<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
  <channel>
<title>Dünya Times</title>
<link>https://www.dunyatimes.com</link>
<description>Güncel haberleri bulabileceğiniz haber sitesidir.</description>
<language>tr</language>
<copyright>https://www.dunyatimes.com</copyright>
<image>
<title>https://www.dunyatimes.com</title>
<url>https://www.dunyatimes.com/images/genel/footerlogo_2.png
</url>
<link>https://www.dunyatimes.com</link>
<width>315</width>
<height>90</height>
</image><item>
<title>Maskeler Düştü, Vicdanlar Yandı: İsrail'in Vahşet Döngüsü ve Batı'nın İnsanlık İflası</title>
<content:encoded><![CDATA[<h1 data-path-to-node="2"> </h1>

<p data-path-to-node="3"><em>Tarih, tekerrürden ibaret olduğu kadar ibret alınmayan derslerin de mezarlığıdır. </em>Bugün İsrail, kendi karanlık geçmişinden zerre kadar ders çıkarmadığını; Lübnan’dan Filistin’e uzanan coğrafyayı kan gölüne çevirerek tüm dünyaya ilan etmektedir. Bombalar sadece binaları değil, masum insanların evlerindeki huzuru, çocukların yarınlarını ve insanlığın onurunu paramparça ediyor. İsrail’in sapkın bir inanç ve işgal hırsıyla yürüttüğü bu saldırganlık, artık sadece Ortadoğu’nun değil, tüm dünyanın başına musallat olmuş küresel bir bela halini almıştır.</p>

<h3 data-path-to-node="4">Lobilerin Esareti ve Amerikan Zulmü</h3>

<p data-path-to-node="5">İsrail lobisinin, Amerika’yı "<em><strong>Epstein dosyaları"</strong></em> gibi karanlık şantaj mekanizmalarıyla esir alarak kendi suçlarına ortak etmesi, <em><strong>küresel adaletin nasıl bir çürüme içinde olduğunu göstermektedir.</strong></em> <em>Ancak unutulmamalıdır ki; mazlumun ahı, zalimin saraylarını yerle bir edecek güçtedir.</em> Bu zulmün hesabı, bugün değilse yarın, mutlaka ama mutlaka "<em><strong>aheste aheste</strong></em>" çıkacaktır.</p>

<h3 data-path-to-node="6">Bir Aktivistin Uyanışı: Mia Sol Stoelen ve Gerçeğin Ateşi</h3>

<p data-path-to-node="7">Gerçeklerin medya eliyle çarpıtıldığı bu çağda, <strong><em>Norveç asıllı aktivist Mia Sol Stoelen</em></strong>’in hikayesi, İsrail’in kurduğu yalan imparatorluğuna indirilmiş ağır bir darbedir. "<em><strong>Her şeyin yolunda olduğunu sanıyordum"</strong></em> diyen Stoelen, <strong>Batı Şeria</strong>’ya gittiğinde karşılaştığı manzaranın "<em><strong>siyah ve beyaz kadar net</strong></em>" bir <strong>apartheid</strong> (ırk ayrımcılığı) rejimi olduğunu bizzat tecrübe etmiştir.</p>

<p data-path-to-node="8">Stoelen’in <em><strong>İsrail pasaportunu yakarak bu kirli vatandaşlığı reddetmesi</strong></em>, sadece bir protesto değil; <em><strong>İsrail’in gerçek yüzüne tutulmuş bir aynadır</strong></em>. Kendi sokağında yürüdüğü için vurulan Filistinlileri gören bir vicdanın, bu vahşete ortak kalması imkansızdı.</p>

<h3 data-path-to-node="9">"Aramızdaki En İnsan Olanlar Filistinlilerdir"</h3>

<p data-path-to-node="10">Aktivist Stoelen’in şu sözleri, modern dünyanın içine düştüğü ahlaki çöküntüyü özetlemektedir:</p>

<blockquote data-path-to-node="11">
<p data-path-to-node="11,0"><i data-index-in-node="0" data-path-to-node="11,0">"İnsanların Filistinlileri '<strong>insan gibi göstermemiz gerektiğini'</strong> söylediğini duyuyorum. Ama bence onların buna ihtiyacı yok. 80 yıllık ağır işgal boyunca aramızdaki en insan olanın onlar olduğunu gösterdiler. <strong>Asıl kendi insanlığını sorgulaması gereken, tüm bunlara izin veren Batı'dır.</strong>"</i></p>
</blockquote>

<p data-path-to-node="12">Filistinliler; onurlarını, inançlarını ve haysiyetlerini bombaların altında bile korurken; <strong><em>sözde medeni Batı</em></strong>, bu vahşeti sadece izleyerek kendi insani değerlerini çoktan toprağa gömmüştür.</p>

<h3 data-path-to-node="13"> Zulüm Payidar Olmaz</h3>

<p data-path-to-node="14">Bugün sadece dünya halkları değil, <em><strong>bizzat İsrail’in içindeki vicdan sahibi vatandaşlar bile bu kanlı yönetime başkaldırıyorsa, sona yaklaşıldığı aşikardır.</strong></em> Ölüm tehditleriyle, silahlı Chabad üyelerinin mesajlarıyla doğruları söyleyenleri susturabileceklerini sananlar yanılıyorlar. <em><strong>Gerçekler, bir kez gün yüzüne çıktığında hiçbir lobi, hiçbir şantaj dosyası ve hiçbir bomba o ışığı söndüremez.</strong></em></p>

<p data-path-to-node="15">Filistin halkının 80 yıldır sergilediği o sarsılmaz duruş, insanlık dersini kimin verdiğini tüm dünyaya kanıtlamıştır. Şimdi sorma sırası bizde: <strong>Batı, bu kanlı mirası daha ne kadar sırtında taşıyacaktır?</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/maskeler-dustu-vicdanlar-yandi-israil-in-vahset-dongusu-ve-bati-nin-insanlik-iflasi/102/</link>
<pubDate>Sat, 11 Apr 2026 02:11:22 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İman ile Küfür Arasında Çizilen Kanlı Sınır: Kâfirlerle İttifakın Akidevî İhaneti</title>
<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="3">İslam, sadece bir ritüeller bütünü değil, aynı zamanda dostun ve düşmanın kim olduğunun kesin çizgilerle belirlendiği bir <b data-index-in-node="122" data-path-to-node="3">"Vela ve Bera"</b> nizamıdır. Bugün, "<strong>stratejik ortaklık</strong>", "<strong>küresel entegrasyon</strong>" veya "<strong>ekonomik maslahat</strong>" <strong><em>kılıfları altında kâfirlerle saf tutanlar,</em></strong> <em>Müslümanların izzetini Batı’nın veya Doğu’nın kirli sofralarında meze yapanlar, aslında kendi ahiretlerini ve ümmetin haysiyetini ateşe atmaktadırlar. <strong>İslam akidesinde kâfirle iş tutmak, sadece siyasi bir hata değil, doğrudan imanın özüne yöneltilmiş bir hançerdir.</strong></em></p>

<h3 data-path-to-node="4">Kur’an-ı Kerim’in Değişmez Hükmü: Onları Dost Edinmeyin!</h3>

<p data-path-to-node="5">Yüce Allah, kitabında müminleri kâfirlerin dostluğuna ve rehberliğine karşı defaatle ve en sert ifadelerle uyarmıştır. Rabbimiz şöyle buyurur:</p>

<blockquote data-path-to-node="6">
<p data-path-to-node="6,0"><b data-index-in-node="0" data-path-to-node="6,0">"Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah ile hiçbir ilişiği kalmaz..."</b> (Âl-i İmrân, 28)</p>
</blockquote>

<p data-path-to-node="7">Bu ayet, kâfirlerle stratejik ortaklık kuranların, Allah ile olan bağlarını kendi elleriyle kopardıklarını ilan eden ilahi bir ültimatomdur. Müslümanların kanını döken, mukaddesatına dil uzatan ve İslam’ı yeryüzünden silmek isteyen yapılarla "<strong>maslahat</strong>" gereği masaya oturmak, ayetin ifadesiyle Allah’ın korumasından çıkmaktır. Yine <em>Maide Suresi 51.</em> ayetteki hüküm, bugün modern dünyanın diplomatik yalanlarına kananlar için bir tokat mahiyetindedir: <b data-index-in-node="450" data-path-to-node="7">"Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır."</b></p>

<h3 data-path-to-node="8">Nebevi Uyarı: Kâfirlerin Ateşiyle Aydınlanamazsınız!</h3>

<p data-path-to-node="9">Resulullah (s.a.v.), ümmetinin karakterini korumak adına kâfirlerle olan ilişkilerde mesafeyi net bir şekilde belirlemiştir. Bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:</p>

<blockquote data-path-to-node="10">
<p data-path-to-node="10,0"><b data-index-in-node="0" data-path-to-node="10,0">"Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın."</b> (Nesâî, Zînet, 51)</p>
</blockquote>

<p data-path-to-node="11">Bu nebevi ikaz, sadece fiziksel bir ateşi değil;<strong><em> kâfirlerin sistemlerini, yaşam tarzlarını, hukuk anlayışlarını ve siyasi himayelerini reddetmeyi kapsar. </em></strong><em>Kâfirlerin rehberliğinde kalkınma beklemek, karanlığın içinden ışık devşirmeye çalışmak kadar beyhudedir.</em> <em>Onların ipine sarılanlar, ancak o ipin ucundaki cellada hizmet ederler.</em></p>

<h3 data-path-to-node="12">İzzet Kâfirlerin Yanında Değil, Allah’ın Katındadır!</h3>

<p data-path-to-node="13">Bugün, Batılı güçlerin icazetiyle ayakta kalmaya çalışan <strong>"Müslüman</strong>" görünümlü yapılar, izzeti yanlış adreste aramaktadırlar. Kur’an bu zilleti şöyle deşifre eder:</p>

<blockquote data-path-to-node="14">
<p data-path-to-node="14,0"><b data-index-in-node="0" data-path-to-node="14,0">"Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir."</b> (Nisâ, 139)</p>
</blockquote>

<p data-path-to-node="15">Kâfirden merhamet dilenen, onların ekonomik ve askeri desteği olmadan yaşayamayacağına inanan bir zihniyet, İslam’ın "<em><strong>Lâ ilahe illallah</strong></em>" davasını anlayamamış bir zihniyettir. <em>Müslüman, kâfirin karşısında ancak tebliğci veya muzaffer bir irade olarak durur; ezik, boynu bükük ve onun menfaatlerine amade bir iş ortağı olarak değil!</em></p>

