99/7-8) âyet-i kerimesinin ifadesiyle, herkes kazancına göre 
bir kısım şeylere mazhar olur. İbadetlerini yerine getiren bir insan, 
vazife-i ubûdiyetini eda etmiş olur, ne var ki o, tefekkürden hâsıl olan
 derinliği elde edemez. İşte bu manadaki tefekkür, bin sene ibadete 
mukabil demektir.
Tefekkürün neticesi olan zikirler
Belli vird ve zikirler de, insanın tefekkürünü geliştirir. Ancak bu 
vird ve zikirlerin Türkçemize yeterince intikal edip etmediğini 
bilemiyorum. Bugün Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait bir 
kısım me'sûrâtın kolu kanadı kırık tercümeleri bulunsa da, selefin 
tefekkürünün esası sayılan evrâd ü ezkâr, dua ve münacatlarının, 
tefekküre esas mülâhazalarının dilimize kazandırılıp kazandırılmadığını 
bilemiyorum. Ancak Arapça metinlere bakanlar bile, onlarda insanı 
tefekküre götürecek pek çok ifadenin olduğunu göreceklerdir. Yine o 
metinlere şöyle bir göz gezdirenler, Şazilî gibi, kâinatın zerratıyla 
Allah'ı tesbih eden insanlarla karşılaşacak, Şâh-ı Geylânî gibi kâinatın
 zerratını ve daha küçük parçacıkları, tesbih daneleri gibi 
değerlendirdikleri ile karşı karşıya kalacak ve asla onları okumaya 
doyamayacaklardır. Arapçayı bilenler bunlardan belki daha derince 
istifade edebilir. Ancak bilmeyenlerin de bunlardan duyup hissedeceği 
çok şey vardır.
İşte bu şekilde herkes vird ve zikirle tefekkür yönlerini 
genişletmiş, Cenâb-ı Hak'la münasebetlerini kuvvetlendirmiş olur. Kim 
bilir, bu sayede belki onların bize vereceği heyecanla, biz de kendimizi
 yenilemeye muvaffak oluruz. Allah, içimizi, dışımızı ıslah etsin!

	İnsan, bir saat sağlam tefekkür ederse, o insanda 
erkân-ı imaniye inkişaf eder ve Allah'la olan münasebeti bu tefekkürü 
yapmayanlara göre daha derince olur.
	Fayda sağlayacak bir tefekkürün olabilmesi için 
insanın, öncesinde birtakım malumata sahip olması gerekir. Bunun için de
 bol bol kitap okuma çok önemlidir.
	Belli vird ve zikirler de, insanın tefekkürünü 
geliştirir. Zira bu vird ve zikirlerde yer alan cümleler, belli bir 
tefekkürün sonucunda ortaya konmuş ifadelerdir.

Meziyetin varsa içinde kalsın
Cenâb-ı Hak, bu dünyada herkesi farklı 
meziyetlerle donatmıştır. O, bazılarına takdim kabiliyeti vermiştir ki, 
onlar ele aldıkları konuları fevkalâde bir güzellik içinde takdim 
ederler. Bazıları ise davranışları ile olabildiğine cazip ve 
çarpıcıdırlar.
Böylelerinin tavır ve davranışlarına bakanlar hemen Müslümanlığa 
ısınırlar. Bazıları da vardır ki, bunlar aşk u heyecanla dopdoludurlar, 
buna karşılık fazla takdim kabiliyetleri yoktur. Değişik konuları 
anlatmada zorluk çekerler.
Allah, herkese ayrı bir meziyet vermiştir ve herkes, bu meziyetini 
mutlaka Allah yolunda kullanmalıdır. Anlatma kabiliyeti olan, hak ve 
hakikati muhtaç sinelere duyurmalı, kendisinde organizasyon kabiliyeti 
bulunan biri, işleri en güzel şekilde tanzim ederek, bir düzen ve 
programla bu kervana iştirak etmeli, maddî imkânı olan da maddeten 
destek olmalıdır. Allah, bazı insanlara da bu hususiyetlerin hiçbirini 
vermemiş ama aşkla köpüren coşkun bir gönül vermiştir.
Ashab-ı kiram arasında böyleleri de vardı. Allah Resûlü (sallallâhu 
aleyhi ve sellem) bu tür kimseleri, "Şayet Allah adına yemin etse, Allah
 onun yeminini doğru çıkarır." ifadeleriyle anlatmaktadır. O dönemde 
insanlar, başları sıkıştıkları zaman Allah Resûlü'nün anlattığı bu 
insanların etrafında toplanır ve onların dua etmelerini isterlerdi.
İnsan, Allah tarafından kendisine bahşedilen bu meziyetleri mümkün 
olduğunca saklamalıdır. Zira bu tür meziyetler ne kadar saklı kalırsa, o
 kadar, yapılan hizmetlerin neşv ü nema bulmasına vesile olur.
Evet, insan, iddialı olmamalıdır. Meselâ kendisine güzel konuşma 
kabiliyeti verilen bir insan, "Şayet ben vaaz edersem, sohbet yaparsam, 
mutlaka bazı kimseler irşad olur." gibi düşünceleri kafasından çıkarıp 
atmalıdır. Kendisine verilen meziyeti başkalarına karşı tefahura vesile 
sayıp görünmeye çalışmamalı, "Ben olmasam belki insanlar, doğruyu daha 
açık seçik görür ve doğru yolu bulabilirler." duygu ve düşüncesiyle 
hareket etmelidir.
Hâli vakti yerinde olan ve malını Allah yolunda infak eden bir insan 
da şöyle demelidir: "Rabb'im bana, bir nezaretçi ve emanetçi olarak bu 
imkânları verdi. Ben de bunları O'nun yolunda kullanıyorum. Bana bu 
duyguyu lütfetmeseydi, ben nerden verecektim! O, bana hem mal, hem de 
verme hissini verdi ve beni bu meziyetlerle serfiraz kıldı. O'na 
binlerce şükür olsun."
Hâsılı insan, meziyetlerini ön plana çıkarmamalı, onlar hafâ türabı 
altında kalmalı ve insan âdeta toprak olmalıdır. Sa'di'nin "Toprak ol 
ki, gül bitiresin." sözü bu hakikati ifadede ne hoştur!

	
Fethullah Gülen 
		]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_2C3B44-103EA9-8C1810-815330-DECA49-A1BBD4.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_2C3B44-103EA9-8C1810-815330-DECA49-A1BBD4.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_2C3B44-103EA9-8C1810-815330-DECA49-A1BBD4.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_2C3B44-103EA9-8C1810-815330-DECA49-A1BBD4.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Zikir-mi-tefekkur-mu-/26528/</link>
			<pubDate>Fri, 14 Sep 2012 11:48:14 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kitap okuma üzerine mülahazalar]]></title>
			<description><![CDATA[Her okuduğunu anlayamayacak seviyede olanların, öncelikle anlayabilecekleri bir kitap veya herhangi bir kitabın rahat anlaşılabilen bölümlerinden başlamaları isabetli olur.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
Her okuduğunu anlayamayacak seviyede 
olanların, öncelikle anlayabilecekleri bir kitap veya herhangi bir 
kitabın rahat anlaşılabilen bölümlerinden başlamaları isabetli olur.
Bu şekilde bir ilk okumayla kitabın usûlü, üslûbu ve takdim şekline 
de vukufiyet kazanan okuyucunun, daha sonra kitabı iyi anlayabilmek için
 baştan başlayarak bir kere daha okuması yararlı olur. Bu tür okumayla 
kişi okuduğunu bilir ve okuduğu malzemeyi rahatlıkla kullanabilir. Evet,
 insan bu şekilde bir okuma ile malzemeyi hafızasına iyice yerleştirmiş 
olur ve yerinde onları değerlendirebilir.
Bazen çok kitap okuyan biri, okuduğu kitapların farkında olmayabilir.
 Her kitap bir yönüyle onun kafasına dağınık bir şeyler bırakır ve 
gider. Bu bilgiler zihinde sistemli bir istife tâbi tutulmasa da, insan 
farkına varmadan herhangi bir zamanda bazı meseleleri değerlendirirken, 
değişik mülâhazalar, irade dışı olarak onun hafızasına uğrayan, 
dimağında kalan o düşüncelerle beslendiği olur.
Evet, çok okuyan kişinin beyninde gizli bir teyp varmış gibi hiç 
farkına varmadan pek çok şey kaydolmaktadır. Bu gizli disk ve diskteki 
malzemenin kullanılabilir hâle gelme meselesi çok okumakla doğrudan 
alâkalıdır.
Eskiler bir kitaba başlarken, üç şeyi bilmenin vacip, dört şeyi bilmenin de caiz olduğunu söylerlerdi. Vacip olan şeyler:
a) Besmele (Bismillahirrahmanirrahim demek).
b) Hamdele (Elhamdülillah demek).
c) Salvele (sallallâhu aleyhi ve sellem vb. ifadelerle Peygamberimiz'e salât ü selâm okumak).
Caiz olan şeyler olarak da şunları söylerlerdi:
a) İsm-i kitap: Burada kitabın ismi, muhteviyatını aksettiriyor mu, gibi konular üzerinde dururlardı.
b) Fenn-i kitap: Kitap hangi daldan ve konudan bahsediyor? Veya o ilim dalının hangi yanından bahsediyor?
c) Ta'dât-ı fusûl: Kitapta meselelere kaç fasılda yaklaşılmış?
d) Tebyîn-i garaz: Bu kitabı yazmaktan maksat, yani kitabın telifindeki gaye nedir?
Zannediyorum bu düşünceyi bugün de değerlendirmek mümkündür. Bu 
itibarla kitabı yukarıda ifade edilen dört bir yanıyla kavramak ve o 
mülâhazalar çerçevesinde anlamak, kitabı gerçekten okumak demektir. Yani
 isimle müsemma arasındaki münasebeti kavrama, ilgili olduğu fenne dair o
 kitabın yazılmasındaki espriyi anlama, sonra fasıl, mukaddime ve 
bölümlerinde eksik, gedik veya fazlalık olup olmadığını, nerelerde 
teferruata girildiğini öğrenme, kitap okumada esas olan unsurlardır. 
İfade ettiğimiz bu hususu Nur Risalelerini okuyan bazı ilk Nur 
talebelerinin gerçekleştirdiği söylenebilir.
Zaman ve zemini iyi değerlendirme
Eskiden temkinli oturarak kitap okumak tavsiye edilirdi. Ben de bazı 
kitapları okurken öyle yapmışımdır. Bir dönemde, sadece kitabın önemli 
yerlerini çizmekle yetinmeyip, onun kenarlarına, "Bu mütalâa başka 
yerdeki şu zatın dediği ile uyum içinde veya şurada mantıkî bir boşluk 
var. Burada bir tenakuz söz konusu, şurada hissî bir boşluk var, burada 
demagoji yapılmış." şeklinde kendi mütalâalarımı not ediyordum.
Bir de kitap okuma vakti çok önemlidir. İnsan dinç iken kitap 
okumalı. Sabah kalktığım zaman veya kaylûleden sonra kitap okumanın 
istifadeli olduğunu gördüm. Aslında kitap, gece vakti daha iyi okunur. 
Çok defa benim de gece okuduğum olurdu. Fakat benim genel kanaatim şu:
İnsan gece vakti biraz dinlenmeli, biraz da gecesini evrâd ü ezkârla 
ihya etmeye çalışmalıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de bu husus şöyle ifade
 edilir: "Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir 
ve Kur'ân da okuyuş adına daha düzgün, daha sağlam bir tilavet sağlar." (Müzzemmil, 73/6)
Geceler, insanın ne dediğini ve ne anladığını en iyi şekilde ifade 
edebileceği bir zaman dilimidir. Bu zaman diliminde insanoğlu, 
Rabb'isiyle münasebete geçmeli ve O'nu duymaya çalışmalıdır. Bu açıdan, 
gecenin içinde insanın mutlaka Rabb'isine ayıracağı bir zamanı 
olmalıdır.
Okuma tiryakileri
Türkiye'de, az sayıda da olsa çok ciddî kitap okuyan kimselerin 
bulunduğu da bir gerçek. Esasen okumak bir yönüyle bir kültür ve 
tiryakilik meselesidir. Meselâ, çantada sürekli kitap taşıma, durakta 
beklerken okuma, arabaya binerken okuma, hatta arabayı kullanan kişinin 
bile eğer onda da bir merak varsa bazı şeyleri bantlara okutturup 
seyahat esnasında banttan dinleme, hep okuma kültürü ile alâkalıdır. Şu 
da unutulmamalıdır ki, bizim insanımız büyük çoğunluğu itibarıyla okuma 
fakiri ve düşünce özürlüdür.
Bir başka husus da; istidadı olan da olmayan da bir şeyler 
yazmalıdır. Zira istidat varsa, ancak yazmak suretiyle ortaya çıkar. 
İnsan yazmayınca istidadının da var olup olmadığı belli olmayabilir. 
Hatta –kanaat-i âcizanemce– insan her alanda bir şeyler yazmalı ve 
tashihe de açık olmalıdır. Yazmanın yolu, değişik şeyler okumaktan 
geçer.
Bir kitabın, ondan bazı şeyler çıkarıp yazabileceğimiz mülâhazasıyla 
okunması çok iyi olur. O kitabın içinde önemli noktaları, önemli yerleri
 çizmek veya derkenar yapmak yahut bir haşiye koyarak belirtmek ve sonra
 bir kere daha gözden geçirmek çok faydalıdır. Anlaşılması zor ve ciddî 
olan ağır eserleri ise üç veya beş defa okumak az sayılır. Ben bunu bir 
ifrat olarak görmüyorum. İnsan, eseri her okuyuşunda aklına geleni 
derkenar etmeli, eğer gerekiyorsa veya isterse o istikamette bir şeyler 
karalayabilir.
Yazmanın önemli yanlarından bir diğeri de, eserini bitirdikten sonra,
 ifadesinden, üslûbundan o türlü düşünceleri takdim keyfiyetinden alın 
da, muhteva zenginliğine kadar kemal-i dikkatle bir fikrî eseri okuyor 
gibi birkaç defa okumak. Tıpkı bir şiiri tashih ediyor ve onu gerçek 
yörüngesine oturtuyor, şiiriyetiyle buluşturuyor gibi beş on defa onu 
tenkitçi gözüyle okumaktır.