<h3 data-path-to-node="16">Safını Belirle!</h3>

<p data-path-to-node="17"><em>Küfür tek millettir.</em><strong> </strong>İster modern sömürgeciler olsun, ister kadim düşmanlar; İslam’a ve Müslümanlara karşı olan kinleri hiçbir zaman sönmeyecektir. Onlarla iş tutmak, onların ajandalarına hizmet etmek ve onlardan medet ummak, şehitlerin kanına ve Kur’an’ın hükmüne ihanettir. <em><strong>Müslümanlar için tek kurtuluş, kâfirlerin sahte vaatlerine sırt çevirip, kendi öz kaynaklarına ve Allah’ın yardımıyla elde edilecek izzete dönmektir.</strong></em> Unutulmamalıdır ki; kâfirden dost, domuzdan post olmaz!</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/iman-ile-kufur-arasinda-cizilen-kanli-sinir-kafirlerle-ittifakin-akidevi-ihaneti/101/</link>
<pubDate>Wed, 01 Apr 2026 06:07:15 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ortadoğu'da Yeni Güç Ekseni: Türkiye-Mısır-Pakistan İttifakı ve Değişen Bölgesel Parametreler</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong> Kaostan Düzene Geçiş Arayışı</strong><br />
7 Ekim sonrası derinleşen kriz ortamında, bölge dışı aktörlerin askeri müdahaleleri ile bölge içi aktörlerin varoluşsal kaygıları karşı karşıya gelmiş durumdadır. ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ın enerji altyapısına yönelik saldırı planlarını askıya alarak diplomasi masasına yönelmesi, bu değişimin en somut göstergesidir. Ancak <strong><em>bu diplomatik manevranın arkasındaki asıl itici güç</em></strong>, Washington’un kendi iradesinden ziyade; <em>Türkiye, Mısır ve Pakistan’ın koordineli bir şekilde yürüttüğü</em> "<strong>aktif arabuluculuk</strong>" trafiğidir. İlk bakışta birbirinden uzak görünen bu üç aktörü birleştiren temel unsur, <em>Ortadoğu’da hem İran’ı hem de İsrail’i birer</em> "<strong>istikrasızlık kaynağı</strong>" olarak gören<em> <strong>yeni bir stratejik akıldır</strong></em><strong>.</strong></p>

<p><strong>Stratejik Birleşmenin Anatomisi: Riyad’dan "Sekizli Gruba"</strong><br />
Bu yeni bölgesel yapılanmanın temelleri, Kasım 2023’te Riyad’da atılan <strong>Arap-İslam ortak iradesine dayanmaktadır</strong>. Gazze kriziyle başlayan bu süreç, zamanla <strong><em>Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır, Katar ve Pakistan gibi aktörlerin yer aldığı bir</em></strong> "<strong><em>güvenlik platformuna</em></strong>" <em><strong>evrilmiştir.</strong></em> <em>Bu ülkeleri bir araya getiren yegâne motivasyon, Hürmüz Boğazı'nın kapanması veya savaşın bölgesel bir yangına dönüşmesi durumunda yaşanacak ekonomik ve güvenlik çöküşünü engelleme arzusudur.</em></p>

<p>Özellikle Mart 2024’te Riyad’da gerçekleşen dışişleri bakanları toplantısı, ittifakın kapsamını genişletmiştir. Yayınlanan ortak deklarasyonun hem İran’ın saldırgan tutumunu hem de İsrail’in Lübnan ve Gazze’deki yayılmacı emellerini aynı sertlikte kınaması, bölgedeki "<strong>iki uçlu</strong>" tehdit algısının resmileşmesidir.</p>

<p><strong>Savunma Sanayii ve Güvenlikte Yeni Blok</strong><br />
<em>Türkiye, Mısır ve Pakistan arasındaki yakınlaşma sadece diplomatik kınamalarla sınırlı kalmamaktadır. <strong>Ankara’nın ileri savunma sanayii kabiliyeti, Pakistan’ın nükleer gücü ve Suudi Arabistan’ın muazzam finansal kapasitesiyle birleştiğinde</strong></em>; bölgede dışa bağımlılığı azaltacak yeni bir <em><strong>"savunma ekosistemi</strong></em>" doğmaktadır. İkili düzeyde imzalanan savunma anlaşmaları ve karşılıklı üst düzey ziyaretler (<em><strong>Erdoğan’ın Riyad ve Kahire temasları gibi</strong></em>), <em>bu bloğun kağıt üzerinde kalmayacağını, sahada askeri bir iş birliğine dönüştüğünü kanıtlamaktadır.</em></p>

<p><strong>İsrail İçin "Bölgesel İzolasyon" Riski</strong><br />
Bu yeni oluşumun en büyük kaybedeni şüphesiz İsrail’dir. Tel Aviv, on yıllardır "<strong>İran tehdidi"</strong> üzerinden Arap dünyasıyla kurduğu normalleşme köprülerinin, bugün bizzat bu ülkeler tarafından kurulan <strong><em>yeni bir blokla baypas edildiğini </em></strong>görmektedir. İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki politikaları, onu bölge devletlerinin gözünde "<em><strong>uzlaşılabilir bir ortak" olmaktan çıkarıp "bölgesel bir zorba</strong></em>" imajına hapsetmiştir.</p>

<p><em>Mısır ve Ürdün ile olan barış anlaşmalarının zedelenmesi ve Suudi Arabistan ile normalleşme sürecinin Filistin şartına bağlanması, İsrail’in bölgedeki yalnızlığını derinleştirmektedir. </em>Öte yandan, <em><strong>İran’ın zayıflamasıyla oluşan güç boşluğunun Türkiye tarafından doldurulması, bölgedeki Müslüman liderlik arayışında Ankara’yı birincil aday konumuna getirmektedir.</strong></em></p>

<p><strong>500 Milyonluk Güç ve Yeni Statüko</strong><br />
Toplam <em><strong>nüfusu 500 milyona</strong></em> yaklaşan, <strong><em>Süveyş Kanalı</em></strong> gibi kritik <strong><em>su </em></strong>yollarını kontrol eden, <strong><em>nükleer kapasiteye</em></strong> sahip ve dünyanın en büyük <strong><em>enerji rezervlerini </em></strong>elinde tutan <em><strong>bu ülkelerin kurduğu ittifak,</strong></em> <em><strong>küresel sistemde de karşılık bulmaktadır. </strong></em>Trump yönetiminin kurduğu "<strong><em>Barış Konseyi</em></strong>" içinde yer alan bu aktörler, artık sadece Batı’nın çizdiği sınırları takip etmek yerine, <strong>kendi güvenlik mimarilerini inşa etmektedirler.</strong></p>

<p><em><strong>Ortadoğu’da bundan sonraki süreç;</strong></em> <em>sadece silahların gölgesinde değil, Türkiye, Mısır ve Pakistan’ın başını çektiği bu yeni stratejik bloğun belirleyeceği </em>"<strong><em>bölgesel egemenlik</em></strong>" ve "<em><strong>istikrar</strong></em>" parametreleri üzerinden şekillenecektir.</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/ortadogu-da-yeni-guc-ekseni-turkiye-misir-pakistan-ittifaki-ve-degisen-bolgesel-parametreler/100/</link>
<pubDate>Mon, 30 Mar 2026 16:29:56 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Mescid-i Aksa'da Nihai Tasfiye Planı: Ramazan Bir Laboratuvardı, Hedef Topyekûn İşgal!</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><br />
İşgal rejimi, 1967’den bu yana bir ilke imza atarak mübarek Mescid-i Aksa’yı Ramazan’ın en mukaddes diliminde, son on günde Müslümanlara kapatma cüretini gösterdi. Bu karar, yalnızca bir ibadet kısıtlaması değil; <em><strong>Aksa’nın İslami kimliğini haritadan silmeye yönelik sinsi bir "saha testi" ve nihai bir tasfiye operasyonudur.</strong></em> <em>İslam dünyası, 300 bin kişinin omuz omuza saf tuttuğu o görkemli Cuma namazları yerine, Mescid’in ıssızlığa ve mahkûmiyete terk edildiği o dehşet verici manzarayı izlemekle yetindi.</em></p>

<p><strong>Sistematik Felç Operasyonu: Vakıf Devre Dışı!</strong><br />
İşgal güçleri, Aksa’nın yegâne muhafızı olan <strong>İslami Vakıflar Dairesini adeta felç etmiş</strong> durumda. Kurumun yetkileri gasp edilmiş, personeli dışarıda bırakılmış ve Mescid’in koca avlusuna giriş izni trajikomik bir rakamla, <em><strong>sadece 25 kişiyle sınırlandırılmıştır.</strong></em></p>

<p>Eski Şehir surları önünde secdeden başka silahı olmayan müminlere ses bombalarıyla saldıran, iftar sofralarını dağıtan ve sağlık birimlerini engelleyen bu barbarlık, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir din savaşı provokasyonudur. İşgalci, "<em><strong>savaş</strong></em>" bahanesinin arkasına saklanarak Aksa’nın ruhunu hapsetmeye çalışmaktadır.</p>

<p><strong>Ramazan Bir "Nabız Ölçme" Deneyiydi: Sırada "Kurban" Vahşeti Var!</strong><br />
Ramazan’da, Müslüman yoğunluğunun zirve yaptığı bir dönemde bu denli pervasız kısıtlamaların uygulanabilmiş olması, işgal rejimi için bir "<em><strong>özgüven</strong></em>" tazelemesi olmuştur. <em>Eğer Ümmet</em>,<em><strong> Ramazan’da bu zorbalığa engel olamadıysa, Aksa’nın daha savunmasız olduğu dönemlerde her türlü tecavüzün kapısı aralanmış demektir.</strong></em></p>

<p>Şimdi asıl büyük tehdit kapıdadır: <strong><em>Yahudi Pesah (Hamursuz) Bayramı.</em></strong> Nisan ayındaki bu bayram, gözü dönmüş "<strong><em>Tapınak Grupları</em></strong>" için stratejik bir hedeftir. <em>On yılı aşkın süredir Mescid-i Aksa’nın içinde "<strong>hayvan kurban etme"</strong> ayiniyle İslam’ın kutsalına hançer saplamak isteyen bu fanatikler, bu yıl her zamankinden daha tehlikelidir. </em>Kudüs Polisi’nin başında <em><strong>Afşalom Peled</strong></em> gibi bir ismin bulunması, <em><strong>bu kurban ayinlerinin bizzat devlet desteğiyle, kanlı bir provokasyona dönüşme ihtimalini kaçınılmaz kılmaktadır.</strong></em></p>

<p>"<strong>Yeniden Açılma" İllüzyonu: Bölünmenin İlanı!</strong><br />
Yakın zamanda işgal yönetiminin Mescid-i Aksa’yı "<em><strong>yeniden açtığını</strong></em>" ilan etmesi beklenmektedir. <em><strong>Sakın aldanmayın!</strong></em> <strong><em>Bu bir müjde değil, zehirli bir tuzaktır. Bu açılışın gayesi, Aksa’yı Müslümanlar ve Yahudi yerleşimciler arasında "eşit" bir alan olarak tanımlamak;</em></strong> <strong><em>yani Mescid’i zamansal ve mekânsal olarak resmen bölmektir.</em></strong> <em>İşgalci, kendi kapattığı kapıyı kendi açarken; aslında yerleşimcilerin "<strong>kurban"</strong> vahşeti için yasal ve askeri bir koridor oluşturmaktadır.</em></p>