	Bir kitaba başlarken, şu üç şeyi yapmanın vacip 
olduğu ifade edilmiştir: 1. Besmele 2. Hamdele (Elhamdülillah) 3. 
Salvele (Salât ü selâm okumak).
	Kitap okuma vakti olarak insanın dinç olduğu 
vakitler tercih edilmeli. Örneğin; sabah kalktıktan sonra veya öğle 
uykusu akabinde olabilir.
	Kabiliyeti olan da olmayan da bir şeyler 
yazmalıdır. Zira insanın yazmaya kabiliyeti varsa bu özellik ancak 
yazmak suretiyle ortaya çıkar.

Kur'an'ı hüzünle okuyun
Kur'ân okurken kelimelerin yanlış 
telaffuz edilmesi doğru değildir. İnsan, doğru öğrendiği hâlde sürç-i 
lisan veya hata ile yanlış okuyabilir.
Allah bundan dolayı —inşâallah— onu sorumlu tutmaz. Ancak kişinin 
doğru okuması biraz gayretle mümkünken, bu işe fazla önem vermeyip 
lâkayt ve laubali kalması, Kur'ân-ı Kerim'e karşı bir saygısızlık 
sayılır. Mü'min, Allah'ın kelâmı olan Kur'ân'ı, en saygılı bir eda ile 
saygı dolu bir hisle, en saygılı nağmelerle ve en saygılı olduğu bir ruh
 hâleti içinde eda etmeye çalışmalıdır.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Kur'ân okuyan bir insan, 
Allah ile konuştuğunu söylese ve yemin etse yemininde yalancı çıkmaz." 
buyurmaktadır. Kur'ân okurken Allah ile konuştuğunun şuurunda olan bir 
insan, mutlaka kendine çekidüzen verecektir. İnsanın, komutanının 
karşısında emir tekrarı yapıyor gibi kelimesi kelimesine ve her 
kelimenin ruhî seviyesine göre üzerine basa basa, onlardan zevk duya 
duya ve o kelimeleri âdeta içiyor gibi okuması, Kur'ân'a ve Sahib-i 
Kur'ân'a karşı saygısının ifadesidir.
Kur'ân kıraatinde eksikleri olan bir mü'min, fırsatları 
değerlendirmeli, bir bilenin huzurunda Kur'ân'ı doğru telaffuz 
edebilecek şekilde öğrenmeli ve namazlarını çok Kur'ân okuyarak eda 
etmelidir.
Kur'ân, Allah kelâmı olarak okunmalıdır. Mevlâna İkbal şöyle 
demektedir: Ben sık sık Kur'ân okurdum. Buna rağmen babam her defasında 
bana "Oğlum, Kur'ân oku!" derdi. Bir gün canıma tak etti ve babama, 
"Baba, ben hiç elimden bırakmıyorum ki bu mübarek kelâmı." dedim. Bunun 
üzerine babam bana şöyle dedi: "Oğlum, Allah'ın şerefli elçisi Hz. 
Muhammed'e indirdiği Kur'ân'ı, Hz. Muhammed'e inmiş bir Kur'ân olarak 
okuma! Kur'ân'ı, doğrudan doğruya Mütekellim-i Ezelî'den dinliyor gibi 
oku! Yani Sana söylediği şeyleri, emri tekrar ediyor mahiyetinde dön 
Allah'a karşı tekrar et ve öyle oku!" 
Bir kere daha arz etmeliyim
 ki, Kur'ân, dikkatle muhtevasına inilerek ve Allah kelâmı olduğu 
şuuruyla, tadı dudağımızda bir burukluk, içimizde bir ürperti hâsıl 
edecek şekilde okunmalıdır. Muhbir-i Sadık, "Kur'ân hüzünle inmiştir, 
onu hüzünle okuyun." buyurmaktadır.
Kur'ân, dertli insanın veya çölde yalnız yürüyen sahipsiz birinin, 
Rabb'ine teveccüh ve O'na iç dökmesinin nağmeleridir. Dertli gönüllere 
dost olsun diye gönderilen bu kitap, hüzünle inmiştir ve onu hüzünle 
okumak gerekir. Ne var ki, bu da vicdanların duymasına vâbeste bir 
hâldir.
Rabb'im, Kur'ân'a karşı sinelerimizi saygıyla mamur kılsın.

	
Fethullah Gülen 
	]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_72445A-B79241-B25C1F-12A7DF-ACF6C0-068937.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_72445A-B79241-B25C1F-12A7DF-ACF6C0-068937.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_72445A-B79241-B25C1F-12A7DF-ACF6C0-068937.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_72445A-B79241-B25C1F-12A7DF-ACF6C0-068937.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Kitap-okuma-uzerine-mulahazalar-/23016/</link>
			<pubDate>Fri, 07 Sep 2012 11:38:18 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[İnsan sıhhati yerindeyken hiç düşünmez ama...]]></title>
			<description><![CDATA[Tevehhüm-ü ebediyet hissi insanda bazen o derece gelişir ki ferdin hayatını bütün bütün tesiri altına alır. Hatta insan, kendi hayatını bırakır, içinde yaşadığı dünyanın hayatı ile alâkadar olmaya durur ve sadece kıyametin kopmasını düşünür;]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[
        Bu âlemde ebedi değilsin [KÜRSÜ]
		
		Tevehhüm-ü ebediyet hissi insanda bazen o derece gelişir ki ferdin 
hayatını bütün bütün tesiri altına alır. Hatta insan, kendi hayatını 
bırakır, içinde yaşadığı dünyanın hayatı ile alâkadar olmaya durur ve 
sadece kıyametin kopmasını düşünür; evet sanki onun için endişe verici 
başka bir şey yokmuş gibi sadece ondan endişelenir, onunla meşgul olur. 
İki veya üç bin sene sonra da olsa, münhasıran kıyametin kopacağından 
endişe duyar. İşte bütün bunlar, tevehhüm-ü ebediyetten 
kaynaklanmaktadır. Çünkü insan kendi ölümünü düşünmemekte, içinde 
yaşadığı dünyanın ölümüyle ilgilenmektedir.
		
		Herkes için diyemem ama günümüzde çevremize dönüp baktığımız zaman 
gençliğini cami, tekke ve zaviyede geçirmiş dahi olsa çok kimsenin 
kendisini lâyemût (ölümsüz) zannettiğini görürüz. Öyle ki insanın 
"Dağı tutsam koparırım, şunu tutsam yerle bir ederim." dediği veya 
ileride diyeceği ve demesi muhtemel olan devreleri vardır. İnsan o 
devrelerde hep tevehhüm-ü ebediyet ile yaşar. Özellikle de insan, 
sıhhati yerindeyken ve gençlik devirlerinde büyük ölçüde tevehhüm-ü 
ebediyet ile yaşar ve asla ihtiyarlayacağını, öleceğini düşünmez. Bir 
gün buradan göçüp gideceğini hiç hatırına getirmez. Servet u sâmânın 
elinden kayıp gideceğini hiç hesaba katmaz.
		
		Gözünden Perdeyi Sıyır Öyle Bak
		
		Bu duygunun üzerine dökülecek kezzap ve insandaki gafleti yok edecek 
şey, "fikir ameliyesi"dir. Yani âfâkî ve enfüsî tefekkürle gözden 
perdeyi sıyırmak ve hakikati görmeye çalışmaktır. Zira Allah bizim 
gözümüzden perdeyi açıp da çok acı bir şekilde hakikati bize göstereceği
 gün gelmeden gözden perdeyi kaldırıp hakikati görmek çok önemlidir. 
Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "İşte gözünün önünden 
perdeyi kaldırdık, şimdi artık gözün pek keskindir!" (Kâf, 50/22)
		
		Evet, nasıl olsa o gün gelecek. O gün gelmeden dikkat ve tefekkürle 
gözden perdeyi sıyırma ve daha şimdiden Cehennem'i ve Cennet'i görme, 
duyma ufkuna ulaşma çok önemlidir. Ama insan nisyandan mürekkep 
olduğundan, biraz tefekkürden uzaklaşınca hemen kendini ebedî 
yaşayacakmış gibi bir kuruntu içinde hissetmektedir.
		
		İsterseniz küçük bir örnekle konuyu az daha açalım: Meselâ, herhangi 
birimiz bir saraya girdik; orada nefsimizin bütün arzu ve iştihalarına 
göre hazırlanmış her şey var. Ancak bazı emarelerle anlıyoruz ki, 
bunların hepsi bize haram edilmiş ve hepsi de yasak. Bazen bu durumdaki 
bir insan, nefsine mağlup olabilir. Yemekler onun ağzını sulandırır ve o
 cazip şeyler onun dikkatini çeker. O da tam bu sırada onlara elini 
uzatabilir.
		
		İşte bu zat tam temayüllerinin güdümünde iken birdenbire bir perde 
açılıverse ve Cehennem bütün dehşetiyle, Cennet de bütün debdebe ve 
ihtişamıyla onun gözünün önünde tülleniverse, artık böyle biri her 
şeyin, iştihasını kabartmasına rağmen ne o haram yemeklere elini uzatır,
 ne de haramlara doğru bir adım atar.
		
		Bu itibarla diyebiliriz ki, insana fenalıkları yaptıran daha ziyade onun
 gafleti, tûl-i emeli (hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalması) ve 
hakikati göremeyişidir. Zannediyorum ashab-ı kiramın günahlardan uzak 
durmasında da işte bu husus müessir olmuş. Bizler de eğer ameliyat-ı 
fikriye ile (fikrî operasyonla) iki kere iki dört eder kat'iyetinde 
Cennet'in ve Cehennem'in mevcudiyetini hep mülâhazaya alabilsek 
nefsimizi frenleyecek, fenalıklara girmeyecek, daima ahireti nazara 
alacak ve hayatımızı her zaman ölçülü yaşayacağız. Böyle bir ameliyeden 
mahrum kaldığımız zaman ise, Cennet ve Cehennem nisyan perdesi altına 
gömülecek, biz de Allah'a inansak dahi, çok defa hislerimize mağlup 
olacak, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet düşüncesiyle fenalıklara 
girecek ve kendimizi dünyadan kâm almaya salacağız.
		
		Öleceğiz Ne Çare
		
		Tevehhüm-ü ebediyeti aşmanın bir yolu da "rabıta-ı mevt"tir. Zira ölümü 
düşünerek dünyanın fâni olduğu mülâhazasını taşımak, tevehhüm-ü 
ebediyeti delik deşik eden önemli bir yöntemdir. Ancak şu an etrafımıza 
bakınca görüyoruz ki, ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. Kimin evinde 
birisi ölürse ancak onlar ölümü hatırlıyor ve bu önemli konu 
başkalarının umurunda bile değil. Oysa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve 
sellem) ölümü hatırlamak gerektiğini ve bunun için de mezarları ziyaret 
etmenin faydalı olacağını hatırlatıyor.
		
		Mezarları ziyaret etmek, bidayet-i İslâm'da yasak olmasına rağmen daha 
sonraları Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunun üzerinde ısrarla
 durmuştur. Çünkü mezarlıklar ve mezar taşları, bazı insanların hayatına
 intikal ederek çeşitli tedailerle az uyanık gönüller için ahireti 
hatırlatmaktadır.
		
		Şimdilerde zannediyorum kimin bir yakını ölmüşse sadece o kimse ölümü 
kısmen hatırlayarak tevehhüm-ü ebediyetten uzaklaşıp biraz olsun 
kendisine geliyor. Ben arkadaşlara ölümü hatırda tutmak için hastaneleri
 ziyaret etmelerini tavsiye ediyorum. Gitsinler, çeşitli klinikleri 
gezsinler, sıhhati bozulan ve ölümünü bekleyen insanların hâline 
baksınlar. İhtimal böyle bir mülâhaza onların da birer yolcu olduğunu 
hatırlatacak ve onlarda yol azığı duygusunu tetikleyecektir.
		
		
		Netice itibarıyla tevehhüm-ü ebediyet, bazen bir gafletten 
kaynaklanmakta, gaflet ise tefekkürsüz yaşamaktan doğmaktadır. Bunu 
delecek önemli bir husus "rabıta-i mevt", diğeri de ölüm ötesini rasat 
etme ufku sayılan hastaneler ve hastaların halleridir. Evet, ne zaman 
insan, bir kısım hastalıklara, arızalara veya mal, can, evlât 
konularında bir imtihana maruz kalsa işte o zaman ondaki bu düşünce 
delik deşik olur.
		