<p><strong>Son Uyarı: Halk Caydırıcılığı Olmadan Aksa Özgürleşemez!</strong><br />
<em>Bu sinsi işgal planını durdurabilecek yegâne güç, işgalin kırılgan iç cephesini sarsacak olan kitlesel halk iradesidir. </em><strong>Kudüs ve çevresinde yükselecek topyekûn bir direniş dalgası, işgalciye bu cinnet halinin bedelini ödetebilecek tek dildir.</strong> <em>İşgal rejimi anlamalıdır ki; Aksa’nın mahremiyetine uzanan her el, kendi varlıklarını da ateşe verecek bir patlamayı tetikleyecektir.</em></p>

<p>Mescid-i Aksa, tarihinin en karanlık eşiğindedir. <em><strong>Eğer bu ümmet, teorik kınamaları bırakıp pratik bir caydırıcılık inşa edemezse, Aksa’nın tamamen kaybedilmesi sadece bir zaman meselesidir.</strong></em></p>

<p>Şimdi kendimize sormalıyız: <em>İlk kıblemizin bir Yahudi tapınağına dönüştürüldüğü o meşum günü görmeye hazır mıyız? <strong>Değilsek, bugün susmak, Aksa’nın yıkılışına ortak olmaktır!</strong></em><br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/mescid-i-aksa-da-nihai-tasfiye-plani-ramazan-bir-laboratuvardi-hedef-topyekun-isgal/99/</link>
<pubDate>Thu, 19 Mar 2026 03:50:37 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>"Önce Amerika" Sınavda: Joe Kent'in İstifası ve Trump Yönetiminde İran Çatlağı</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>MAGA Hareketinde Sarsıntı</strong><br />
<em>ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’in istifası, Washington koridorlarında sadece bir bürokratik ayrılık olarak değil, Donald Trump yönetiminin ideolojik temellerinde meydana gelen devasa bir çatlak olarak yankı buldu.</em> Trump’ın en sadık savunucularından biri olarak bilinen ve "<strong>Amerika’yı Yeniden Büyük Yap</strong>" (MAGA) hareketinin güvenlik mimarisinde kilit rol oynayan Kent’in gidişi, yönetimi kendi sağ tabanıyla doğrudan karşı karşıya getirdi. <strong>İstifanın gerekçesi ise tek bir noktada düğümleniyor: <em>ABD’nin İran ile içine çekildiği savaşın meşruiyeti.</em></strong></p>

<p><strong>İstihbarat Dünyasında Şok Dalgaları</strong><br />
Amerikan basınında yer alan raporlar, Kent’in kararının istihbarat camiasında tam bir şok etkisi yarattığı konusunda hemfikir. Kent, Trump kabinesinde devam eden bir savaş operasyonu nedeniyle istifa eden en üst düzey ve ilk yetkili olarak tarihe geçti. Bu hamle, yönetimin içeriden gelen bir "<strong>vicdan muhasebesiyle</strong>" sarsıldığını ve savaşın mutfağındaki isimlerin bile ikna edilemediğini gösteriyor.</p>

<p><strong>"Vicdanım El Vermiyor": X Platformundaki Tarihi Çıkış</strong><br />
Güçlü sağ bağlantılarıyla bilinen Joe Kent, sessizce çekilmek yerine kamuoyuna açık bir hesaplaşmayı tercih etti. X (eski adıyla Twitter) üzerinden yaptığı açıklamada, savaşın stratejik bir zorunluluktan ziyade bir "<strong>tercih</strong>" olduğunu şu sözlerle vurguladı:</p>

<p>"<em><strong>Vicdanım el vermediği için İran’da devam eden savaşı destekleyemem. İran, ülkemiz için yakın ve acil bir tehdit oluşturmuyor. Açıkça görülüyor ki bu savaşı, İsrail ve güçlü lobisinin baskıları nedeniyle başlattık.</strong></em>"</p>

<p>Bu ifadeler, Washington’daki dış politika yapım sürecinde "<strong>yabancı devlet çıkarlarının</strong>" <em>Amerikan ulusal çıkarlarının önüne geçtiğine dair çok sert bir iddiayı barındırıyor.</em></p>

<p>İ<strong>stifa Mektubundaki "Irak Savaşı" Benzetmesi</strong><br />
Kent’in Başkan Trump’a hitaben kaleme aldığı istifa mektubu, Amerikan siyasi tarihindeki en sert metinlerden biri olarak kayıtlara geçti. <strong>Mektupta, 2003 yılındaki Irak işgali ile bugün yaşanan süreç arasında ürkütücü paralellikler kuruluyor. </strong>Kent, Trump’a şu ağır uyarıyı yapıyor:</p>

<p>"<strong>Üst düzey İsrailli yetkililer ve Amerikan medyasındaki etkili isimler, programınızı tamamen zayıflatan bir dezenformasyon kampanyası yürüttü. </strong>'<em>Önce Amerika' (America First) ilkesini aşındırdılar ve İran’a karşı bir savaş başlatılması için kamuoyu algısını manipüle ettiler."</em></p>

<p>Kent’e göre, bugün kullanılan taktikler, binlerce Amerikalının hayatına mal olan ve bölgeyi felakete sürükleyen Irak savaşı öncesindeki taktiklerin aynısıdır. Güvenlik bürokrasisinin tepesindeki isim, Trump’ın "<strong>yabancı savaşlardan çekilme</strong>" vaadinin, <strong><em>güçlü lobiler tarafından rehin alındığını iddia ediyor.</em></strong></p>

<p><strong>Gelecek Nesilleri Korumak: Moral Bir Sorumluluk</strong><br />
Mektubun en vurucu kısmı ise vatanseverlik ve askeri etik üzerine kurulu olan bölümüydü. Kent, Amerikan halkına hiçbir stratejik fayda sağlamayan bir savaş için gençlerin hayatının feda edilemeyeceğini belirterek ekledi:</p>

<p><em>"<strong>Amerikan can kaybını haklı çıkaracak hiçbir gerekçesi bulunmayan bir savaşta, gelecek nesli savaşmaya ve ölmeye göndermeyi destekleyemem.</strong>"</em></p>

<p><strong> Bir Yol Ayrımının Eşiğinde</strong><br />
Joe Kent’in istifası, Trump yönetiminin dış politikada vaat ettiği "<strong>izolasyonist</strong>" (yalnızlıkçı) tutum ile Ortadoğu’daki geleneksel angajmanlar arasındaki gerilimi su yüzüne çıkardı. Kent, görevini bırakarak aslında Trump’ın kendi tabanına şu soruyu sordu: "<strong>Hangi Amerika için savaşıyoruz?"</strong></p>

<p>Bu istifa, İran ile yaşanan gerilimin sadece askeri bir mesele olmadığını, aynı zamanda Amerikan sağının ruhu için verilen bir mücadele olduğunu kanıtlar nitelikte. Trump yönetiminin, Kent gibi "<strong>içeriden"</strong> gelen bu sert uyarılar karşısında nasıl bir pozisyon alacağı, <strong><em>sadece İran savaşının değil, MAGA hareketinin geleceğini de belirleyecek</em></strong>.</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/once-amerika-sinavda-joe-kent-in-istifasi-ve-trump-yonetiminde-iran-catlagi/98/</link>
<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 04:52:43 +0300</pubDate>
</item><item>
<title> Doğu Akdeniz'de Sessiz Devrim: Suudi Arabistan İsrail'i Bypass Ediyor, Türkiye Dijital İpek Yolu'nun Yeni Merkezi Oluyor!</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Doğu Akdeniz, artık sadece enerji ve deniz yetki alanları rekabetinin değil, geleceğin en kritik altyapısı olan fiber optik kabloların da gizli savaş alanı haline geldi. Avrupa ile Asya arasındaki veri akışını yeniden şekillendiren bu "<em><strong>kablo savaşı"</strong></em>, jeopolitik dengeleri derinden sarsıyor.</p>

<p>İsrail merkezli Yediot Aharonot gazetesi, son dönemde yayınladığı çarpıcı analizde alarm zillerini çaldırdı: İsrail'in yıllardır gururla taşıdığı "<strong>dünyanın veri geçiş merkezi</strong>" unvanı, hızla eriyor. Google'ın öncülüğünde hayata geçirilen<strong> Blue-Raman</strong> gibi projelerle <em>Avrupa'yı İsrail üzerinden Kızıldeniz'e, oradan Suudi Arabistan ve Hindistan'a bağlayan hatlar, İsrail'i stratejik bir köprü haline getirmişti. </em>Ancak bu avantaj, artık ciddi tehdit altında.</p>

<p><strong>Suudi Arabistan'ın Hamlesi: İsrail'i Devre Dışı Bırakmak</strong></p>

<p>Suudi Arabistan, Vizyon 2030 stratejisi doğrultusunda dijital altyapıda bağımsız ve dominant bir rol üstlenmek için harekete geçti. Orta Doğu Eye gibi kaynaklara yansıyan bilgilere göre <strong><em>Riyad, Yunanistan'a uzanacak önemli bir fiber optik kablo projesinde (East-to-Med Corridor gibi girişimler kapsamında) İsrail'i güzergâhtan tamamen çıkarıp Suriye'yi tercih etme yönünde kararlı adımlar atıyor.</em></strong></p>

<p>Saudi Telecom Company (STC), Suriye'nin telekomünikasyon altyapısına yaklaşık 800 milyon dolarlık dev yatırım yaparak "<strong>SilkLink</strong>" gibi projelerle <em>Şam ve Halep'i Akdeniz kıyısındaki Tartus limanına bağlayacak 4.500 km'lik bir fiber omurga kuruyor. Bu hamle, Suudi Arabistan'ın İsrail'i baypas ederek Yunanistan üzerinden Avrupa'ya doğrudan bağlanma arzusunun en net göstergesi.</em></p>

<p><strong>İsrail'de "Türkiye Kabusu" Başlıyor</strong></p>

<p><strong><em>Yediot Aharonot'un en çarpıcı tespiti ise şu: </em></strong><em>İsrail'i atlayıp Suriye topraklarına yaklaşan herhangi bir kablo güzergâhı değişikliği, kuzey Suriye'de fiili etki sahibi olan Türkiye'ye muazzam bir avantaj sağlayacak. Suriye üzerinden geçen hatlar, Türk nüfuz alanlarıyla kesişecek ve Ankara'ya bu kritik koridorda lojistik istikrarın garantörü rolünü güçlendirecek.</em></p>

<p>Bazı güzergâhların Yunanistan ve Türkiye yönüne kayması, Anadolu'nun Asya ile Avrupa Birliği'ni dijital olarak birbirine bağlamadaki stratejik değerini gözler önüne seriyor. İsrail medyası, bu gelişmeyi açıkça "<strong>Türkiye kâbusu</strong>" olarak nitelendiriyor.</p>