		1) Ebediyet duygusuyla insan bazen kendi hayatını bırakır, içinde 
yaşadığı dünyanın hayatı ile alâkadar olmaya durur ve sadece kıyametin 
kopmasını düşünür.
		
		2) İnsandaki gafleti yok edecek şeylerden birisi de "fikir 
ameliyesi"dir. Yani âfâkî ve enfüsî tefekkürle gözden perdeyi sıyırmak 
ve hakikati görmeye çalışmaktır.
		
		3) Ölüm ve ölüm ötesini rasat etme ufku sayılan hastaneler ve hastaların
 halleri de yine insanda, bu dünyada ebedi kalma düşüncesini delik deşik
 eden şeylerdir. 
		

	
Fethullah Gülen 
		]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_BDABA8-AD1F2F-D23B67-9DF54A-858CD4-D3A47C.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_BDABA8-AD1F2F-D23B67-9DF54A-858CD4-D3A47C.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_BDABA8-AD1F2F-D23B67-9DF54A-858CD4-D3A47C.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_BDABA8-AD1F2F-D23B67-9DF54A-858CD4-D3A47C.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Insan-sihhati-yerindeyken-hic-dusunmez-ama/20664/</link>
			<pubDate>Fri, 31 Aug 2012 11:35:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Büyükler bela fırınında pişer]]></title>
			<description><![CDATA[Bir hadiste, "İnsanların en çok musibete uğrayanları evvela peygamberlerdir, sonra derecelerine göre (veliler ve salihler) gelir. Kişi dinine göre bela ve imtihanlara maruz kalır. Eğer salâbet-i diniyesi varsa, belası daha da artar. Fakat dininde gevşek yaşıyorsa ona göre musibetlerle karşılaşır. Kişiye belalar gelir gelir de artık onun üzerinde hiçbir günah kalmaz." (Tirmizi, Zühd, 57) buyruluyor.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Bir hadiste, "İnsanların en çok musibete uğrayanları evvela peygamberlerdir, sonra derecelerine göre (veliler ve salihler) gelir. Kişi dinine göre bela ve imtihanlara maruz kalır. Eğer salâbet-i diniyesi varsa, belası daha da artar. Fakat dininde gevşek yaşıyorsa ona göre musibetlerle karşılaşır. Kişiye belalar gelir gelir de artık onun üzerinde hiçbir günah kalmaz." (Tirmizi, Zühd, 57) buyruluyor.

Belânın Allah dostlarıyla münasebetini anlamada bazı zorluklar yaşanabilir; hatta tam anlaşılamadığı da söylenebilir. Anlaşılamamanın önemli sebeplerinden biri, bizim zâhiren belâ ve musibetleri hırpalayıcı ve ezici görmemizden kaynaklanmaktadır. Haddizatında belânın manasında bir yetiştirme ve olgunlaştırma da vardır. Belâ ve musibetler bahar fırtınaları gibidirler; bunlar insanda bir kısım istidatları inkişaf ettirirler. Hatta bir insan belâlarla pişmemişse, kendisinde her zaman bir kısım hamlıklar görülebilir. Bu da onun Rabb'iyle münasebetlerinde zayıf olmasını netice verir.
Ham has birbirinden ayrılır

Binaenaleyh çok büyük bir davanın taşıyıcıları çok kritik bir anda bozgunculuk yapıp bırakmasınlar diye musibetlerle olgunlaştırılmaları adına Allah onların başlarına dolu gibi belâ yağdırabilir. Sanki başlangıçta, bir kısım zayıf ve mukavemetsiz kimseler önemli bir hizmetin altına girmesinler diye, Allah ilkleri çok sıkı imtihana tâbi tutmuştur. Yarın çok ciddî bir mücadele olduğunda veya çoluk çocuğun hayatı tehlikeye düştüğünde, işi bırakıp dönecek kimseler, daha baştan işin içine girmesinler diye Cenâb-ı Hak elli defa onları kalbura kor ve elli defa eler. Böylece hası-hamı birbirinden ayırır.

Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Bir yere bir peygamber gittiği zaman Cenâb-ı Hak oraya çok ciddî belâlar göndermiş ve daha işin başında liyakatsiz ham ruhlar ve olgunlaşamamış kimselerin onun blokajına yerleşmelerine meydan vermemiştir.

Saadet Asrı açısından bakacak olursak, Mekke'de çile ve ızdırap çekilmiş, daha sonra Medine'ye gidilmiş; ancak orada da bir humma hastalığı bu insanları kıskıvrak yakalamış ve hırpalamıştır. Hz. Ebû Bekir, Hz. Bilal rahatsız olduğu gibi belli ölçüde Efendimiz de bundan rahatsız olmuşlardır. Ancak onlar Medine'ye küsüp ayrılmamış; sebat edip kalmışlardır. Bu sayede, ileride İslâm adına omuzlayacakları ağır davaya tahammül edebilecek insanlar da belli olmuştur.

Musibetlerin hikmetleri, Kur'ân'da pek çok yerde anlatılır. Konuyla alâkalı bir âyette şöyle buyrulur: "Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet'e girivereceğinizi mi zannettiniz?" (Âl-i İmrân, 3/142)

Bir başka yerde "Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan Cennet'e gireceğinizi mi sandınız?.. Evet, onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara düçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler: 'Allah'ın vaat ettiği yardım ne zaman yetişecek?' diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara, 2/214) ifadeleriyle bu durum dile getirilirken, bir diğer yerde de "Biz mutlaka sizi biraz korku ile biraz açlık ile yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!" (Bakara, 2/155) buyrulur.

Belki kimileri belâları görünce korkup durdukları yerden ayrılacak ve arkadaşlarını yalnız bırakacaklar, kimileri serveti heba olduğundan dolayı, kimileri de daha küçük endişelerle yer değiştirecek, kimileri de hırslarla, kaprislerle olmaları gerekli yerden ayrılacaklardır. Evet, Allah, işte böyle imtihan edecek ki, temelinde hasların bulunması gerekli olan bir davada hamlar elenip gitsin. Zira böyleleri her zaman kritik bir noktada bozgunculuk çıkarabilirler. Bu açıdan büyük davaları temsil eden yüce kametler hep ızdıraplara maruz kalmış; Allah, onları elli defa potaya koymuş, elli defa kalıptan kalıba sokmuştur. Ve neticede öyle bir noktaya gelinmiştir ki, artık onlar erimenin ve yanmanın had safhasına ulaşmış, ateşler, korlar gibi olmuşlardır; böyle bir kıvama erince de ateşin, belâ ve musibetlerin onlara yapacağı bir şey yoktur.
İçine riya karışmayan ibadetler

Meselenin bir başka yönü ise bu türlü belâ ve musibetlerin kazandırdıklarıdır. Bu büyük zatlar, belki dünyada bazı belâlar çekiyorlar, ama bunun yanında sürekli dereceleri yükseliyor ve Allah'a kurbiyet kazanıyorlar. Bu sebeptendir ki, dinde belâ ve musibetler menfî ibadet olarak değerlendirilmiştir. Öyle ki, bunlar, insana ibadet ü taatin kazandırdıklarından çok farklı şeyler kazandırmaktadırlar.

İbadet, müsbet kısmı itibarıyla insanların gözüne takılabilir ve onları görüp beğenebilirler. Bu durumda da insan, niyetini tam ayarlayamayabilir. Dolayısıyla kıldığımız namazın içine riya girebilir. Diğer ibadetlerde de çok defa aynı duygular yaşanabilir. Ancak insanın malî ızdırapları, bedenî ızdırapları gibi pek bilinmeyen ve hükmen ibadet olan bu "menfî ibadet" kısmında riya söz konusu olamaz. Ayrıca bazı günahlar vardır ki, onlara ancak aile efradının rızkını temin etme yolunda insanın çektiği sıkıntılar kefaret olur.

Evet, dinde insanın başına gelen musibetler menfî ibadet şeklinde yorumlanmıştır. Dolayısıyla bunlara riya girmez. Bunlar, insanın ibadet yaptığının farkına varmadan ona sevap kazandıran türden şeylerdir. İnsanın ayağına batan bir diken bile onun günahlarının dökülmesine vesile oluyorsa -ki, Efendimiz hadislerinde bunun böyle olduğunu söylüyor- ciddî sıkıntılara maruz kalması da onu bütün bütün temizler, paklar; paklar da bunun içine de hiç riya girmez.

 Büyük davaların taşıyıcıları kritik bir anda bozgunculuk yapıp bırakmasınlar diye olgunlaştırılmaları adına Allah onların başlarına dolu gibi belâ yağdırabilir.
 Dinde belâ ve musibetler menfî ibadet olarak değerlendirilmiştir. Öyle ki bunlar, insana ibadet ü taatin kazandırdıklarından çok farklı şeyler kazandırmaktadırlar.
 İnsanın ayağına batan bir diken bile onun günahlarının dökülmesine vesile oluyorsa, ciddî sıkıntılara maruz kalması onu bütünüyle temizler ve bunun içine riya da girmez.

Her şeyin hakikati orada anlaşılır

Her belâ ve musibetin ahiret hesabına kazandırdığı öyle şeyler vardır ki, bunlar ancak oraya gidildiği zaman anlaşılacaktır. Hz. Cabir'in babası Abdullah İbn Amr, Uhud'da şehit olmuştu. İbn Abbas'ın rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o ve onunla beraber şehit olanların durumunu anlattı ve:

"Uhud'da şehit olan kardeşleriniz var ya! Allah, onların ruhlarını yeşil kuşların içine koydu. Bunlar Cennet'in nehirlerine giden, Cennet meyvelerinden yiyen ve Arş'ın gölgesine asılmış altından kandillere girip istirahat eden kuşlardır. Şehitler böylece güzel güzel yiyip içip dinlenince şöyle dediler: Kardeşlerimize bizden kim haber götürecek ve bildirecek ki bizler şu anda Cennet'te diriyiz ve Rabb'imiz bize bol bol rızık veriyor. Bu haber gitmeli ki onlar Cennet'e karşı isteksiz olmasınlar ve harplerde korkak davranmasınlar!"

Allah Teâlâ onlara cevaben, "Sizin haberinizi ben duyuracağım." buyurdu. Bu durumu anlatan şu âyet nazil oldu. "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rabb'ileri nezdinde yaşarlar ve rızıklanırlar. Allah'ın lütfundan ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine kavuşmayan müstakbel şehitlere, 'kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine' dair de müjde vermek isterler." (Âl-i İmrân, 3/169-170)
Uhrevi zevklere açılan kapı

Şehitler, kılıçlar altında parçalanmaktan öyle bir zevk ve lezzet duyuyorlardı ki, onu ancak oraya gidince anlıyorlardı. Aradan seneler geçtikten sonra Abdullah b. Amr'ın kabrini açtıklarında, oğlu Hz. Cabir, babası için, "Hiçbir hâlini yadırgamadım; toprakta dipdiriydi ve sanki o an ölmüş gibiydi." der.

Biz dünyada bir kısım eza ve cefa gören kimselerin hâline üzülürüz. Meselâ, "Seyyidina Hz. Hamza'yı Uhud'da parça parça ettiler." deriz. Şayet o, sinesine saplanan mızrak sayesinde kanatlanmış göklerde uçar hâle gelmişse, bu durumda hâline acınacak biri varsa, o da biziz demektir. Cenâb-ı Hak ona çok büyük lütuflarda bulundu. Âdeta o, sinesine saplanan o mızrakla, dünyadan Cennet'e gidiyor ve Cennet'in zevklerini iliklerine kadar duyuyordu. Ama biz yine de onun şehadetine üzülürüz. İhtimal şimdi o, çok azizdir ve belki de bizim hâlimize acıyordur.

Ayrıca bu musibetlerin öyle uhrevî bir haz ve lezzeti var ki, hiçbir şeyle mukayese edilemez. Bunu ifade için Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki, ashab-ı musibet ahirete gittikleri zaman daha fazla musibete uğramış olmalarını arzu sadedinde, dünyada etlerinin makaslarla doğranmasını arzu edecek ve "Keşke parça parça doğransaydık da öyle gelseydik." diyeceklerdir. 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_5940EE-34E394-033D2D-288917-14A687-C4A154.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_5940EE-34E394-033D2D-288917-14A687-C4A154.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_5940EE-34E394-033D2D-288917-14A687-C4A154.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_5940EE-34E394-033D2D-288917-14A687-C4A154.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Buyukler-bela-firininda-piser-/18197/</link>
			<pubDate>Fri, 13 Jul 2012 09:35:35 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Manevî şirketler kurun]]></title>
			<description><![CDATA[Evrâd ü ezkârla meşgul olma, insanın günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İnsan, kendisini zorlamalı ve gününün iki-üç saatini evrâd ü ezkârla donatmalı ve zenginleştirmelidir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Evrâd ü ezkârla meşgul olma, insanın günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İnsan, kendisini zorlamalı ve gününün iki-üç saatini evrâd ü ezkârla donatmalı ve zenginleştirmelidir.