<p><strong>Türkiye İçin Altın Fırsat: Dijital Merkez Konumu</strong></p>

<p>Arap basınında "<em><strong>Doğu Akdeniz'de Kablo Savaşı</strong></em>" başlığıyla geniş yer bulan analizler, <em>Türkiye'nin coğrafi üstünlüğünü vurguluyor. Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu'yu birbirine bağlayan mevcut altyapı, veri merkezleri yatırımları ve yenilenebilir enerji hamleleriyle birleştiğinde Türkiye'yi salt bir coğrafi koridordan çıkarıp, Avrupa-Asya arasında gerçek bir dijital merkeze dönüştürebilir.</em></p>

<p><em><strong>Yapay zeka, bulut bilişim ve yüksek hızlı veri trafiğinin patladığı bu çağda, transit geçiş artık sadece teknik bir konu değil; doğrudan jeopolitik güç demek. Türkiye, bu denklemde merkezî konuma yükselme potansiyelini hiç olmadığı kadar güçlü taşıyor.</strong></em></p>

<p><strong>Hülasa, </strong>Suudi Arabistan'ın İsrail'i devre dışı bırakma hamlesi, sadece bölgesel bir tercih değil; küresel dijital haritanın yeniden çizilmesinin somut bir adımı. <em><strong>Ve bu yeni haritada Türkiye, parlayan bir yıldız olarak öne çıkıyor. </strong></em>Geleceğin veri otoyolları, artık Anadolu'nun üzerinden mi geçecek? Zaman, cevabı verecek – ama işaretler oldukça net!</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/dogu-akdeniz-de-sessiz-devrim-suudi-arabistan-israil-i-bypass-ediyor-turkiye-dijital-ipek-yolu-nun-yeni-merkezi-oluyor/97/</link>
<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 01:27:39 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ekonomi Üzerinden Toplumsal Kopuş ve Çözüm Arayışları</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Maddi şartların insan hayatındaki etkisi tartışılmazdır.</strong><br />
Geçimin , çalışma şartlarının, gıda rejiminin ve maddi şartların, ahlakın , huyun ve karakterin teşekkül etmesi üzerinde tesirli olduğu ortadadır, iktisadi şartların bozuk ,ticari hayatın ölçüsüz ,üretimimin dengesiz ,tüketimin gelişi güzel ,gelir dağılımının gayri adil olduğu , kar getiren ve kazanç temin eden kaynakların eşit veya ona yakın bir şekilde paylaşılmadığı, kalitenin olmadığı estetiğin olmadığı cemiyetlerde sağlam bir ahlaki hayatın mevcut olmasına imkan yoktur.</p>

<p> İktisadi faaliyetlerde görülen doğruluk ahlakın doğru dürüst olmasını temin eder, eğer iktisadi nizam doğru sağlanmazsa zayıfların ve acizlerin kaderi ezilmektir.<br />
Nüfusun arttığı ve yozlaşmaya dönük kültürel faaliyetlerin yoğunlaştığı içtimai hayatın ve muhitin (Çevrenin) insanı bozduğu ve insani meziyetleri tahrip ettiği ortadadır.<br />
İnsan ilk önce ihtiyaç duyar, sonra bunu elde eder, daha sonra rahatlığa yönelir, daha sonra arkadaş ve reklam yoluyla kendine sunulan her türlü malzemeyle süslenir, bundan sonra refah ve israfa dalar, düşünmeden harcamaya başlar ve yaşama gayesini kaybeder.</p>

<p><em><strong>İktisadi olarak işler kötüye gittiğinde, </strong>işler tersine döner ve kolay para kazanmaya alışmış, sorumsuzca harcamaya alışmış bireyler şikayet etmeye başlarlar,</em> <strong><em>bu sürecin sonunda ise sadece kendini ve midesini düşünen atıl (faydasız) bir toplumsal sınıf ortaya çıkartır</em></strong>, bu tip sınıftaki insanların gelirlerinin  azalmasından dolayı ne yapacaklarını bilemezler ve borçlanarak yaşamlarına devam ederler,sonunda borç yükü arttığından bu oluşan baskı yüzünden düşünme yeteneklerini kaybederler ve hiçbir şeyi doğru algılayamazlar.</p>

<p>Oluşan bu sınıf ülkenin ve toplumun geleceği için  ciddi tehlike oluşturmaya başlar, çünkü bu sınıfa ne verirsen ver artık düşünce ve yaşam olarak atıl ve doyumsuz hale gelmiştir. <em><strong> Bu atalet ve doyumsuzluk bir toplumun yok oluşunu hızlandırır.</strong></em></p>

<p><br />
Ülkede yapılan hiçbir atılımı gelişmeyi faydayı görmezler yapıcı olmayı fikir üretmeyi düşünmezler çünkü artık tüketmeye bağımlı hale gelmiş ve borç sarmalında yaşamaktadırlar, rahata alışmış tüketmeye alışmış, çalışmadan para istemeye alışmış bir sınıf oluşturulmuştur.</p>

<p><strong>Sadece eleştirirler ve durmadan sınırsızca isterler.</strong></p>

<p><br />
Burada yapılması gereken atıl olan bu kesimin ekonomiye kazandırılması tekrar faydalı birer birey olması için gerekli altyapıyı oluşturmak gerekir.</p>

<p>İktisadi ve Sosyal alanlarda tecrübeye dayalı olarak yapabilecekleri işler vererek hem gelir elde etmeleri hem de kendilerini atıl ve faydasız görmemelerini sağlamak gerekir. </p>

<p><br />
<em>Cemiyetleri ve onun nizamını  ortaya koyan ıslahatçılar ve idareciler değildir, ıslahatçıları ve fikirlerini doğuran cemiyetlerdir  ve aynı cemiyetler arzu edilen seviyede değillerse yeniliklere ve  düzenlemelere bilinçsizce karşı çıkarlar  bu durumda yapılmaya çalışılan bu yenilikler başarısız birer girişim olmaktan öteye gidemezler.</em><br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Dr. Faruk Çetin</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/dr-faruk-cetin/ekonomi-uzerinden-toplumsal-kopus-ve-cozum-arayislari/96/</link>
<pubDate>Sat, 14 Mar 2026 22:25:32 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Netanyahu'nun Stratejik Hırsları ve Orta Doğu'daki Çalkantılar</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son iki buçuk yılda İsrail’in bölgede yürüttüğü operasyonlar, önceki savaş deneyimlerinden tamamen farklı bir boyuta ulaştı. Bu süreç, özellikle işgale karşı direnen güçlerin—hem popülerlik hem de siyasi ve askeri güç olarak—güçlenmesiyle doğrudan bağlantılı. 7 Ekim’de Hamas’ın "<strong>El-Aksa Sel Baskını</strong>" ile başlattığı operasyon, bu direnişin zirveye ulaştığı kritik bir dönüm noktası olarak kayda geçti. Ancak İsrail’in o tarihten bu yana izlediği savaş stratejileri, işgal doktrininin temel prensiplerini yeniden gündeme taşıdı: <em><strong>Tehdidin kaynağı ne olursa olsun, ortadan kaldırılması ve sınır içinde yaşayan Arap nüfusun hâlâ en tehlikeli düşman olarak görülmesi.</strong></em></p>

<p>Bu sürecin merkezindeki isim ise şüphesiz Benjamin Netanyahu. İsrail’in savunma bakanları, güvenlik şefleri, genelkurmay başkanları ve devlet kurumlarındaki diğer üst düzey yetkililer sıkça değişiklik gösterirken, <strong>Netanyahu, hem İsrail içinde hem de uluslararası platformda istikrarlı bir figür olarak öne çıkıyor.</strong> <em><strong>Amerikan yönetimi ve belirli Batı ülkeleriyle kurduğu güçlü bağlar, onun Orta Doğu’da ve Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan bölgelerde politika şekillendirmede aktif rol almasını sağlıyor.</strong></em></p>

<p><em>Netanyahu’nun yönetim anlayışı, doğrudan savaş ve maksimum güç kullanımı üzerine kurulu.</em> <strong><em>Mevcut strateji</em></strong>, <strong>düşmanı kontrol altına almak veya pasif hâle getirmek yerine, mümkün olan en yüksek ateş gücünü serbest bırakmak ve devamlı bir baskı oluşturmak şeklinde özetlenebilir. </strong><em>Bu yaklaşım, Filistin’e yönelik operasyonlarda cezasız şiddet uygulamaları, Lübnan’a karşı sınır tanımayan saldırılar ve Suriye’ye yönelik tek taraflı müdahalelerle kendini gösteriyor. İsrail liderinin hedefi sadece askeri üstünlük sağlamak değil; aynı zamanda tarihsel bir utancı ortadan kaldırmak ve uluslararası arenada kendini güvenceye almak.</em></p>

<p><strong>Ancak Netanyahu’nun yönetim tarzı, stratejik planlamadan çok kişisel hırs ve güvenlik takıntısına dayalı.</strong> Babası Benzion Netanyahu ve Ze’ev Jabotinsky’nin ideallerinden etkilenmiş bir zihniyetle, lider, <em>geniş bir strateji yerine anlık ve yoğun güç kullanımı ile hareket ediyor.</em> <strong>Bu durum, İsrail ordusunun olağanüstü mali, teknolojik ve askeri gücünden bağımsız olarak, daha çok liderin kişisel hedefleri ve kararlarıyla şekilleniyor.</strong></p>

<p>Bu yoğun hırs ve güvenlik <em>obsesyonu</em>***, <em>İsrail içinde bile tartışma konusu. </em>Netanyahu’ya muhalif olan yetkililer, <em>onun eylemlerinin uzun vadeli sonuçları hakkında endişeli</em>. <em><strong>Ancak bu durum, İsrail’in genel politik yönelimi veya savaş stratejisine alternatif bir yaklaşım getirmekten çok, sadece liderin kişisel kararları üzerinden eleştiri yapmakla sınırlı kalıyor.</strong></em> Gazze’deki operasyonlar, Hizbullah’a karşı yürütülen eylemler ve İran’a yönelik planlar, tüm bölgeyi etkileyen bir zincirin parçası olarak görülüyor.</p>

<p>Netanyahu’nun politikası, yalnızca İsrail sınırlarını değil, tüm bölgeyi etkileyen bir domino etkisi yaratıyor. Lübnan, Gazze, Suriye ve İran, bu politikanın doğrudan etkilerini hissederken, uluslararası güçler de İsrail’in askeri ve diplomatik hareketlerini gözlemliyor. Bu durum, Orta Doğu’nun istikrarını etkileyen ciddi bir risk unsuru olarak öne çıkıyor.</p>

<p>Sonuç olarak,<em> Netanyahu’nun stratejisi, klasik bir askeri planlamadan ziyade kişisel hırs ve güç algısıyla şekillenen, yüksek riskli ve geniş kapsamlı bir politika olarak tanımlanabilir.</em> Bu yaklaşım, hem İsrail halkı hem de bölge ülkeleri için kalıcı etkiler yaratırken, uzun vadeli istikrarın sağlanmasını giderek daha karmaşık hâle getiriyor.</p>

<p>***<em><strong>Obsesyon (takıntı)</strong></em>, <span style="font-size:14px;">bireyin zihnine istemsizce giren, mantık dışı olduğunu bilse bile uzaklaştıramadığı, yoğun sıkıntı, kaygı ve huzursuzluk yaratan sürekli, tekrarlayan düşünce, dürtü veya imgelerdir</span></p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/netanyahu-nun-stratejik-hirslari-ve-orta-dogu-daki-calkantilar/95/</link>
<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 04:43:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Şer Planları ve İslam Dünyasının Uyanışı</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sonrasında televizyon ekranlarında yoğun bir algı savaşı yürütülmektedir. “<strong>Amerika şunu dedi</strong>”, “<strong>İsrail bunu yaptı”</strong> şeklindeki söylemlerle toplum üzerinde korku ve yılgınlık oluşturulmak istenmektedir. <em>Batı kültürüyle yetişmiş, Batı kavramlarıyla düşünen bazı çevreler, Batı’nın silah ve teknoloji gücünü abartarak zihinleri teslim almaya çalışmaktadır.</em></p>

<p>Oysa özgüveni olmayan nesiller korkuya teslim olur. İnancı, şuuru ve kararlılığı olan bir topluma ise teknoloji ve silah tek başına hükmedemez. Asıl mesele, her an uyanık olmak ve kendi değerlerine sarılmaktır.</p>

<p>Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “<strong>Ey iman edenler! Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına) sımsıkı sarılın; parçalanıp ayrılmayın.”</strong> Bugün Müslümanların dağınık ve birbirinden kopuk hâlde yaşamaları, düşmanların işini kolaylaştırmaktadır. Birlik ve beraberlik sağlanamadığı için İslam coğrafyası sürekli müdahalelere açık hâle gelmiştir.</p>

<p>Allah Resûlü de, “<strong>Size iki emanet bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim.</strong>” buyurmuştur. <em>Tarihte kurulan İslam devletlerinin büyüme ve güçlenme sebeplerinden biri, Kur’an ve sünneti esas almalarıdır.</em> Bu iki temel kaynaktan uzaklaşıldığında ise zayıflık kaçınılmaz olmuştur.</p>

<p>Düşman, fırsat bulduğu her yere müdahale etmekte; Müslüman coğrafyalarda kan ve gözyaşı eksik olmamaktadır. Filistin’de yaşananlar bunun en acı örneklerinden biridir. Sivil halkın, kadınların ve çocukların hedef alınması insanlığın vicdanını yaralamaktadır. Benzer şekilde İran’da da Siyonist İsrail tarafından ilk bombalanan yerlerin okul ve hastane olduğunu tüm dünya seyrediyor, savaşın vahşi yüzünü bir kez daha göstermektedir.</p>

<p>Kur’an-ı Kerim’de, “<strong>Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın.</strong>” (Enfal, 8/60) buyurulmaktadır. Ayrıca; "Bu âyet-i kerîmenin mânası;<br />
“<strong>Düşmanlara gücünüz yettiğince mukabele edecek silah, malzeme hazırlığı yapın!” diye emrediliyor.</strong> "<br />
"Bu ayet açıkça, Müslümanların caydırıcı bir güç oluşturmalarını emretmektedir. Silah ve teknoloji alanında geri kalmak, sadece iyi niyetle telafi edilemez. Güçlü olmak; sadece askeri değil, ekonomik, bilimsel ve teknolojik hazırlığı da gerektirir.</p>

<p>Diğer yandan Kur’an, “<strong>Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz</strong>?” "<strong>Halbuki ilâhî kitabı da okuyup duruyorsunuz. Hiç aklınızı çalıştırmıyor musunuz?</strong> <strong>Hiç akıl erdirmiyor musunuz?</strong>” .  <strong>Düşünüp anlamanız için Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. </strong>..."diyerek öz eleştiriyi de ihmal etmememiz gerektiğini hatırlatır. Sorunları yalnızca dış güçlere bağlamak yerine, kendi eksiklerimizi görmek ve aklımızı kullanmak zorundayız. “<strong><em>Hiç aklınızı çalıştırmıyor musunuz</em></strong>?” hitabı, Müslümanların düşünmesini, üretmesini ve çağın imkânlarını değerlendirmesini istemektedir.</p>

<p>Küresel güç mücadelelerinde Batı’nın ve Doğu’nun farklı aktörleri kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki hiçbir güç ebedî değildir. Tarih, nice büyük devletlerin yıkılışına şahittir. Bugün dünyaya yön verdiğini düşünen güçlerin de yarın zayıflaması mümkündür.</p>

<p>İslam dünyasının yeniden güçlü bir konuma gelebilmesi için öncelikle birlik ve beraberliğini sağlaması, Kur’an ve sünnet rehberliğinde aklı ve bilimi merkeze alması gerekmektedir. Caydırıcılık ancak bilinçli, üretken ve kararlı toplumlarla mümkündür.</p>

<p>Sonuç olarak mesele yalnızca askeri çatışmalar değildir; asıl mesele zihinsel bağımsızlık ve özgüvendir. <strong>Müslümanlar kendi öz değerlerine dönüp akıllarını ve imkânlarını doğru kullanabildikleri takdirde, hiçbir güç onları kolayca sindiremeyecektir. </strong>Çünkü tarih göstermektedir ki şer planları ne kadar büyük olursa olsun, hakikat er ya da geç ortaya çıkar.<br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/ser-planlari-ve-islam-dunyasinin-uyanisi/94/</link>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 02:38:42 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bir Medeniyetin Anahtarı Olarak Arapça: Hangi Dili, Neden Öğrenmeliyiz?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Arapça öğrenmek isteyenlerin karşısına çıkan ilk soru genellikle şudur: Hangi Arapça öğrenilmeli? Bugün Arap dünyasında konuşulan lehçeler ile klasik metinlerin dili arasında belirgin farklar bulunmaktadır. Bu durum, dili öğrenmek isteyenlerin amacını netleştirmesini zorunlu kılar. Çünkü verilecek cevap, niyete göre değişir.</p>

<p>Günlük hayatın pratiği açısından bakıldığında, bir ülkede yaşamak ya da çalışmak isteyen kimse için o ülkenin konuşma dili önceliklidir. Tunus’ta hayat kuracak birinin Tunus lehçesini, Kahire’de çalışacak birinin Mısır Arapçasını öğrenmesi son derece doğaldır. Zira iletişim, öncelikle anlaşılabilir olmakla ilgilidir. Ancak Arap lehçeleri arasında ciddi farklılıklar vardır. Kuzey Afrika lehçelerinde Fransızcanın, bazı diğer bölgelerde ise İngilizcenin etkisi hissedilir. Bu nedenle bir ülkede öğrenilen lehçe, başka bir Arap ülkesinde aynı işlevselliği göstermeyebilir. Hatta zaman zaman Arap ülkeleri arasında bile karşılıklı anlama güçlükleri yaşandığı bilinmektedir.</p>

<p>Fakat mesele yalnızca gündelik iletişim değildir. Eğer hedef Kur’an-ı Kerim’i anlamak, klasik İslam ilimlerine ait metinleri okuyabilmek ve köklü bir medeniyetin düşünce dünyasına nüfuz edebilmekse, tercih edilmesi gereken dil fasih Arapçadır. Fasih Arapça, asırlar boyunca ilim, edebiyat ve hukuk dili olarak korunmuş; dilbilgisi kurallarıyla sistemleştirilmiş ve zengin bir literatürle beslenmiştir. En önemlisi, Kur’an-ı Kerim bu dilin en güçlü muhafızı olmuştur.</p>

<p>Kur’an’ın dili, yalnızca Arap dünyasının değil, bütün İslam coğrafyasının ortak paydasıdır. Farklı lehçelere sahip toplumları aynı metin etrafında birleştiren unsur da budur. Kur’an’ı anlamaya yönelik her çaba, insanı kelimelerin yüzey anlamından daha derine taşır; kavramların tarihsel ve manevi arka planını keşfetmeye sevk eder. Bu süreç kolay değildir. Ancak sabırla yürütülen bir dil yolculuğu, kişiye hem entelektüel hem de manevi bir zenginlik kazandırır.</p>

<p>Türkiye gibi tarih boyunca İslam medeniyetinin önemli merkezlerinden biri olmuş bir ülkede yaşayanlar için Arapça, yalnızca yabancı bir dil değildir. Aksine, kültürel hafızanın anahtarlarından biridir. Osmanlı dönemi başta olmak üzere pek çok klasik metin, Arapça kavram dünyası üzerine inşa edilmiştir. Fıkıh, kelam, tasavvuf ve edebiyat alanındaki eserler, Arapça ile doğrudan ilişkilidir. Bu dili bilmeden, metinlerin derinliklerine nüfuz etmek güçleşir.</p>

<p>Bununla birlikte, bir dili bilmek tek başına kişiyi aydın yapmaz. Ancak medeniyet dillerine vakıf olmak, düşünce ufkunu genişletir ve metinlerle doğrudan temas kurma imkânı sağlar. Dil, yalnızca iletişim aracı değil; aynı zamanda düşünmenin ve anlam üretmenin zeminidir. Bir medeniyetin dili öğrenildiğinde, o medeniyetin kavram haritası da yavaş yavaş anlaşılmaya başlar.</p>

<p>Sonuç olarak “Hangi Arapça?” sorusu, aslında “Nasıl bir hedefimiz var?” sorusuyla birlikte düşünülmelidir. Günlük hayata yönelik hedefler için lehçeler yeterli olabilir. Fakat Kur’an’ı, klasik kaynakları ve İslam medeniyetinin temel metinlerini anlamak isteyenler için fasih Arapça vazgeçilmezdir. Zor ama bereketli bir yol olan bu tercih, insana yalnızca bir dil değil; aynı zamanda bir ufuk ve derinlik kazandırır.</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/bir-medeniyetin-anahtari-olarak-arapca-hangi-dili-neden-ogrenmeliyiz/93/</link>
<pubDate>Fri, 20 Feb 2026 02:30:48 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>2025 yılı biterken tekrar hatırlatmak istediğim toplumsal şuur için düşüncelerim;</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><br />
Bu sene içinde 7 günlük  vize uygulamasına geçilecek ada isimlerinin Yunanca yazılması, bir “ilkesizlik” örneği olarak hafızalara kayıt edilmişti. Milletçe bizim pek beceremediğimiz ilkeli duruş kavramını (geçmişi ile bağını koparmayan ulusların yapması gereken duruş) “ilkeli” ulusların ve özellikle yunanlıların, kendi yüzölçümlerinde kalan eski Osmanlı topraklarından kalan Türk isimlerini ortadan kaldırdıkları aşikardır, oradaki Türk isimlerinden vazgeçtik, Türkiye’deki  kara ve deniz’de bulunan topraklara dahi Türkçe yer isimlerine  tahammüllerinin olmadığını ve olamayacağını biliyoruz? Yunanlılar, İstanbul’a “Constantinapolis”, Çanakkale Boğazı’na “Dardanelles” derken; atalarımın “İstanköy” dediği adaya “Kos”,atalarımın “Kilimli” dediği adaya “Kalimnos” demek için yarışan bir topluluk var maalesef, Yunanistan, Türk ülkesinde “Yunanca” isimlerde ısrar ettiği sürece, en az onlar kadar “ilkeli” olmak ve benzer tutum sergilemek zorundayız. Bunun anlamı, vatanımda gözü olan komşumu bundan vazgeçmeye zorlamaktır.</p>