Bunu yaparken de "Allah'ım! Ben daha fazlasını yapardım ama yaptığım bunca iş arasında daha fazlasını da yapamıyorum. Beni mazur gör..." demelidir. Yani meselâ günde yüz "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh", yüz defa "Sübhânallâhi vebihamdihi sübhanallahilazîm", yüz defa "Estağfirullah" diyen bir insan şöyle düşünmelidir: "Rabb'im! Bunca nimetine mazhar olmuş bir insan için okuduğum bu evrâd çok azdır ama ben Senin engin inayetine sığınıyor ve "Mahlukatın sayısınca, Arş'ının ağırlığınca ve kelimâtının mürekkebi kadar..." sonsuzluk ifade eden rakamları zikrederek, o rakamlar sayısınca söylemiş kabul edilmemi bekliyorum. Sen benim bu az amelimi çok kabul eyle."


&lt;p>&lt;a href="http://www.kure.tv/webtv/803-haber/ikindi-sohbetleri-evrâd-u-ezkârda-sinir-tanimayanlar/11426-Bolum/120610/&amp;embeddedplayer=v1">İkindi Sohbetleri - Evrâd u Ezkârda Sınır Tanımay...&lt;/a>&lt;/p>

Evrâd ü ezkârın dağıtılarak okunması "iştirak-i a'mal-i uhreviye" açısından çok bereketli bir davranış olsa gerek. Esasen bu şekilde verilen bir evrâd ü ezkârı okumak, nezir ölçüsünde bir taahhüt olduğundan dolayı gereklidir de. Onu terk etmek uygun olmaz. Böyle bir organize içine dâhil olan herkes, bu umum yekûna hissedar olabilmek için iştirak-i a'mal-i uhreviye vadisinde nasiplerini tastamam alacaklardır.

Her bir mü'min, hayat-ı içtimaiyede konumu itibarıyla durumu neye tekabül ediyorsa, temsil seviyesine göre evrâd ü ezkâr okumalıdır. Meselâ hayatın herhangi bir basamağında sorumluluk yüklenen biri temsil ve idare alanının genişliğine göre Rabb'ine karşı şükür ve zikirde de daha hassas olmalı, en az beş-on insanın okuyabileceği kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.. evet bazılarımız, kaderin bir cilvesi olarak liyakati olmadığı hâlde böyle bir konuma getirilmiş ise, en az on insan kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.

Ayrıca din ve diyanet öyle hassasiyetle yaşanmalıdır ki, münafıkça düşünen ve fitne-fesat peşinde olanlar o ortamda yaşayamaz hâle gelmelidir. Hem evrâd okunmalı, hem temkinli namaz kılınmalı, hem de zikr ü fikr edilerek hiçbir boşluğa meydan verilmemelidir. Yani atmosfer sürekli meleklerin Sidretü'l-Müntehâ'ya evrâd ü ezkâr taşıdığı bir yer ve "O'na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i salih ulaştırır." (Fâtır, 35/10) hakikatinin helezonuyla semalara taşındığı bir nokta olmalıdır.

Bunun için zaman çok iyi değerlendirilmeli ve günlük evrâd gün içine yayılarak, her fırsatta mutlaka bir şeyler okunmalıdır. Meselâ, günlük işlerinin arasında kafası yorulan bir mü'min, fırsat bulduğu zaman odasının içinde dinlenmek için bir fasıl evrâdla meşgul olmalı veya iman ve düşünce ufkunu açacak şeyler okumalıdır. Böyle davranmak mü'min için bir sur, bir sera ve bir koruyucu sütre olarak Allah'a sığınmanın, emniyet içinde olmanın en isabetli ve garantili yollarından biridir.
Hayırda ısrar gerekir

Hayatı bu şekilde standardize etmek biraz ısrarcı olmaya ve biraz da egzersiz yapmaya bağlıdır. Meselâ Dua Mecmuası'ndan okunacak yerler, günde bir kez okunduğu takdirde bir senede ezberlenir, zevk verir ve kitap taşıma külfetinden de kurtulmuş olunur. Zamanla böyle birinin hayatında evrâd ü ezkâr okuma da, tıpkı yeme-içme gibi hayatın vazgeçilmezleri arasına girecektir. Ayrıca Cenâb-ı Hakk'ın bize bağışlamış olduğu bunca lütufları karşısında Allah Resûlü'nün ifadeleriyle, devamlı şükreden bir kul olmak da, kulluk şuuru adına çok önemli bir husustur.

İnsan, tembelliğe karşı devamlı savaş hâlinde ve gerilim içinde olmalı, tembelliğin yol bulup onun ruhunu felç etmesine fırsat vermemeli ve bunun için devamlı arayış içinde olmalıdır. Meselâ ben bir dönemde her gece teheccüde kalkmanın yolunu şöyle buldum ve uyguladım: Yatsı namazından sonra vitr-i vacibi kılmadan yattım. Vitri kılmadığım için gece uyanmak benim için bir mecburiyet hâline geldi. Ben de mecburen gece kalktım ve bu arada teheccüt namazı da kıldım.

Evet, yukarıda da ifade edildiği gibi temrinat yapa yapa diller ve gönüller mutlaka evrâd ü ezkâra, ibadet ü taate alıştırılmalıdır. Bununla alâkalı bir misal arz etmek istiyorum: Meselâ askere giden bir insan, rütbece kendinden yüksek olan insanlara "komutanım" diye diye dili ona alıştığı için sivil hayata döndüğünde de uzun süre önüne gelen herkese "komutanım" der durur. Evet, nasıl ki, insanın dili devamlı söyleye söyleye bazı şeylere alışıyor, öyle de kalbi ve letâifi de alışır ve egzersiz yapa yapa zorluk gibi engebeleri aşarak maksadına ulaşır.

Burada şunu ifade etmekte de fayda var: İstiğfar, sadece tevbe ve istiğfar kalıpları içindeki şekliyle değil, Rabb'e her türlü teveccüh şekliyle de olabilir. İnsan, günlük hayatta bazen bir sürü mâsiyet içinde bocalar durur. Bazen Hak yolunda tam olamayabilir, bazen de niyetinin hâlisliğini her zaman koruyamadığından keyif ve arzularına göre yaşayabilir. Dolayısıyla böyle birinin bu kirli atmosferde duyguları ve havası kirlenebilir. Şimdi bu şekilde kirlenen ve bu kirlerle sarsılan, çizgisini kaybeden bir insanın Cenâb-ı Hakk'a istiğfarla çok teveccüh etmesi lâzımdır ki, böyle bir kirlenme ile meyelan-ı şer gelişmesin. Çünkü Kader Risalesi'nde bu mesele anlatılırken Hz. Üstad, "Dua ve tevekkül meyelan-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelan-ı şerri keser, tecavüzatını kırar." demektedir. İnsanın hem hayra hem de şerre karşı bir yönüyle istidat ve temayülü vardır. İnsan, kalbinin sesini dinleyip hayra teveccüh etmeli ve evrâd ü ezkârla sürekli kalbinin derinliklerine doğru yelken açmalıdır.

Evrâd ü ezkârla meşgul olma, insanın günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. İnsan, gününün en az iki-üç saatini evrâd ü ezkârla donatmalı ve zenginleştirmelidir.
Hayatın herhangi bir basamağında sorumluluk yüklenen biri, temsil ve idare alanının genişliğine göre, en az beş-on insanın okuyabileceği kadar evrâd ü ezkâr okumalıdır.
İnsanın dili nasıl ki devamlı söyleye söyleye bazı şeylere alışıyorsa, kalbi ve latifeleri de alışır ve egzersiz yapa yapa zor görünen engebeleri aşarak maksadına ulaşır.

Salavât en makbul duadır

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) pek çok hadislerinde, dua ederken kendilerine salavât getirilmesini istemiş ve bunu duanın kabulü için bir vesile olarak zikretmişlerdir. Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadiste de Peygamberimiz:

"Beni hayvanına binen yolcunun maşrapası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun." buyurmuşlardır. Bir başka defasında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), huzuruna gelen bir sahabi kendisine çok salavât getirdiğini söyleyince, o şahsa, güzel bir şey yaptığını ve bunu daha fazla yapmasını söyledi. O artırdıkça Resûlullah da onu daha fazla salavât getirmeye teşvik etti.

Bizler de bu emrin gereği olarak, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî yâd edilince salât ü selâmlardan birisiyle O'nu anmalı ve O'nu hep böyle bir tazimle yâd etmeliyiz. Eskiler, salât ü selâmı teşvik eden âyet ve hadislerden hareketle birbirinden güzel salavât örnekleri ortaya koymuşlardır. Ve pek çok insan da bugüne dek salât ü selâmlarla alâkalı hem salât ü selâm derlemiş hem de salât ü selâmın faziletlerine dair pek çok eser ortaya koymuştur.
Duanın başı ve sonu

Salât kelimesi dua manasına gelmektedir ve Allah Resûlü'ne getirilen salât aynı zamanda ona yapılmış bir duadır. Bir Arap şairinin ifade ettiği gibi "Her dua, kabulü için kanat nevinden salât ü selâma muhtaçtır. Sana salâta (duaya) gelince o, kanada ihtiyacı olmadan makbuldür." Bu mülâhazadan hareketle ulemâ: "Duanın başında ve sonunda getirilen salavât, iki makbul dua olması itibarıyla orada yapılacak duanın kabul olması için önemli bir sebeptir." demişlerdir.

Dua, bir sırr-ı ubûdiyettir. Esasen duada insan, aklını, gücünü ve iradesini aşan şeyleri Allah'tan ister. Yani biz çok defa dualarımızda Cennet'i, Cennet'te ebediyeti, cemalullahı müşâhedeyi, Rabb'in bize teveccühünü, maiyyetini, bizi yalnız bırakmamasını, bize küsmemesini yani sevdiği insanlara yaptığı muamele ile muamele etmesini isteriz ve bu istekleri de salât ü selâmla destekleriz.

Anlaşılan o ki, O'na getirilen salavât, biz onun gerçek sırrını tam bilemesek de çok önemli.. Her şeyden önce, şayet O'na getirilen salavât, Allah Resûlü'nün şefaat-ı uzmâsına insanı çekip götüren birer vesileyse, insan bu konuda ne kadar hassas olsa değer. Zira "Ona yaklaşmaya vesile arayın." (Mâide, 5/35) âyeti, Allah'a yaklaşmak için vesileleri kullanmamızı emretmektedir. Allah Resûlü'ne salât ü selâm bu mevzuda önemli bir vesile ise, insan onu hiç dilden düşürmemelidir. Allah Resûlü'yle münasebetin hemen her çeşidi Cenâb-ı Hakk'ın bize ayrı bir lütfudur. Bu da çok önemli bir husus olsa gerek.

Fethullah Gülen 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_BA6B90-2C50AB-35505A-ABB537-D3448A-EEC4E1.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_BA6B90-2C50AB-35505A-ABB537-D3448A-EEC4E1.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_BA6B90-2C50AB-35505A-ABB537-D3448A-EEC4E1.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_BA6B90-2C50AB-35505A-ABB537-D3448A-EEC4E1.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Manevi-sirketler-kurun-/17813/</link>
			<pubDate>Fri, 06 Jul 2012 09:46:18 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Bir dava adamı portresi]]></title>
			<description><![CDATA[Dava adamı, gönül verdiği dava uğruna, kendi öz nefsine kadar her şeyi feda etmeye hazırdır ve bu hususta o, çoktan aklını, nefsini ve ruhunu ikna etmiştir bile.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Dava adamı, gönül verdiği dava uğruna, kendi öz nefsine kadar her şeyi feda etmeye hazırdır ve bu hususta o, çoktan aklını, nefsini ve ruhunu ikna etmiştir bile.

Dava adamı, kendisini, başkalarını yaşatma zevkine adamış, nefsî haz ve zevklerinden sıyrılmış bir insandır. O, günde elli defa seve seve davası uğrunda ölüme katlanmaya hazırdır ama körü körüne, hemen ölüme koşmak ve kendini ölüme atmak gibi düşüncesizce şeylerden de uzak bir basiret insanıdır. Zira dava adamı, sadece bir fedaî değildir. Hele bir gösteriş budalası asla.. o her gün davası uğruna gördüğü, müşahede ettiği acı manzaralar ve gelecek adına milletini tehdit eden şeyler karşısında bin defa ölür, bin defa dirilir ve bir kere ölmekle kurtulmayı asla düşünmez. Bazen kendisini feda edip bir kere ölen insanlar arasında çok defa hayattan bıkmış kimseler de bulunabilir.

Dava adamı tepeden tırnağa hayat doludur. Yaşamanın önemli olduğunun da farkındadır; ama o, diriliş eridir ve hayatı gibi diğer değerli şeylerini de, öldürmeye değil yaşatmaya bağlamıştır.

Her fedakâr insan dava adamı olamadığı gibi, her ideal insan da dava adamı olamaz. Belki o bir idealist olabilir; zira dava adamı olmak, ayrı bir kısım vasıflar ister.

Dava adamı, ne yaptığını ve yapacağını çok iyi bilen biridir. O, "Hele şöyle bir yapalım da ne oluyor görelim." mülâhazasıyla hareket etmez. Düşünür, istişare eder, planlar, sonra yapar ve ömrünü yap-sök'le tüketmez.
Efendimiz ve davası

Bu vasıflarla kâmil manada muttasıf olan en büyük dava adamı şüphesiz ki, Hz. Muhammed'dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Şimdi O'nun örnek hayatından bir kısım kesitler sunarak yukarıda icmalen bahsettiğimiz dava adamı portresini çizmeye çalışalım:

Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine baktığımız zaman, O'nun çok kritik dönemlerde dahi ani ve isabetli kararlar verdiğini görürüz. Meselâ, Allah Resûlü, ashab-ı kiramın bir kısmının işkence altında bulundukları Mekke'den, Habeşistan'a hicret etmelerine müsaade etmişti. Başkaları belki bunu ilk bakışta anlayamayabilirdi. Hatta yanlış yorumlara bile girebilirdi; ama Efendimiz'in anlayışına göre onlar Habeşistan'a gitmekle, hem Mekke'deki baskıdan kurtulacaklar hem de orada Müslümanlığı duyuracaklardı. Nitekim öyle de oldu ve Habeş kralı Necaşi bile Müslüman oldu.

Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatında, ilk anda anlaşılamayan, ama anlaşıldığında da O'nun ne kadar büyük bir dava adamı olduğunu gösteren bir başka büyük olay da Hudeybiye sulhüdür. İzzet, şeref ve haysiyetiyle oynandığı Hudeybiye'de O (sallallâhu aleyhi ve sellem), tam bir dava adamı olarak hareket etmiştir. Şayet O, orada ashab-ı kiramın önünü açsaydı, onlar İrem barajı gibi bütün müşrikleri sele vereceklerdi; belki o selin önünde kendileri de sürükleneceklerdi. Ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir şeye meydan vermedi. Hemen Allah'ın emriyle ve O'nun muradı istikametinde bir karar verdi ve bir anlaşma yaptı. Belki bu anlaşmada Müslümanların onur ve şerefi kırılacaktı ama kat'iyen kan dökülmeyecekti ve Uhud'da, Hendek'te müşriklerle açılan ara biraz daha açılmayacak, problem, olduğu yerde dondurulacaktı. Müşrikler gelecek sene Müslümanlara Mekke'ye girme imkânı verecekler ve böylece sahabe de Müslümanlığı anlatma fırsatı bulmuş olacaktı. Dahası bu insanlar akrabalarının yanına gidecek ve aile yakınlığı içinde dinlerine ait meseleleri çok rahatlıkla anlatabileceklerdi. Hem Mekkelilerle böyle bir anlaşma yaptıklarından dolayı çok rahatlıkla Arap yarımadasında çeşitli kabilelere Müslümanlığı anlatma fırsatı da bulmuş olacaklardı. Çünkü Mekkelilerden artık herhangi bir tehlike gelmesi söz konusu değildi. Ayrıca, bu esnada Allah Resûlü çeşitli meliklere, hükümdarlara mektuplar yazacak, adamlar gönderip onlarla meşgul olma imkânı bulacaktı.. ve bu arada kendi sistemini kuracak ve her şeyi sağlama bağlayacaktı.
O günden bugüne

Efendimiz ile başlayan bir dönem, çeşitli kimselerin elinde hakkıyla korundu ve günümüze kadar bütün canlılığıyla intikal etti. Eğer günümüzde de aynı ruh, aynı azim ve inançla; aynı şuur, aynı hasbîlik ve diğerkâmlıkla bu işe sahip çıkmazsak, günümüze kadar elden ele emanet olarak intikal eden bu davanın –Allah muhafaza buyursun!– enkaz hâline gelmesi mukadderdir. Tabiî buna sebebiyet veren de bizler olmuş olacağız. Bence asıl üzerinde ısrarla durulması gerekli olan husus da işte budur:

Maddî-mânevî her şeyin üstünde ona olağanüstü bir ehemmiyet atfetme ve dünyevî işlerin çok çok üstünde değer verme, hatta o olmadıktan sonra yaşamanın manasız olduğuna inanma, dahası genç nesillere bu ufku gösterme, inandırma Rabb'imizin bize lütfettiği her fırsatı bu istikamette yani nesillerimizin irfan hayatı adına, imana ermeleri adına değerlendirme ve bunu en büyük vazife sayma... Evet, bunun dışındaki bütün paye, makam ve mansıplar bir hiç hükmünde olmalıdır.

Asrımızda dâvâ adamının bulunup bulunmadığı meselesi izafî bir konudur. Belli bir ölçüde dava adamları vardır, ancak kâmil-i mükemmel manada dava adamının bulunacağını iddia etmek oldukça zordur. Hususiyle asrımız, bir kolektif şuur asrıdır. Fertler "ferd-i ferîd" dahi olsalar, "gavsiyet" ve "kutbiyet"i dahi temsil etseler, küfür cereyanının çıkardığı şahs-ı manevi karşısında mukavemet edemeyeceklerinden dolayı bugün, dava adamı keyfiyet ve evsafını, dava adamına ait hususiyetleri, daha ziyade şahs-ı manevide aramak gerekir. Dava adamı hususiyetleri içinde kendini gösteren böyle bir heyet, bir şahs-ı manevi varsa, ideal bir dava adamına ait evsafı onlar gösteriyorlar demektir.
Dünya, O'nu değiştiremedi

Efendimiz, nasıl fakir olduğu zaman fakirdi, aynı şekilde dünya mâmelekine sahip olduğunda, yığın yığın hazineler karşısında da hep bir fakir gibi davranmasını bilmiş ve hiç tavrını değiştirmemişti.

Hz. Ömer (radıyallâhu anh), bir gün Allah Resûlü'nün huzuruna girdiğinde, Efendimiz yattığı hasırın üzerinde doğrulmuştu ve bir tarafında hasır izi görünüyordu. Hz. Ömer (radıyallâhu anh), bu manzara karşısında rikkate gelmiş ve ağlamıştı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da o, "Yâ Resûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken Sen, sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun. İşte buna ağladım." cevabını vermişti.

Bunun üzerine Allah Resûlü, Ömer'e şu karşılıkta bulunmuştu: "İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun." Başka bir rivayette ise şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Dünya ile benim ne alâkam var! Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen, sonra da orayı terk edip yoluna devam eden bir yolcu." Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatının sonuna kadar da hep aynı şekilde yaşamıştı. Dahası vefat ederken de üzerinde sadece yamalı bir hırka vardı.

Efendimiz, ne işin başında ne de muvaffak olduğu zaman tavrını hiç mi hiç değiştirmemişti. Bir Batılı, büyük insanları sıraya koyarken mealen şöyle der: "Dünyada birçok kimse başlangıçtaki durumlarını, muzaffer ve muvaffak olduktan sonra koruyamamışlardır. Bunun tek bir istisnası vardır; o da Hz. Muhammed'dir. O, işe nasıl başlamışsa ulaştığı en son noktada da aynı seviyeyi korumuştur." O, nasıl ilk devirlerde yumruklanırken, Mekke'den işkenceyle kovulurken insanca davranmış, şefik, refik bir habib gibi hareket etmişti, aynen öyle de Mekke'ye muzaffer bir fatih olarak girdiğinde de hiç değişmemişti.

Zira O, nefsi için yaşamıyordu; hep başkaları için yaşıyordu. Başkalarına karşı vazifesi bittiği andan itibaren de artık dünyadan gitmeyi mukadder görüyordu. Yani O, vazifesi bittikten sonra dünyada bulunmasının manasız olduğu kanaatindeydi. Öyle ki henüz Mekke döneminde, cinler de kendisine inandıktan sonra O, İbn Mesud'a şöyle demişti: "Galiba bundan sonra ömrüm vefa etmez, ey Abdullah; ben herhâlde öleceğim..." İbn Mesud, "Neden yâ Resûlallah?" diye sorunca da, şöyle cevap vermişti: "Allah, insanlar ve cinler sana inanacaklar diye vaad etmişti. Görüyorsun ki, şimdilerde Mekke'de çok insan var. Şimdi cinler de inandılar. Demek ki artık benim vazifem bitti."

Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) halkasında da Allah Resûlü'yle aynı duygu ve düşünce içinde yaşayan nice insan yetişmişti ki, bunlar hep yaşatmışlar; yanmış ve ateşleri söndürmüşlerdir. Maddî-manevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunarak hep başkaları için soluklamış, başkaları için koşmuş, başkaları için var olmuşlardı...

Fethullah Gülen 

]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_A53F89-52096A-E7DFC1-45EBED-F37690-1E3203.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_A53F89-52096A-E7DFC1-45EBED-F37690-1E3203.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_A53F89-52096A-E7DFC1-45EBED-F37690-1E3203.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_A53F89-52096A-E7DFC1-45EBED-F37690-1E3203.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Bir-dava-adami-portresi-/17491/</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jun 2012 13:21:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Sıra sana da gelecek]]></title>
			<description><![CDATA[İmanı kuvvetlendiren, güzel ahlâka teşvik eden, kalbde Allah sevgisini ve rikkati artıran, gönlü yumuşatan ve gözün yaşarmasına vesile olan, öldükten sonra dirilme, insanın Cenâb-ı Hak'la münasebeti ve zühd mülahazasıyla ilgili konulara "rekâik" denir.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[İmanı kuvvetlendiren, güzel ahlâka 
teşvik eden, kalbde Allah sevgisini ve rikkati artıran, gönlü yumuşatan 
ve gözün yaşarmasına vesile olan, öldükten sonra dirilme, insanın 
Cenâb-ı Hak'la münasebeti ve zühd mülahazasıyla ilgili konulara "rekâik"
 denir.
Selef-i salihîn efendilerimiz rekâikle meşgul olmayı hayatlarının bir
 parçası haline getirmiş; Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve 
sellem), Ashâb-ı kirâmın ve Tâbiîn'in ibâdet, zühd, tevekkül, tevazu ve 
kanâate dâir söz ve tavsiyelerine yer vermişlerdir. İnsanın ölüm 
meleğiyle karşılaştığı andaki durumu, can verme sırasındaki hali, 
defnedilmesi, kabir azabı, berzah hayatı, mahşer, hesap, mizan, sırat, 
Cennet ve Cehennem gibi safhalar üzerinde uzun uzun durmuşlardır. 
Bununla beraber, rekâik arasında en fazla râbıta-i mevt konusuna 
değinmiş ve ahiret için azık edinmenin lüzumuna dikkat çekmişlerdir.
Terk et dünyanın süsünü!
Râbıta; iki şey arasındaki bağ, bağlılık, irtibat, alâka ve münâsebet
 manalarına gelmektedir. Mevt ise ölüm demektir. Öyleyse, "râbıta-i 
mevt" tabiri, ölümü sürekli hatırda tutmayı, bir ayağı öbür âleme 
atmışçasına ötelerle irtibat halinde bulunmayı, bu dünyanın bir 
misafirhane olduğunu düşünerek ebedî saadeti kazanma gayretiyle yaşamayı
 ve tûl-i emelden kurtularak büyük bir alâka ile ahiretin yamaçlarına 
yönelmeyi ifade etmektedir.
Kur'an-ı Kerim hemen her münasebetle ölümü ve ölüm ötesini 
hatırlatmakta; "Her nefis ölümü tadıcıdır." (Âl-i İmrân, 3/185); "Senden
 önce hiçbir insana dünyada ebedî hayat nasip etmedik. Sanki sen ölsen, 
onlar ebedî mi kalacaklar! Hayır, her nefis bilerek veya bilmeyerek 
ölümü tadıp-durmaktadır. Biz, sizi bazen şerle, bazen de hayırla imtihan
 ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirilirsiniz." (Enbiyâ, 21/34); 
"Yeryüzünde bulunan her varlık fânîdir." (Rahmân, 55/26) "Hiç şüphe yok 
ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra da büyük duruşmanın 
olacağı kıyamet gününde Rabb'inizin huzurunda birbirinizle 
dâvalaşacaksınız." (Zümer Sûresi, 39/30) gibi ayet-i kerimelerle 
dünyanın geçiciliğini, büyük bir mahkemenin insanları beklediğini ve 
ahiret hayatının ebedî oluşunu vurgulamaktadır.
Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) da "Ölümü ve öldükten 
sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını 
isteyen, dünya hayatının süsünü terk eder." buyurmuş; "Lezzetleri tahrip
 edip acılaştıran ölümü çok anın." diyerek râbıta-i mevt tavsiyesinde 
bulunmuştur.
Hak dostları, Cenâb-ı Hakk'a vasıl olmak ve dünyanın mânevî 
tehlikelerinden kurtularak ebedî saadeti temin etmek için, bir taraftan 
çilelerle ve riyazetlerle nefs-i emmârenin öldürülmesine çalışmışlar; 
diğer taraftan da, bu dünyada fâni birer misafir olduklarını düşünerek 
ahiret azığı edinmeye gayret göstermişlerdir. Her zaman insanlara ölüm 
hakikatini hatırlatmış ve sürekli râbıta-i mevt dersi vermişlerdir.
Nice gül yüzlü sultan yatar burada
Diğer taraftan, kabristanı ziyaret etmek ve oraya bir ibret mahalli 
olarak bakmak râbıta-i mevt düşüncesi açısından bizim için faydalı 
olabilir. Ne var ki, günümüzde hayat tutkusu ve günlük meşgaleler 
insanları öylesine kuşatmıştır ki, mezarlardan ibret alan kimselere 
rastlamak pek zordur. Şahsen, kabristana çok gittim, sayısını 
bilemeyeceğim kadar cenaze teşyiine iştirak ettim; fakat maalesef, 
kabirde sergüzeşt-i hayatını düşünerek, yarınki hesaplarıyla hayatının 
seyri arasında bir irtibat kurarak, bugünden yarına bakarak, orada 
bayılasıya ağlayan bir insan gördüğümü hatırlamıyorum. Bundan dolayı, 
hayatın kadr u kıymetinin bilinmesi, bu dünyanın ölümlü olduğunun 
vicdanda duyulması ve insanların kabre doğru yol aldıklarının daha açık 
görülmesi açısından hastanelerin daha tesirli olduğunu düşünüyorum. 
Kanaatimce, herkes zaman zaman bir hastaneye gitmeli, hasta ziyaretinde 
bulunmalı, imkânı varsa onlara yardım etmeli; bu arada elinde idrar 
torbasıyla dolaşanların ya da arada bir dolaşma imkanı da bulamayarak 
hep bir makineye bağlı kalan insanların haline ibret nazarıyla bakmalı; 
inleyen insanları dinlemeli, onların inlemelerinde ve ahiret 
endişelerinde ölümü duymaya çalışmalı.. ve bu sayede kendi içinde de o 
râbıta-i mevt mülahazasını geliştirmeli.
Evet, râbıta-i mevt mevzuu Rekâikte birinci fasıldır; fakat onun 
ötesi de vardır. Ölümle beraber hatırlanan ve onunla beraber inanılması 
gerekli olan esaslar mevcuttur. Bediüzzaman Hazretleri'nin ifadesiyle, 
ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır, vazife-i hayat külfetinden bir 
terhistir; öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabaya 
kavuşmak için bir vesile ve ebedî saadete girmeye bir vasıtadır. O, 
ehl-i dalâlet için ise zulümat-ı ebediye kuyusudur. Bundan dolayı, ölüm 
ve ötesi bütün enginliğiyle anlatılmalı, ölümden sonra başlayan hayatın 
ebedi saadete dönüşmesi için -fırsat varken- her mesele getirilip ölüme 
dayandırılmalı ve insanlar ona hazırlıklı hale getirilmeli; hatta ahiret
 semereleri nazara verilerek herkesin gönlünde ötelere karşı bir iştiyak
 ve vuslat arzusu hâsıl edilmeli. Sohbetler hep bu türlü mülahazalar 
etrafında cereyan etmeli ve herkes "Ölümlüyüz; biz de öleceğiz; bu akşam
 son akşamımız, bu gece son gecemiz olabilir." mülahazalarıyla nefes 
alıp vermeli.