<p>Fakat içimizdeki anlamını ve manasını kaybetmiş insanlara bunu anlatamazsınız. Yunanistan’ın kendi siyaseti açısından ( toplumsal şuur anlamında takdir edilmesi gereken) uygun, fakat bizim için uygun olmayan  bir “vize” seçeneği sunmasını, çok sayıda siyasetçi ve yayın organı,  acziyet içinde “Türkiye için vize jesti” olarak yorumladılar. Ortada müjde veya jest aramak gerekiyorsa, kendi ülkesinde onca turistik yer varken, Yunanistan’ın “turizm gelirleri”ni artırma çabasına olumlu cevap veren ve cebindeki parayı Türk turizmcisi ile paylaşmak yerine Yunan turizmcisi ile paylaşmaya razı olan, Türk halkından başkası jest yapmış olamaz.</p>

<p>Bu arada içeride işletmecilik ve rehberlik hizmetlerini, Ahilik geleneğine uygun, turizm işletmeciliğini bilen saygılı ve (yaşadığı ülkenin örf, adet , geleneklerine ve değer yargılarına bağlı) kültür seviyesi yüksek, bu konuda eğitim almış kişilerce veya kurumlarca yapılması elzemdir, ayrıca turizm işletmelerinin  fiyat ve konaklama seçeneklerinin iyileştirilmesi ve denetimlerim yapılması gerekmektedir. Ortalama her yıl 4 veya 5 gününü Yunanistan’da geçiren Türk turistler,  250 milyon euro kadar parasını Yunanistan’da harcadıkları kayıtlara geçmiştir, Yunanistan siyaseti açısından bakarsak sonuçta 2 şekil  kazanım vardır,  birincisi; Türkiye’den gelen turist sayısını ve Türkiye’den kendisine aktarılacak dövizin miktarını, mümkün olan en “üst” seviyeye taşımaktır. İkincisi; Yunanistan kültürel propaganda fırsatını yakalamış olmasıdır, her fırsatta kendi ülkesindeki güzellikleri görmeyen ve kötülemek için fırsatı kaçırmayan, ayrıca yediklerini, içtiklerini ballandıra ballandıra sosyal mecralarda paylaşanlar, peşi sıra kendi ülkesini eleştiren mi  dersin, hakaret eden mi dersin kendi topraklarını beğenmeyen mi dersin, yunan adalarını anlatmaya doyamayan mı dersin vesselam acınacak haldeyiz, Yunanlılar kendi sahillerini öve öve bitiremeyen bizim yunan hayranlarına kendi kültürlerini empoze edecek ve  kendi saflarına çekecek fırsatı yakalamıştır.</p>

<p>Ukrayna Savaşı’nda Yunanistan, Rusya’ya karşı düşmanca tutum sergileyince Rus halkı, Yunanlıları affetmedi. 2022’de Yunanistan’a giden Rus turist sayısı, bıçak gibi kesilmiş ve 35-40 bin civarına düşmüş; Nedenini biliyor musunuz? Çünkü Rus halkı, Yunanistan’a turizm üzerinden aktarılan her bir euro’nun Ukrayna’da savaşan Rus askerine atılan mermiye dönüştüğünün bilincinde olan bir anlayışa sahip halktı.. Bence, seyahat etmeyi seven Ruslar, Yunanistan defterini uzun süre kapalı tutmaya devam edecektir. Turizmde  millî duyarlılık denildiğinde Ruslar, örnek alınacak bir millettir, Peki, Yunanistan’ı tercih eden Türk turist sayısının artması, paralelinde de turizm sektörü kanalıyla Türkiye’den Yunanistan’a düzenli olarak yüz milyonlarca euro para aktarılması,ne anlama gelmektedir,bunu şöyle açıklayalım;. Yunanistan’ın (Türk turist verilerine göre) savunma harcamalarının %3’ünü Türk turistler karşılamışlardır.</p>

<p>Daha başka bir açıdan yorumlarsak, Yunanistan’a giden Türk turistlerin Yunanistan’a hediyesi, yılda en az 3 adet F-16 savaş uçağı parasıdır. Halkın, bu ciddi zaafının dizginlenmesi gerekmektedir. şuandaki toplum psikolojisi ve sosyolojisi açısından bakarsak imkansız gibi , bizim toplumun ve bize benzeyen Ortadoğu toplulukların dünya halklarının protesto ve boykot çağrılarına rağmen s…bucks ve benzeri markalardan alış veriş yapmaya  devam etmesi ve benim meselem değil bizim orada ne işimiz var gibi acınacak söylemlerde bulunan bu yapı tükenmişlik sendromu yaşıyor ve bitkisel hayattadır. Toplumun bu vurdum duymazlığını ilkeli bir duruşa çevirmek, hiç kolay değildir. Burada muhalefete büyük görev düşmektedir.</p>

<p>Eğitim sistemimizin gözden geçirilmesi değil, sıfırdan yenilenmesi gereklidir,  günümüz koşullarına uygun olarak  köy enstitüleri, halk evleri  ve benzeri yapılar yeniden açılmalı ve eğitim yeniden milli şuur ile dizayn edilmelidir. Açıkçası;  bu eğitim sistemi ile yetişen kadrolar,  Yunanistan’ın “vize” hileli turist davetini, halka “vize müjdesi” olarak sunan siyasetçilere, gazetecilere, milli şuur anlamını kaybetmiş topluluklara ve medya yorumcularına dönüşmektedirler. </p>
]]></content:encoded>
<author>Dr. Faruk Çetin</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/dr-faruk-cetin/2025-yili-biterken-tekrar-hatirlatmak-istedigim-toplumsal-suur-icin-dusuncelerim/92/</link>
<pubDate>Tue, 30 Dec 2025 11:33:56 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Batı Medeniyetinin Çözülüşü ve İnsanlığın Yeni Bir Yol Arayışı</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yeni bir yıl daha biterken her geçen yıllar bir öncekini aratır hale gelmekte, günümüz Batı medeniyetinin kırılganlıkları gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu kırılganlıkları bizde ülke olarak, batıya ulaşma arzusu ve her şeyi batıda arama anlayışı yüzünden  aynı sorunları ülkemizde daha şiddetli olarak  yaşamaya başladık.</p>

<p>Biz dahil dünya nüfusları yaşlanıyor, Batı, hammadde tedarik ettikleri sömürgeleri ile sorunlar yaşıyorlar, iş gücünü ise yabancı işçi  ithal ederek sistemlerini ayakta tutuyorlar. Ekonomik çöküntü süresi başlamış ve hızla kötüye gitmektedir. Demokratik rejimleri çözüm değil sorun üreten bir hale döndü. Çünkü adalet ve demokrasi anlayışı özelleşmeye başladı, yani kendi vatandaşını kayıran, gücü olanı kayıran bir demokrasiye  dönüştüler. İsrail ve Filistin arasındaki yaşananlar, adalet ve tarafsızlık gibi kavramları altüst etti, yozlaşmayı aşikar etti.</p>

<p><br />
ABD ve Avrupa ülkeleri ve onların ardına düşen taraf ülkeler, genel kabul gören yaşam hakları yerine, çeşitli sınıflandırmalara ayırarak sistemi çalışamaz ve karmaşık hale getirmektedir.                                                                              <br />
Örnek; hayvan hakları, kadın hakları  ve cinsiyetsizlik  hakları gibi konularda ikiye bölünmüş durumda, ABD’de birlikten  ayrılmak isteyen eyaletler ve  Avrupa’da milliyetçilik akımı  durdurulamıyor. Bu süreç durdurulamazsa iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir.                                                                                                                                                            Küresel salgın sırasında görüldü ki, sanayi üretimini uzak coğrafyalara kaydırma kararı tedarik zincirlerini kırıyor, buda enflasyon pahalılık ve mal bulamama demektir. Avrupa, Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında hem enerji bağımlılığı hem de savunmadaki güçsüzlüğüyle yüzleşti. Batı geçmişte de kendi içinde buna benzer sorunlar ve savaşlar yaşamıştı ama bu kez durum farklı. Soğuk Savaş döneminde Batı’nın Doğu’ya karşı üstünlüğünün ana sebebi sağladığı özgürlük ortamıydı.</p>

<p>Avrupa kendi  karanlığından bilime verdiği öncelikle,  hak ve özgürlük yapılanması ile çıkmıştı, bu karanlıktan çıkan Batı’nın üniversitelerinde artık hak ve özgürlük gibi kavramların değeri kalmamıştır, yani erk’lerin istemediklerini  protesto etmek yasaklanmıştır.  Ezilenler’e destek  veren insanlara hiçbir hak tanınmamakta. Almanya’yı ikiye bölen Berlin Duvarı’na utanç duvarı adı verilmişti, şimdi tek bir Almanya var ve geçmişte ülkesinde yaşayan Yahudi vatandaşlara yaptıkları  yüzünden  bugün İsrail’li karar vericilerin  yaptıklarına destek oluyorlar, Batı kendi değerlerinin o kadar dışına çıktı ki, Rusya’da savaş ortamında  yaşamak istemediği için Avrupa’ya giden Ruslar, gördükleri ayrımcılık yüzünden, ülkelerine,  avrupa’ya öfkeli birer Rus milliyetçisi olarak ülkelerine dönüyorlar.</p>

<p>Aynı sorun bizim ülkemizde Suriyeli, Afgan ve benzeri ülke vatandaşları için yabancı düşmanlığına varan söylem ve davranışlar yüzünden aynı tehlike ile karşı karşıyadır.<br />
Batı sanatını güçlendiren özgürlük ortamı gitti, dünyanın en saygın sanatçılarının Rusya vatandaşı oldukları için sahne bulamadıkları bir döneme girdi. Artık şunu net olarak söylemek lazım, Tarih tekrar eskiye dönecek ve Avrupa bir kez daha kendi karanlık çağına dönecek gibi, bu vesile ile önümüzdeki süreç dünya ve insanlık için zor ve meşakkatli geçecek… gelecekte insanlar için tasavvur edilen yaşamlar daha dijital, daha kolay bir yaşam tarzı gibi gözükse de, bunun böyle olmayacağı net olarak gözüküyor.</p>