	Selef-i salihîn, rekâikle meşgul olmayı 
hayatlarının bir parçası haline getirmiş; büyüklerin, ibâdet, zühd, 
tevekkül, tevazu ve kanaate dair söz ve tavsiyelerine yer vermişlerdir.
	"Râbıta-i mevt" tabiri, ölümü sürekli hatırda 
tutmayı, bir ayağını öbür âleme atmışçasına ötelerle irtibat halinde 
bulunmayı ve ahiretin yamaçlarına yönelmeyi ifade eder.
	Ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır, vazife-i 
hayat külfetinden bir terhistir; ahiretteki ahbap ve akrabaya kavuşmaya 
vesiledir. Ehl-i dalâlet için ise zulümat-ı ebediye kuyusudur.

Bediüzzaman'a göre râbıta-i mevt
Bediüzzaman Hazretleri, ihlâsı 
kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebinin, râbıta-i mevt 
olduğunu belirtmiş; onu "ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu 
mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmak" şeklinde tarif etmiş; 
riyâdan nefret ettiren ve ihlâsı kazandıran râbıta-ı mevt vesilesiyle 
Eski Said'in Yeni Said'e inkılap ettiğini söyleyerek başta Haşir 
Risalesi ve İhtiyarlar Risalesi olmak üzere eserlerinde o râbıtayı ve 
ölümün ehl-i iman hakkındaki nuranî, hayattar ve güzel hakikatini nazara
 vermiştir. Ayrıca, "Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört
 kelimeyle dört kelâm öğrendim." diyerek başladığı Katre Risalesi'nde 
şerh ettiği kelamlardan biri de "El-mevtü Hakkun-Ölüm haktır" gerçeği 
olmuştur.
Râbıta-ı mevti kendine yoldaş ettiğini söyleyen Bediüzzaman 
Hazretleri, onu kısmen de olsa bir kısım sofilerden faklı anlamış ve 
farklı uygulamıştır. Ona göre, bu râbıta, farazî ve hayalî bir surette, 
âkıbeti düşünerek geleceği şimdiki zamana taşıma şeklinde yapılmamalı; 
belki ölüm hakikati iyi kavranarak içinde bulunulan andan fikren gelecek
 zamana yürümek suretinde olmalıdır. Çünkü sofilerin uygulamasında, 
"Gelecekte vukuu muhakkak olan hadiselere olmuş gibi bakılır." esprisi 
vardır. Dolayısıyla, onlar bir gün mutlaka öleceklerini düşünüp 
ilerideki o ölümü olmadan önce olmuş gibi tahayyül ederek şu ana 
taşımaktadırlar. Ne var ki, insan bir gün öleceğine inansa bile, nefis o
 ölüm gününü kendisine çok uzak görebilir. İnsan, hayalen geleceği 
şimdiki zamana taşıyıp kendi ölümünü düşünse de, nefis daha ilk fırsatta
 "Kim bilir daha kaç sene yaşayacağım?" diyerek gaflete düşebilir. 
Hastalar Risalesi'nde de dendiği gibi, gençlik ve sıhhat gaflet verir, 
dünyayı hoş gösterir ve âhireti unutturur.
Bediüzzaman Hazretleri'nin râbıta-i mevt anlayışında, "hakikat 
noktasında şimdiki zamandan, gelecek zamana fikren gitmek" esastır. Ona 
göre insan, hayale ve farazî düşüncelere hiç lüzum kalmadan, bu kısa 
ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. O 
nazarla kendi şahsının ölümünü gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse
 asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın 
ölümünü de müşahede eder. "Her nefis ölümü tadıcıdır." (Âl-i İmrân, 
3/185) mealindeki ayet münasebetiyle bu hakikate değinen Hazreti 
Bediüzzaman, "Nev-i insanî bir nefistir, dirilmek üzere ölecek. Küre-i 
Arz dahi bir nefistir, bâki bir surete girmek için o da ölecek. Dünya 
(hayatı) dahi bir nefistir, âhiret suretine girmek için o da ölecek!" 
der.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_5CA198-D36B72-D7C482-8C3D6C-3AB737-658DC6.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_5CA198-D36B72-D7C482-8C3D6C-3AB737-658DC6.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_5CA198-D36B72-D7C482-8C3D6C-3AB737-658DC6.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_5CA198-D36B72-D7C482-8C3D6C-3AB737-658DC6.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Sira-sana-da-gelecek-/17225/</link>
			<pubDate>Sun, 24 Jun 2012 23:24:54 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kırın yeis zincirlerini!..]]></title>
			<description><![CDATA[Biz başkaları hakkında hüsn-ü zanna memur olsak ve onların tamamiyeti yakalamış olabileceklerini düşünsek de, kendi nefsimize "Ey eksik, pürkusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun" diyebiliriz.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Biz başkaları hakkında hüsn-ü zanna memur olsak ve onların tamamiyeti yakalamış olabileceklerini düşünsek de, kendi nefsimize "Ey eksik, pürkusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun" diyebiliriz.

Fakat bunu derken ye'se düşmemeye de dikkat etmeliyiz. "Yağmur" şairinin dediği gibi biz de,

"Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım."

diyerek O'na karşı aşk u alakamızı seslendirebiliriz. Ne var ki, zihnimizin bir köşesinde de sürekli "Olduğuma da çok şükür. Ya seni tanımasaydım, ya Senin nurundan mahrum kalsaydım." mülahazasını canlı tutmalıyız.

Hani Hazreti Ömer, Yemâme Savaşı'nda kardeşi Zeyd bin Hattâb'ın şehid olduğu haberi karşısında, çok hayıflanmış; "Sabâ yeli estikçe Zeyd'in kokusunu alıyorum." diyerek hüzünlenip ağlarmış. Bir gün şair Mütemmim bin Nüveyre onu ziyarete gelmiş. Mütemmim'in kardeşi Mâlik de Yemâme Savaşı'nda yer almış ama mürtedlerin safındayken ölmüş. Hazreti Ömer'in hüznünü gören Mütemmim, "Ey Ömer, Yemâme'de senin kardeşin şehid olup Cennet'e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem'e girdi. Eğer benim kardeşim de senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiç hiçbir zaman ağlamazdım" demiş. Malumdur ki, Hazreti Ömer'in hüznü bunları bilmediği için değildi, ama kader-i ilahîye razı olmakla beraber sevdiklerinden ayrılanın kalbinin hüzünlenmesi, gözünün yaşarması da insanın tabiatının icabıydı.

Evet, olduğumuza da hamd olsun; ya sokaklara korku salan serâzât, çakırkeyf insanlar gibi olsaydık; ya talihsizler safında yer alsaydık.. bu hâlimize de hamd olsun, demeli. Mükemmeliyet ve tamamiyetin peşinde olurken diğer taraftan da meseleye böyle bir hamd u senâ mülahazasıyla yaklaşmalı ve katiyen ye'se düşmemeli. Tamamiyeti arama ve işin ciddiyetini görme insanı ümitsizliğe değil daha fazla gayret göstermeye sevk etmeli..
İş çok ciddi

Bildiğiniz gibi, hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; "Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?" Bunun üzerine o büyük Hak dostu, "İnne'l-emra ciddün - Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum." diyor. Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; "Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?" diye soruyorlar; "Vallahi, peygamberlerle aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler." cevabını veriyor. Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî.. gibi insanlar rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış, hayatlarını havf ufkunda sürdürmüş; hayır adına yapıp ettiklerine ve ibadet u taatlerine hiç bel bağlamamış, imanlı olarak ölememe endişesini hep taşımışlardır ama bütün bunlara rağmen ümitsizliğe de katiyen düşmemiş, rahmet-i ilahiyenin onların imdadına da yetişeceği recasını gönüllerinde hep canlı tutmuşlardır. Allah dostlarının hiçbirisi ye'se düşmemiştir; çünkü Hazreti Üstad'ın ifadesiyle; Yeis, mâni-i herkemâldir.. Ümitsizlik hastalığına yakalananların kemale ve tamamiyete yürümeleri mümkün değildir. İnsanın kendisini yetersiz, eksik ve nâkıs görmesi onu ümitsizliğe değil, bilakis eksiklerini tamamlamak için daha ciddi bir cehd u gayrete sevk etmelidir. M. Akif'in meşhur şiiri bu hususta ne tatlı ve yürekten bir çağrıdır:

"Ey dipdiri meyyit, "İki el bir baş içindir."
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

...

Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olan, rûhunu, vicdânını bağlar.

...

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur!' deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma."

Biliyor musunuz, korkudan yüreğimin ağzıma geldiği anlar çok olmuştur!.. "Acaba ölünce bir çukura mı yuvarlanırım, ne olur benim hâlim?" şeklindeki endişeler zihnimi, hayalimi sarınca saatlerce kıvrandığım, uyuyamadığım geceler vardır. Ama eksiklerime, daha iyi bir kul olma adına fevt ettiğim fırsatlara rağmen, ben hiçbir zaman ye'se, ümitsizliğe düşmedim. Rüyalarda insanlar harikuladeden uçar ya bazen; koşuyorsunuzdur doludizgin, beklemediğiniz anda bir uçurum geliverir önünüze. Aslında o uçuruma yuvarlanmanız muhtemeldir; fakat rüyadaki o fevkalâde uçma kabiliyetinizle aşar geçersiniz bütün uçurumları. İşte, ümitsizliğe düşebileceğim anlar olmuştur, korkunç bir dağ gibi ufkumun önüne geçen ve onu karartan hadiseler yaşamışımdır ama Allah'ın rahmeti rüyadaki uçma kabiliyeti gibi imdadıma yetişmiştir her defasında. Rahmet-i ilahiye iki kanat haline gelmiş, en çaresiz anlarımda bile rahmetin enginliğine bağlılık bir kurtuluş kaynağı olmuştur.

Hâsılı, kemale ve tamamiyete tâlib olma kadar ye'se düşmeme de çok önemlidir. "Tam olamadım" deyip sa'ye sarılma bir fazilet olsa da, "olamadım" duygusundan dolayı "olma" düşüncesinden bütün bütün vazgeçme de bir aldanmışlıktır.

 İnsan, kendi nefsine "Ey eksik, pürkusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun" diyebilir. Fakat bunu derken ümitsizliğe düşmemeye de dikkat etmelidir.
 Bir müminin, kendisini yetersiz, eksik ve nakıs görmesinin onu ümitsizliğe sevk etmesi bir yana, tam tersine, eksiklerini tamamlamak için daha ciddi bir gayret içine yönlendirmesi gerekir.
 "Tam olamadım" deyip gayret ve çalışmaya sarılma bir fazilet olsa da, "olamadım" duygusundan dolayı "olma" düşüncesinden bütün bütün vazgeçme de apaçık bir aldanmışlıktır.

Edep toplumu ve davranışlarımız

Bugün çok yaygın olan bazı tavır ve hareketler vardır ki, dinde bunlar mezmum sayılmış, sevimli bulunmamış ve yerilmiştir.
Hatta Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bunlardan bazılarını zikrederek, ellerini kalçaya koyma ve kolları arkaya atıp elleri sırtta birleştirme gibi hareketleri kibir alameti saymıştır. Bir bacağı diğeri üzerine atmak, bir ayağı öbürünün üstüne koymak da bir kibir işareti olarak kabul edilmiştir. Ayak ayaküstüne atarak oturmak, bizim geleneğimizde ve terbiye sistemimizde hiç yoktur. Başkalarının yanında yatmak, uzun oturmak, ayaklarını uzatmak, bacak bacak üstüne atmak bizim kültürümüze uygun olmadığı gibi birine karşı yüzdeki ekşime, bakıştaki sertlik, lüzumsuz el kol hareketleri yapmak ve dudak bükmek de bizim edep anlayışımıza çok terstir. Bir mü'min bu tür davranışlarla asla başkalarını hafife almamalı ve o manaya gelebilecek her hareketten sakınmalıdır. Bazıları, biraz dinlenmek için ayak ayaküstüne atıyor olabilirler ama Hak dostları gece yatarken bile öyle yapmamaya çalışırlar. Bazen unutarak bir ayaklarını diğeri üzerine azıcık koyacak olsalar, hemen toparlanır, "Estağfirullah Ya Rabbi, Sen görüyorken benim böyle yapmam ayıptır." der ve kendilerine çekidüzen verirler. Fakat o tür hareketler, bazı insanlarda tabiat haline gelmişse, onlar da bir büyük tarafından ikaz edilmeli; doğrudan söylemek onları rencide edecekse, umumun içinde ve umuma hitap edilerek dolaylı yoldan onların da nasiplenmesi sağlanmalı.

Ne var ki, bu hususun da istisnaları olabilir. Mesela, bazen bizim devlet büyüklerimizin başka ülkelerin temsilcileriyle görüşürken bacak bacak üzerine attıklarını ve rahat oturduklarını görüyoruz. O şekilde oturmayı kaba bulsam ve tek başımayken dahi öyle oturmasam bile, ne zaman o tabloyu görsem çok hoşuma gider. Zira mütekebbire karşı gösterilmesi gereken tavır kibir tavrıdır. Onların gurur ve kibir ifade eden hareketleri karşısında bizimkiler de ezilmemeli, bilâkis onlardan da rahat olmalıdırlar. Hem tabiatında tevazu bulunan bir insanın bir mütekebbire karşı o şekilde davranması iradîdir ve genel karakterini yaralayıcı bir durum değildir. Zannediyorum, muhatapları saygılı davransa bizimkiler de tabiatlarının gerçek rengini ortaya koyacak ve yüksek bir edeple mukabele edeceklerdir.

Hâsılı, biz nasıl bir edebin çocuklarıysak, nasıl bir edep ortamında ve nasıl bir edep kültürüyle neş'et etmişsek onu canlandırmalı ve ona göre yaşamalıyız.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9FB611-56E6B7-285BE7-2234F1-E59E37-EBCA1D.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9FB611-56E6B7-285BE7-2234F1-E59E37-EBCA1D.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9FB611-56E6B7-285BE7-2234F1-E59E37-EBCA1D.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_9FB611-56E6B7-285BE7-2234F1-E59E37-EBCA1D.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Kirin-yeis-zincirlerini-/17224/</link>
			<pubDate>Sun, 24 Jun 2012 23:23:47 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kabiliyetlerinin hakkını ver]]></title>
			<description><![CDATA[Cenâb-ı Hakk'ın her lütfu, kendi cinsinden bir vazife adına insana verilmiş bir imkândır. Meselâ, sıhhat Allah tarafından bahşedilmiş büyük bir nimettir. İnsan, bu sıhhat nimetini hem oruç tutarak, hem namaz kılarak hem de cihad ederek Allah yolunda kullanmalıdır ki, o sıhhat lütfuna karşı şükrünü eda edebilmiş olsun.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Cenâb-ı Hakk'ın her lütfu, kendi cinsinden bir vazife adına insana verilmiş bir imkândır. Meselâ, sıhhat Allah tarafından bahşedilmiş büyük bir nimettir. İnsan, bu sıhhat nimetini hem oruç tutarak, hem namaz kılarak hem de cihad ederek Allah yolunda kullanmalıdır ki, o sıhhat lütfuna karşı şükrünü eda edebilmiş olsun.

İnsan, böyle bir şükrü eda ederse, Cenâb-ı Hak da o bedeni ahirette, arızasız hem de bâki bir surette ve bütün duyguları inkişaf etmiş olarak yeniden ona iade eder.

İnsanın aklı da Allah'ın önemli bir nimeti ve lütfudur. Eğer o aklın ufku vahyin ışıklarıyla aydınlanmış ve o sayede isabetsiz kararlardan uzaklaşmış ve her kararı sırat-ı müstakîm çizgisinde verebiliyorsa; artık bu akıl bir manada ilham kaynağı demektir. Yani insan, akıl nimetini yerinde kullanıyor ve onunla hak adına, batıla saplanmış kimseleri ikna edip Hakk'ı tanıttırıyorsa o, aklın hakkını veriyor demektir. Aksine aklı sadece, akl-ı meaş olarak yalnızca dünyevî işlerde kullanıyor, onun hakkını vermiyorsa, o nimete karşı nankörlük yapıyor demektir.
Allah'a muhatap kılan özellik: Beyan

Cenâb-ı Hakk'ın insanlara verdiği en büyük lütuflardan biri de beyan kuvvetidir. Öyle ki bunun anlatıldığı sûre Rahmân ismiyle başlamaktadır. Rahmân'ın, İsm-i A'zam'dan olduğuna dair kuvvetli rivayetler var. Cenâb-ı Hakk'ın Rahmâniyetinin, yani çok geniş dairede rızık vermesinin, varlığı lütuflarıyla perverde etmesinin tezahürlerinden biri de insana beyan kuvveti lütfetmesidir.

İnsan, ancak beyan sayesinde içinde tecellî eden şeyleri ifade edebilir ve beyan sayesinde Cenâb-ı Hakk'a muhatap olur; olur da Allah'ın sözünü anlar ve aynı zamanda kendi maksadını O'na açabilir. Allah (celle celâluhu) da ona; "Gel, Benim için namaz kıl, huzurumda eğil." der, o da gider kemerbeste-i ubûdiyet içinde "Elhamdülillah" deyip O'nun huzurunda durur. Bu, bir manada Allah'ı anlama ve O'nunla konuşmadır. Tâbiînden bir zat diyor ki: "Kur'ân okuyan bir kimse, ben Allah ile konuştum derse, yalan söylemiş olmaz." Bu açıdan "Elhamdülillah" diyen Allah ile konuşmuş sayılır ki, böyle bir konuşma da ancak beyan nimetiyle gerçekleşmektedir.

İnsan namazda, "Sen Rahmân u Rahîmsin; bana evvelâ idrak sonra da bu idraki hiç olmazsa beyanla ortaya koymak için kabiliyet ve istidat verdin. Bu, Senin Rahmâniyetinin tecellîsidir. Sen kıyamet gününün Sahibisin; ben de Senin emirlerin çerçevesinde şimdiden o güne göre hazırlanıyorum." dedikten sonra doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ı muhatap alıyor ve "Kulluğumu yalnız Sana yapıyorum ve bu kulluk yükünün altında ezilmemek için de yardımı sadece Senden istiyorum." diyerek konuşmasına devam ediyor.

Böyle diyen bir insan, çok şerefli bir pâye ve makama yükselmiş sayılır; ne var ki, çoğu insan, ihtimal bunu hiç düşünmüyor. Bir insan gidip bir devlet başkanına muhatap olsa ve onunla bir iki laf etse her yerde bu konuşmayı anlatır; her ortamda bir girizgâh bulup o konuşmadan söz eder. Bir devlet başkanıyla bile konuşma bu kadar önemli görülüp anlatılıyorsa, Allah'ın huzurunda O'na muhatap olma imtiyazının ne demek olduğu derin derin düşünülmelidir.

Binaenaleyh beyan, Allah'ın insana çok büyük lütuflarındandır ve mutlaka hakkı eda edilmelidir. Beyanın en önemli hakkı, insanı beyanla şereflendiren Allah'ı anlatmaktır.. Evet insan, kendisine beyan kabiliyetini veren Rabb'ini tıpkı bir dellal gibi gezdiği her yerde anlatmak zorundadır. Bir dellala üç-beş kuruş verirler, o da pazarın her yerinde sabahtan akşama kadar dolaşır durur ve ona söylenen beş kuruşluk malı anlatır. Pazarlamacılar da aynı şeyi yaparlar; evlere gider, insanlara yüzsuyu döker ve mallarını pazarlamak isterler. Sonuçta satacakları iki tencere ve birkaç tabaktır. Aynı şekilde bizler de, bize, çok kolaylıkla yapılan işlere karşılık Cennetini verecek, Cemalini görmeye lâyık hâle getirecek ve gösterecek olan bir Sultanı, bize lütfettiği beyanın hakkını eda ederek anlatma konumundayız. Eğer bir gün yeryüzünde anlatılacak kimse kalmazsa, göklere merdiven dayayarak oradaki cinlere ve ifritlere de O'nu anlatma heyecanını yaşama sorumluluğu altında bulunmaktayız. Bir hak dostunun dediği gibi, zindanlara hapsetseler, orada kimse bulunmasa; onu ifritlere, zebanîlere anlatmaya çalışacak ve vefa borcumuzu eda edeceğiz.

Evet, ancak bu şekilde mukabelede bulunulursa o lütfun şükrü eda edilmiş olur. Cenâb-ı Hak da o lütfunu burada ve öteki âlemde devam ettirir. Aksine, Allah'ın kendisine mal verdiği insan sadece o malın hakkını verse de, aklın, beyanın ve sıhhatinin hakkını vermediği takdirde, nankörlük yapmış olur. Eğer bir insan konuşamıyorsa, kalemi vardır. Böyle biri de kaleminin hakkını vermese; bir diğeri iyi düşünür ve fevkalâde fikrî kabiliyeti vardır, o da bunun hakkını vermezse, bu kimseler haksızlık yapmış ve Allah'a karşı nankörlük etmiş olurlar. Herkes, Cenâb-ı Hak, kendisine ne vermişse, o nispette bunlarla O'nun yolunda olmalı ve O'nu anlatmalıdır.

Sıfatlar çok mühimdir; insanlar Allah'ın kendilerine lütfettiği sıfatların hakkını mutlaka eda etmelidirler. Şöyle ki: İşler hep Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarına göre ayarlanmalı, dünya işleri de unutulup ihmale uğramamalı; mü'minler kendi memleketlerinde ticarî ve iktisadî hayatta kâfirlerin esiri ve zebunu olmamalıdırlar. Bu, İslâm'ın haysiyeti adına, önemli bir tavırdır. Kur'ân'dan anladığımıza göre Allah, kâfirlerin, mü'minler üzerinde sulta kurmasından hoşlanmaz.

Elhâsıl, mü'min, Allah'ın kendisine bahşettiği bütün kabiliyetleri O'nun yolunda kullanmalıdır; kullanmalıdır ki, bu kabiliyet ve nimetlerin hakkını eda etmiş olsun.

 Mü'min, Allah'ın kendisine bahşettiği bütün kabiliyetleri O'nun yolunda kullanmalıdır; kullanmalıdır ki, bu kabiliyet ve nimetlerin hakkını eda etmiş olsun.
 Konuşma kabiliyeti, Allah'ın insana çok büyük lütuflarındandır ve mutlaka hakkı eda edilmelidir. Bu hakkı eda edebilmek ise Cenab-ı Hakk'ı anlatmakla olur.
 Herkesin kabiliyeti farklı farklıdır. Kiminin kalemi vardır, kimi iyi bir düşünürdür, kiminin maddi durumu iyidir. Herkes kabiliyetine göre nimetin hakkını eda etmelidir.

Bedeni dinlendirirken ruhu ihmal etmeyin

Hayır dairesi içinde bile olsa yapılan işlere bazen renklilik kazandırılmazsa monotonluktan ötürü bıkkınlık olabilir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), seâmet (bıkkınlık) hâsıl edecek şekilde kendilerini ibadete verenlere mâni olmuştur.

Zeynep binti Cahş Validemiz, ezvâc ı tâhirât içinde ibadet ü taate düşkünlüğü ve cömertliği ile meşhur bir kadındı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ne yaparsa o da onu yapardı. O, ibadet ü taate o kadar düşkün idi ki, yorulduğu zaman düşmemek için tutunmak maksadıyla mescitteki iki direk arasına bir ip germişti ve ona dayanıyordu. Bu ipi gören Allah Resûlü ikaz sadedinde şöyle buyurmuşlardı:

"Çözün o ipi, yorulunca istirahat etsin ve dinlendikten sonra ibadet yapsın. Siz bıkkınlık göstermedikten sonra -müteşabih bir ifade- Allah bıkkınlık göstermez ve istediğinizi verir." Başka bir defasında ise O, "Uyku ile kılacağınız namazda, lehinizde yapacağınız duayı aleyhinizde de yapma ihtimali var." buyurarak istirahat ettikten sonra ibadet etmeyi tavsiye buyurmuştu.

Evet, devamlı aynı çizgide yapılan işlerin zamanla bıkkınlık vereceği muhakkaktır. Buna meydan vermemek için imkânlar nispetinde başka bir mekâna gitmekte, başka işlerle meşguliyette fayda var. Bu arada, aşk ve şevkin kamçılanması, metafizik gerilimin artırılması niyetiyle aynı duygu ve düşüncenin paylaşıldığı kişilerle görüşülmede de yarar olabilir. Hatta böyle bir yerde misafir olarak da kalınabilir. Bu arada ecdat yadigârı tarihî eserler ve hizmet amacıyla kurulan müesseseler ziyaret edilebilir. Bu şekilde insan hem dinlenmiş, hem de canlılığını korumuş olabilir.