<p>Vatandaşlık maaşı verilerek, hiçbir şeyi düşünmeyen tamamen dijital aletlere mahkum bir gelecek insanlığa sunuluyor, kulağa hoş gelse de insanlığın kümeslerde beslenen civcivler gibi yemi verilip, geceyi gündüz, gündüzü gece yapan bir hayat tarzı ile insanlık  yok oluşa doğru hızla gidiyor. Bu gidişe dur demek oldukça zor olsada yapılması gereken insanın fabrika ayarlarına (varoluş hikmetini bilen, kadim ilimleri öğrenmeye çalışan, topraktan kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek) bir hayata  dönmesi ile mümkün olacaktır Bu düşüncelerimi teyit eden süreçler bugünkü dünyada yaşanmaktadır.</p>

<p><br />
Bu bağlamda dijitalleşmenin daha yavaş olduğu ,geçmişi iç karışıklıklar ve sömürgeler ile anılan Afrika kıtasının önümüzdeki süreçte ekonomik ve sosyolojik olarak dikkate alınmasının gerekliliği ortaya çıkmaktadır, Biz STK(Fastiad) olarak uzun yıllardır öngörümüz ve çalışmalarımız , daha önce kölelik ile anılan Afrika kıtasının, bugün insanlığın köleleşmesine dur diyebilecek bir kıta olacağını düşünüyorum, insanlığın yeniden inşa edilebileceği bir ortamın olması kaynakların dünyaya yetecek kadar çok olması nedeniyle  dünyanın yeniden ekonomik olarak sıçrayabileceği, soluk alabileceği  sadece bu topraklarda bile  dünyanın her anlamda ,adil olarak paylaşılması halinde tüm insanlığa yetebilecek kaynakları olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bu kıtada Türk iş insanları  ve kültür elçileri olarak var olmanın ve kaynaşmanın mücadelesini veriyoruz, zaman bizi haklı çıkarmaya devam ediyor. Güzel ve huzurlu bir geleceğe gitmek umudu ile….</p>
]]></content:encoded>
<author>Dr. Faruk Çetin</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/dr-faruk-cetin/bati-medeniyetinin-cozulusu-ve-insanligin-yeni-bir-yol-arayisi/91/</link>
<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 12:40:54 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bursa İhracatındaki Sessiz Kayıp</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>İhracat konuşulduğunda Bursa’da genellikle hacimler masaya yatırılır.<br />
Yeni pazarlar, artan siparişler, kapasite kullanım oranları…</p>

<p>Oysa sahada, bilançolara doğrudan yazılmayan ama kârlılığı sessizce aşındıran bir konu var. <strong>Teslimat pencereleri.</strong></p>

<p>Bugün Bursa gibi üretimi zaman hassasiyetine dayalı bir şehirde, <strong>15–30 dakikalık bir teslimat sapması bile, </strong>sadece operasyonel bir aksaklık değil, rekabet gücünü etkileyen stratejik bir kırılma noktasıdır.</p>

<p><strong> Operasyon Detayı mı, Stratejik Taahhüt mü?</strong></p>

<p>Teslimat penceresi çoğu zaman yanlış anlaşılıyor.<br />
Bu kavram, yükün tesisten ne zaman çıktığıyla değil, <strong>müşterinin yükü hangi zaman aralığında kabul etmeyi taahhüt ettiğinizle </strong>ilgilidir.</p>

<p>Avrupa’da teslimat penceresi;</p>

<ul>
	<li>Operasyon notu değildir. Lojistik tercihi hiç değildir.</li>
</ul>

<p><strong>Sözleşme maddesidir.</strong></p>

<p>Ve bu pencere ihlal edildiğinde;</p>

<ul>
	<li>Ceza yazılabilir,</li>
	<li>Öncelik kaybedilir,</li>
	<li>Bir sonraki kontrat sessizce riske girer,</li>
</ul>

<p>Bazen hiçbir ceza kesilmez.<br />
Ama <strong>güven aşınır.</strong><br />
Ve bu, parayla telafi edilemeyen bir kayıptır.</p>

<p><strong>Bursa Firmaları Nerede Yanılıyor?</strong></p>

<p>Sahada, özellikle otomotiv, tekstil ve makine ihracatında aynı üç hatayı sıkça görüyorum;</p>

<p><strong>Satış Refleksiyle Verilen Teslimat Sözleri</strong></p>

<p>Siparişi kaçırmamak adına dar teslimat pencereleri veriliyor.<br />
Ancak bu söz verilirken;</p>

<ul>
	<li>Yol koşulları,</li>
	<li>Sınır geçişleri,</li>
	<li>Araç bulunabilirliği,</li>
	<li>Sezonsal yoğunluklar,</li>
</ul>

<p>Çoğu zaman masada olmuyor.</p>

<p>Sonrasında operasyon bir şekilde yetiştirilmeye çalışılıyor.</p>

<p><strong>Avrupa Disiplininin Yanlış Okunması</strong></p>

<p>Avrupa esnektir algısı hâlâ yaygın. Oysa Avrupa esnek değil, <strong>öngörülebilirdir.</strong></p>

<p>Esneklik vardır ama;</p>

<ul>
	<li>Önceden tanımlanmıştır,</li>
	<li>Sınırları bellidir,</li>
	<li>İstisna değil, sistemdir.</li>
</ul>

<p>Bu fark doğru okunmadığında, Bursa firmaları farkında olmadan kendini zor bir oyunun içine sokuyor.</p>

<p><strong>Ortalama Süreye Odaklanıp Sapmayı Ölçmemek</strong></p>

<p>Birçok firma ortalama transit süre ile çalışır.<br />
Oysa müşteri şunu sorar;</p>

<p>Bu tedarikçi verdiği zamanı ne sıklıkla tutuyor?</p>

<p>Ortalama 48 saatten çok,<br />
<strong>48 saatin her sevkiyatta tutup tutmadığı </strong>önemlidir.</p>

<p><strong>Avrupa Müşterisi Gerçekte Neye Bakıyor?</strong></p>

<p>Avrupa’daki birçok alıcı için karar kriteri şudur;</p>

<ul>
	<li>6 saatlik teslimat penceresiyle %60 başarı mı?</li>
	<li>24 saatlik pencereyle %98 başarı mı?</li>
</ul>

<p>Çoğu zaman ikinci tercih edilir.</p>

<p>Bursa’daki birçok firma ise farkında olmadan şunu yapıyor;<br />
<strong>Daha dar söz verip, daha pahalıya çalışıyor.</strong></p>

<p>Navlun aynı.<br />
Risk daha yüksek.<br />
Kârlılık daha düşük.</p>

<p><strong>30 Dakika Nasıl Kârı Siler?</strong></p>

<p>Otomotiv yan sanayinde yaşanan bir örnek vermek isterim;</p>

<p>Teslimat 25 dakika gecikti. Ceza uygulanmadı. Fatura kesildi, sevkiyat tamamlandı.</p>

<p>Ancak bir sonraki dönem sözleşmesinde müşteri, yedek tedarikçi maddesini ekledi.</p>

<p>Navlun konuşulmadı.<br />
Ama hacim düştü.</p>

<p>Teslimat pencereleri çoğu zaman faturada görünmez.<br />
Ama <strong>bilanço kalemlerine sessizce yansıtılır.</strong></p>

<p><strong>Bursa İçin Gerçekçi ve Uygulanabilir Yaklaşım</strong></p>

<p>Bu konu teoriyle değil, disiplinle çözülür.</p>

<p><strong>Teslimat Penceresini Satış Değil, Operasyon Belirlemeli</strong><br />
Satış hedef koyar.<br />
Ancak teslimat sözü, lojistik gerçeklik üzerinden verilir.</p>

<p><strong>Ortalama Süre Değil, Sapma Oranı Takip Edilmeli</strong><br />
Kaç günde gidiyor? sorusu yerine<br />
Ne sıklıkla sözümüzden sapıyoruz? sorusu sorulmalı.</p>

<p><strong>Dar Teslimat Penceresi Premium Servis Olarak Konumlanmalı</strong><br />
Her müşteri için dar pencere verilmez.<br />
Veriliyorsa bunun bir bedeli, bir karşılığı olmalıdır.</p>

<p>Aksi halde dar pencere avantaj değil, <strong>yük</strong> olur.</p>

<p><strong>Bursa’nın Avantajı Nerede?</strong></p>

<p>Bursa hızlıdır. Refleksi kuvvetlidir. Kriz anında çözüm üretir.</p>

<p>Şimdi bu refleksi bir adım ileri taşıma zamanı;<br />
<strong>Hızı değil, tutarlılığı satma zamanı.</strong></p>

<p>Çünkü günümüz ihracat rekabeti;</p>

<p>Daha hızlı olmakla değil, <strong>Daha öngörülebilir olmakla kazanılıyor.</strong></p>

<p>Sonuç olarak; Teslimat penceresi küçük bir detay gibi görünür.<br />
Ama yanlış kurgulandığında;</p>

<p>Kârlılığı, güveni, sürdürülebilirliği aynı anda aşındırır.</p>

<p>Bursa ihracatı büyürken, bu sessiz kaybı görmezden gelme lüksüne sahip değil.</p>

<p>Çünkü lojistikte bazen farkı yaratan şey,<br />
yolun uzunluğu değil;<br />
<strong>verdiğiniz sözün dakikasıdır.</strong></p>

<p><br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Onur Kurtay</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/onur-kurtay/bursa-ihracatindaki-sessiz-kayip/90/</link>
<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 10:51:45 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Taşıma Fiyatlandırmasında Büyük Yanılgı</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Biz Hâlâ Yanlış Şeyi Konuşuyoruz<br />
Lojistik sektöründe bir masaya oturduğunuzda konu çok uzun sürmez.<br />
Bir noktada mutlaka fiyat konuşulur.<br />
Hatta çoğu zaman konuşulan tek şey odur.<br />
Navlun düştü.<br />
Piyasa çok bozuk.<br />
Bu rakamlarla iş yapılmaz.<br />
Ama asıl sorun bu değil.<br />
Asıl sorun, yıllardır <strong>yanlış yerden konuşuyor olmamız.</strong><br />
Çünkü lojistik bir taşıma işi değildir.<br />
Lojistik, <strong>riskle baş etme</strong> işidir.<br />
<strong>Sahada Öğrendiğim Net Bir Gerçek Var</strong><br />
Yıllar içinde farklı şirketlerde, farklı dosyalarda, farklı kriz anlarında aynı tabloyla karşılaştım.<br />
Müşteri size fiyat sorduğunda, aslında fiyatı sormaz.<br />
Bir toplantıda müşteri fiyat listesine bakıp şunu sormuştu;<br />
Peki bu rakam değişirse ne olur?<br />
İkimiz de biliyorduk ki asıl soru bu değildi.<br />
Onun sorduğu şuydu;<br />
Bu iş ters giderse, sen burada olacak mısın?<br />
Lojistikte kilometre satın alınmaz.<br />
Lojistikte servis satın alınır.<br />
Ama biz hâlâ bunu fiyat listesiyle anlatmaya çalışıyoruz.<br />
<strong>Taşıma Görünürdür, Değer Görünmez</strong><br />
Taşıma herkesin gördüğü kısımdır.<br />
Araç, yol, mesafe, süre.<br />
Değer ise çoğu zaman görünmez;</p>