Bunun aksine gaflet ve hevesatı kalınlaştırıcı yerlerde dinlenmeyi düşünmek, ruhun değil, belki bedenin dinlenmesini sağlar. Aslında bedenin tam dinlenmesi de zinde bir ruha bağlıdır. Bedenle beraber ruh da dinlendirilmek isteniyorsa, ibadet ü taat, güzel ahlâk ve yaşayışlarıyla örnek olabilecek güzel insanlar ziyaret edilmelidir. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu uğurda kullanılan benzin ve diğer masraflar sadaka hükmüne geçer. Bu şekilde ailelerimize karşı da en güzel sadakayı vererek onları tenezzüh ettirmiş oluruz. Tabiî biz de meşru dairede dinlenir ve kendimizi buluruz. Bunun dışındaki bir maksatla yapılan tatiller, bedeni dinlendirse de gafletin temadisini sağlar ve belki de bir kısım letâif öldürülmüş olur.

Hâsılı, inanmış sinelerin, kendilerini ve ailelerini dinlendirmek maksadıyla tatile çıkmaları, imkânları nispetinde ayda veya senede bir belli günlerde bir yerlere gidip tenezzüh etmeyi ihmal etmemeleri, canlılıklarını devam ettirmeleri adına çok önemlidir.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_48BF19-C81556-5C5B2D-974131-ACA9E4-D362AE.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_48BF19-C81556-5C5B2D-974131-ACA9E4-D362AE.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_48BF19-C81556-5C5B2D-974131-ACA9E4-D362AE.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_48BF19-C81556-5C5B2D-974131-ACA9E4-D362AE.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Kabiliyetlerinin-hakkini-ver-/17223/</link>
			<pubDate>Sun, 24 Jun 2012 23:22:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Dağınık hayatlar ve mesai tanzimi]]></title>
			<description><![CDATA[Müslümanların en çok geri kaldıkları hususların başında, zaman ve mesai tanzimi gelmektedir. Aslında mü'minler, gayretli ve fedakâr olmalıdırlar ama her nedense hayatlarını tanzim etmeye bir türlü yanaşmamakta ve dağınık yaşamaktadırlar.]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Müslümanların en çok geri kaldıkları hususların başında, zaman ve mesai tanzimi gelmektedir. Aslında mü'minler, gayretli ve fedakâr olmalıdırlar ama her nedense hayatlarını tanzim etmeye bir türlü yanaşmamakta ve dağınık yaşamaktadırlar.

Ayrıca mesailerini tanzim edememenin yanında, onca fedakârlıklarına rağmen bir türlü hizmet düşüncelerini hayatlarının gayesi şeklinde sistemleştirememekteler. Müslüman, hizmet düşüncesini sadece yirmi dört saatlik bir günün içine değil, belki günün bütün parçaları içine sokmaya alışmalı, gayeli, hedefli ve planlı yaşamalıdır.

Bu küçük girişten sonra, konuyla alâkalı arz edeceğim daha başka hususlar da var. Birincisi, ferdin hayatına İslâm'a hizmet düşünce ve anlayışının girmesi, biraz da o ferdin gönülden inanmasına ve bu işin sancısını yaşamasına bağlıdır. İşte böyle bir kişi, zaman tanzimini de bu işin sancılısı olduğu nispette düşünecek, hizmetini sabah ile öğle, öğleyle ikindi, ikindi ile akşam, akşam ile yatsı zaman dilimlerine bağlayacak ve "Eğer hizmet adına günün şu parçaları içinde çalışmam olmazsa hayatımda bütün bu zaman parçaları ölü geçmiş demektir." diyecektir.
Zamana değer kazandıran davranışlar

Zamana değer, hayatiyet ve canlılık kazandıran şey, o zaman zarfı içinde yapılan işlerdir; yani onun mazrufudur. Biz, "Asr-ı Saadet" diyerek belli bir devreyi ve belli bir çağı alkışlarken, haddizatında herhangi bir zamanı değil, o zaman içinde yaşayan ve yaşananları dikkate alarak "Asr-ı Saadet" diyoruz. Zaman ancak içinde cereyan eden şeyler itibarıyla renklenir ve bir gökkuşağı hâlini alır. Bu şekilde dolu dolu yaşanan zamanın ân-ı seyyâlesi, başkalarının yüzlerce senesine bedeldir. Binaenaleyh zamana hakikî vücut ve kıymet kazandırma, onu değerlendirme, insanların o zaman içinde yapacakları işlerle doğru orantılıdır.

İkinci olarak, bizim yirmi dört saatlik bir sermayemiz var. Bu yirmi dört saati, bizim son günümüz olabilir felsefe ve düşüncesi ile ele alıp, onu namaza göre programlayıp her parçası içine bir şeyler aktarmaya çalışırsak, o gerçek değerine ulaşır. "Öğle öncesi zamanımız.", "Öğle sonrası zamanımız.", "İkindi sonrası, akşam sonrası zamanımız." der ve namazla bölünen, namazla nuraniyet ve kıymet kazanan bu zaman parçaları arasında biz hizmet-i imaniye ve Kur'âniye adına yeni yeni hamleler planlarız. İşte o zaman bütün hayatımız nurlu ve tam ebediyete lâyık istikamette cereyan etmeye başlar.

Şayet bir insan, zamanını bu şekilde değerlendirebilirse, bir taraftan hakikaten zamanın kadrini, kıymetini bildiğini göstermiş olacak, diğer taraftan da bir günümüzün içinde hizmet düşüncesi kendisini gösterdiği gibi haftamızın içinde de kendini gösterecektir. Ardından nurlu bir ay ve bu şekilde aydın aylardan müteşekkil nurlu bir sene meydana gelmiş olacaktır.

Biz, toplum olarak bu tür düşüncelerden mahrumuz. Ancak "Hiçbir küll yoktur ki ondan bir kısım cüz'ler istisna edilmiş olmasın." kaidesince yine de gayretiyle Müslümanların yüzünü ak eden birçok insanın bulunduğu da bir gerçek. Ayrıca bu güzide topluluğun içinde de zamanını çok iyi tertip ve tanzim ederek değerlendiren insanları görmek her zaman mümkündür.
Israrla oluşan ikinci fıtrat

Ama keşke insanımız toptan zamanı tanzim edip değerlendirmesini bilseydi! Ne var ki, bunun yapılabilmesi öncelikle hizmet felsefemize tam inanmışlığa bağlıdır. Zira bağlılık olmayınca zorlamalarla bir şey yapmak ve yaptırmak mümkün olmaz. Cenâb-ı Hak karşısındaki kulluğun tekrar ve terdadıyla (devamlı Allah'a müracaatla) iman insanda ikinci bir fıtrata dönüşmektedir. Konumuzda da durum aynıdır.

Zaman tanzimi vicdanlarımızda ikinci bir fıtrat hâline gelince, biz de onun üzerine eğilecek ve onun her parçasına kendi ruh dünyamızı işlemeye çalışacak, ruhsuz bir anın geçmesine fırsat vermeyeceğiz. Aslında Cenâb-ı Hakk'ın, namaz vakitleri gibi kıymetli anları yirmi dört saatin içine koyması, O'nun zamana nur saçması ve onu yaşadığımızı bize hissettirmesi açısından çok önemlidir. Allah, hafta nursuz kalmasın diye onu, içinde eşref-i saat bulunan cuma ile nurlandırmıştır. İnsan o en mukaddes ve en şerefli saatte ellerini kaldırıp kemerbeste-i ubûdiyet içinde Allah'a teveccüh edebilse hayatı adına ne sürprizlere şahit olacaktır.

Cenâb-ı Hak, ayı dört cuma, aynı şekilde seneyi de Ramazan-ı şerif ayı ile nurlandırmıştır. O'nun zaman içinde serpiştirdiği böyle nur kaynakları vardır ve bunlar gün, hafta ve ay içinde olduğu gibi sene içinde ve insan ömründe de vardır. Bununla Allah bize zamanın değerlendirilmesi dersini vermiştir. Dünden bugüne aklı başında kimseler küçük zaman parçalarını değerlendirmek suretiyle bütün hayatlarını nurlu yaşamaya muvaffak olmuşlardır.

Bizlere gelince bu konuda oldukça tali'li sayılırız. Zira bu mevzuda bize çok ışık tutulmuş ve çok şeyler öğretilmiştir. Gün namaz vakitleriyle bölünerek ve ezanla vaktin geldiği ve geçmekte olduğu hatırlatılarak, zamanın kadrini bilme yolu gösterilmiş, bütün karanlıklar bertaraf edilerek aydın bir yola, nebilerin geçtiği bir şehraha hidayet edilmişizdir. İfrat ve mübalâğa yapmaktan Rabb'ime sığınırım, fakat rahatlıkla şunu söylemeliyim ki, böyle bir zamanda din-i mübin-i İslâm'a sahip çıkan insanların durumu, geçmiş devirlerdeki velilerin durumuyla müsavi sayılabilir.

Evet, Cenâb-ı Hakk'ın üzerimizde bu kadar lütfunun bulunduğu söz konusudur ve Rabb'imizin bu kadar lütfu başımızın üzerinde bir bulut gibi dolaşmaktadır. Ama el uzatıp onu almak veya onun altına girip gölgesi altında yürümek, irade denilen muammayı kullanmak suretiyle bir manada bize bırakılmıştır.

Rabb'im, irademizi kullanarak zamanı tanzim etmeye ve onun her anını dolu dolu değerlendirmeye bizleri muvaffak etsin!

 Aslında mü'minler, gayretli ve fedakâr olmalıdırlar ama her nedense hayatlarını tanzim edip, zamanı iyi kullanmaya bir türlü yanaşmamakta ve dağınık yaşamaktalar.
 Zaman tanzimi, işleye işleye vicdanlarımızda ikinci bir fıtrat hâline gelmeli. Böylece biz de onun üzerine eğilelim ve ruhsuz-karanlık bir anımızın bile geçmesine fırsat vermeyelim.
 Cenâb-ı Hak, her ayı dört cuma, aynı şekilde her seneyi de Ramazan-ı şerif ayı ile nurlandırmıştır. Bununla Allah bize zamanın değerlendirilmesi dersini vermiştir.

Dilin iffeti

Bir yalan insanı haline gelmeden, temrinat yapa yapa doğru söylemeye kendinizi şartlandırmalı ve asla hilaf-ı vaki beyanda bulunmamalısınız.

Özellikle de, bir insanın sözünü ya da bir meseleyi naklederken her hususu kelimesi kelimesine aktarmaya ve yarım kelime de olsa farklı bir söz katmamaya çok dikkat etmelisiniz. Çünkü yalanın iki tarifi vardır: Birincisi, konuşan şahsın gerçek düşüncesini saklayıp kanaatinin aksini söylemesidir. İkincisi ise, vâkıa mutabık olmayan bir beyanda bulunmaktır; tabir-i diğerle, Allah nezdindeki hakikate ve Cenab-ı Hakk'ın gördüğü, duyduğu, bildiği bir meseleye aykırı bir söz söylemektir. Öyleyse, söylediğiniz her cümlenin gerçekten gönlünüzün sesi olup olmadığına özen göstermeli ve mutlaka kesin bildiğiniz şeyleri tam doğru olduğuna inandığınız şekilde söylemeli; bunu yaparken de "İşin hakikatini Allah bilir" düşüncesini zihninizden ırak etmemelisiniz. Günlük konuşmalarınızdaki sıradan gördüğünüz cümlelerinizde bile böyle bir doğruluk aramalı ve yalanın öldürücü bir virüs olarak kalbinize musallat olmasına meydan vermemelisiniz.

Doğruluk konusundaki hassasiyetiyle güzel bir örnek olan Abdullah b. Mes'ud hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış. Mesela, herkes tarafından bilinen "Bir günahtan tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir." mealindeki hadis-i şerifi söylerken bile birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah.." der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdetâ göbeğini çatlatır ve sonunda da yine "Allahu a'lem" (Allah en doğrusunu bilir) kaydını düşermiş. Talebelerinden biri der ki, "Bir sene boyunca İbn-i Mesud hazretlerinin yanında kaldığım halde, onun bir kere bile (kesin bir ifadeyle) "Resûlullah buyurdu ki" dediğini duymadım."

İşte böyle bir hassasiyete de isterseniz "dil iffeti" diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, söylediğiniz sözlerin vâkıa mutabık olması ve Allah ilmindeki hakikate, yani, o meselenin mahiyet-i nefsi'l-emriyesine denk düşmesi de iffetin bir parçasıdır. İnsan, iffet ve hayâ perdesini yırtmamak için doğrulukta alıştırma yapa yapa hilaf-ı vâkî beyanlara da bütün bütün kapanmalı ve yalanın gölgesine bile yaklaşmamalıdır.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_6F781B-8291BF-BAE4F4-206168-14D25B-34BED8.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_6F781B-8291BF-BAE4F4-206168-14D25B-34BED8.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_6F781B-8291BF-BAE4F4-206168-14D25B-34BED8.jpg"/>
<enclosure url="https://www.dunyatimes.com/images/haberler/IMG_6F781B-8291BF-BAE4F4-206168-14D25B-34BED8.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.dunyatimes.com/Daginik-hayatlar-ve-mesai-tanzimi-/17222/</link>
			<pubDate>Sun, 24 Jun 2012 23:17:29 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>