<ul>
	<li>Gecikme yaşanmadığında,</li>
	<li>Üretim durmadığında,</li>
	<li>Alternatif plan devreye girdiğinde,</li>
</ul>

<p>Kimse sorun olmadığı için teşekkür etmez.<br />
Ama lojistik tam olarak bu olmamış sorunları üzerinden değer üretir.<br />
Büyük yanılgı da burada başlar;<br />
Görünmeyeni fiyatlayamıyoruz.</p>

<p><strong>Dünyada Bu İş Nasıl Ele Alınıyor?</strong><br />
Bugün Almanya’da lojistik firmaları taşıma satmaz.<br />
<strong>Servis seviyesi </strong>satar.<br />
Aynı hat üzerinde üç farklı anlaşma vardır:</p>

<ul>
	<li>Standart teslimat</li>
	<li>Zaman garantili teslimat</li>
	<li>Kriz ve esneklik içeren premium servis</li>
</ul>

<p>Yol aynıdır.<br />
Araç aynıdır.<br />
Ama sorumluluk aynı değildir.<br />
Bu yüzden fiyat da aynı olmaz.<br />
Hollanda’da kontratlar taşıdım bitti mantığıyla kurulmaz.<br />
Risk senaryosu konuşulur.<br />
Aksama ihtimali masaya yatırılır.<br />
Alternatif hat planı fiyatın bir parçasıdır.<br />
ABD’de ise mesele daha nettir:<br />
Taşıma değil, <strong>çözüm</strong> satılır.<br />
Bu ülkelerde fiyat tartışması kısa sürer.<br />
Çünkü değer önceden tanımlanmıştır.</p>

<p><strong>Biz Neden Zorlanıyoruz?</strong><br />
Türkiye lojistikte zayıf bir ülke değil.<br />
Sahası güçlü, refleksi hızlı, kriz anında çözüm üreten bir yapısı var.<br />
Ama bir eksiğimiz var:<br />
<strong>Değeri anlatmayı sevmiyoruz.</strong><br />
Üç temel sebeple;<br />
<strong>Birincisi alışkanlık.</strong><br />
Yıllarca en ucuz kim? diye soruldu.<br />
Bu refleks kolay değişmiyor.<br />
<strong>İkincisi ölçememek.</strong><br />
Bir gün gecikmenin üretime etkisini,<br />
bir krizin çözülmesinin kazancını<br />
çoğu zaman rakama dökmüyoruz.<br />
Ölçemediğin şeyi savunamazsın.<br />
<strong>Üçüncüsü dil.</strong><br />
Biz de yaparız diyoruz.<br />
Ama müşteri şunu duymak istiyor:<br />
Sen bunu neden ve nasıl daha iyi yapıyorsun?<br />
Türkiye’de sorun maliyet değil.<br />
Sorun, <strong>değerin masaya konmaması.</strong></p>

<p><strong>Bu Model Türkiye’de Nasıl Çalışır?</strong><br />
Kopyalayarak değil.<br />
Uyarlayarak.</p>

<ul>
	<li>Çözüm aslında karmaşık değil ama disiplin ister;</li>
	<li>Taşımayı servislerine ayırmak,</li>
	<li>Her servise net bir sorumluluk tanımlamak,</li>
	<li>Riski açıkça konuşmak,</li>
	<li>Ve bunların her birine isim koymak,</li>
</ul>

<p>Standart taşıma başka bir iştir.<br />
Zaman garantisi başka.<br />
Kriz yönetimi ise bambaşka.<br />
Hepsini aynı fiyata koyduğunuzda,<br />
aslında hiçbirini satmamış olursunuz.</p>

<p><strong>Bir Kriz Anından Kısa Bir Not</strong><br />
Bir sevkiyatta alternatif hat devreye alındı.<br />
Taşıma pahalıydı, evet.<br />
Ama üretim durmadı.<br />
Sonrasında kimse navlunu konuşmadı.<br />
Masada tek bir cümle kaldı:<br />
İyi ki buradaydınız.<br />
Lojistik bazen yolda değil,<br />
<strong>masada kazanılır.</strong></p>

<p><strong>Lojistik Bir Güven Meselesidir</strong><br />
Lojistikte bunun karşılığı nettir:<br />
Bir kez işi kurtarmak değil,<br />
her seferinde ayakta kalmak.<br />
Ve bu, hiçbir ülkede ucuz değildir.<br />
Taşıma ucuzlar.<br />
Her zaman ucuzlar.<br />
Ama servis ucuzlamaz.<br />
Çünkü servis; bilgi ister tecrübe ister sorumluluk ister.<br />
Türkiye lojistik sektörü bu dönüşümü yapacak güce sahip.<br />
Asıl mesele şu soruyu sormakta;<br />
<strong>Biz fiyatı mı savunacağız,<br />
yoksa değeri mi inşa edeceğiz?</strong><br />
Çünkü gerçek yük,<br />
tırın dorsesinde değil;<br />
<strong>vizyonun omuzlarındadır.</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Onur Kurtay</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/onur-kurtay/tasima-fiyatlandirmasinda-buyuk-yanilgi/89/</link>
<pubDate>Wed, 17 Dec 2025 11:49:42 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Türkiye–Fas Ekseninde Yükselen Bir İş Birliği: Yeni Bir Hikâye Yazmanın Tam Zamanı</title>
<content:encoded><![CDATA[<h2 data-end="353" data-start="264"> </h2>

<p data-end="770" data-start="389">Türkiye ile Fas arasındaki ilişkiler, yıllardır diplomatik nezaketin ötesine geçip gerçek bir ekonomik ortaklığa dönüşme potansiyeli taşıyor. Ancak bu potansiyelin büyük bir bölümü hâlâ ayağa kalkmayı bekliyor. İşte bu yüzden İstanbul’da düzenlenen <strong data-end="674" data-start="638">Türkiye–Fas İş ve Yatırım Forumu</strong> yalnızca bir toplantı değil, iki ülkenin geleceğini yakından ilgilendiren önemli bir dönemeçti.</p>

<p data-end="1003" data-start="772">Toplantıya 400’den fazla iş insanının katılması, bakanların, yatırım ofislerinin ve iş dünyası örgütlerinin aynı masada buluşması; artık iki ülkenin “ticari niyet”ten “stratejik iş birliği”ne geçmek istediğinin açık bir göstergesi.</p>

<h3 data-end="1058" data-start="1005"><strong data-end="1058" data-start="1009">18 Yıllık Birikim: Şimdi Zaman Sıçrama Zamanı</strong></h3>

<p data-end="1390" data-start="1060">Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın verdiği rakamlar aslında hikâyenin özeti:<br data-end="1133" data-start="1130" />
Türkiye ile Fas arasında serbest ticaret anlaşmasının yürürlüğe girmesinin üzerinden 18 yıl geçti ve bu süre zarfında Fas’ın Türkiye’ye ihracatı <strong data-end="1287" data-start="1278">9 kat</strong>, Türkiye’nin Fas’a ihracatı <strong data-end="1325" data-start="1316">8 kat</strong> arttı. Daha önemlisi, ticaret hacmi <strong data-end="1381" data-start="1362">5 milyar dolara</strong> dayandı.</p>

<p data-end="1801" data-start="1392">Ama mesele sadece rakamlar değil…<br data-end="1428" data-start="1425" />
Bolat’ın “Yatırım artarsa ticaret daha hızlı büyür” sözünün altını çizmek gerekiyor. Bugün Fas’ta <strong data-end="1557" data-start="1526">yaklaşık 200 Türk yatırımcı</strong> var ve bunların oluşturduğu ekonomik etki <strong data-end="1625" data-start="1600">1 milyar dolara yakın</strong>. Bu rakam hem umut verici hem de yetersiz. Çünkü Fas, özellikle Afrika’nın batısına açılan kapı olarak değerlendirildiğinde, bu mevcut potansiyelin çok daha fazlasını sunuyor.</p>

<h3 data-end="1867" data-start="1803"><strong data-end="1867" data-start="1807">Fas’ın Dünya Kupası Fırsatı: Türkiye İçin Açık Bir Davet</strong></h3>

<p data-end="2279" data-start="1869">Fas’ın 2030 Dünya Kupası’nı İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyecek olması, aslında Türkiye için ekonomik açıdan çok büyük bir fırsat.<br data-end="2012" data-start="2009" />
Türk müteahhitlik sektörü, bugüne kadar Afrika’da <strong data-end="2082" data-start="2062">100 milyar dolar</strong>, Fas’ta ise <strong data-end="2115" data-start="2095">4,2 milyar dolar</strong> değerinde proje gerçekleştirdi. Bu tecrübenin, Dünya Kupası öncesi yapılacak stadyum, otel, yol, havalimanı ve altyapı projeleriyle buluşması kaçınılmaz görünüyor.</p>

<p data-end="2534" data-start="2281">Fas’ın Ankara Büyükelçisi Muhammed Ali Lazrak’ın, “Türkiye son 10 yılda Fas’ta sadece 300 milyon dolarlık yatırım yaptı; bu rakam ülkenin potansiyelini yansıtmıyor” sözleri, aslında Türk iş dünyasına yöneltilmiş nazik ama güçlü bir eleştiri niteliğinde.</p>

<h3 data-end="2570" data-start="2536"><strong data-end="2570" data-start="2540">Yeni Bir Eksen Kurulabilir</strong></h3>

<p data-end="2896" data-start="2572">DEİK Başkanı Nail Olpak’ın, “Fas’ı yalnızca yerel bir pazar değil, Afrika’ya, Avrupa’ya ve diğer bölgelere açılan stratejik bir pazar olarak görüyoruz” açıklaması çok doğru bir tespit.<br data-end="2759" data-start="2756" />
Fas’ın Avrupa Birliği, ABD, Afrika Birliği ve Arap ülkeleriyle olan ekonomik anlaşmaları, Türkiye için ciddi bir fırsat anlamına geliyor.</p>

<p data-end="2922" data-start="2898">Türk şirketler için Fas:</p>

<ul data-end="3083" data-start="2924">
	<li data-end="2964" data-start="2924">
	<p data-end="2964" data-start="2926">Afrika’ya açılan bir lojistik köprü,</p>
	</li>
	<li data-end="2993" data-start="2965">
	<p data-end="2993" data-start="2967">Avrupa için üretim üssü,</p>
	</li>
	<li data-end="3031" data-start="2994">
	<p data-end="3031" data-start="2996">Arap dünyasıyla bağlantı noktası,</p>
	</li>
	<li data-end="3083" data-start="3032">
	<p data-end="3083" data-start="3034">Orta ve uzun vadede stratejik bir ortak olabilir.</p>
	</li>
</ul>

<p data-end="3262" data-start="3085">Buna karşılık Türkiye’nin sağlayabileceği avantajlar da az değil:<br data-end="3153" data-start="3150" />
Sanayi kapasitesi, müteahhitlik gücü, teknolojik üretim kabiliyeti, ölçek ekonomisi ve genç girişimci nüfusu…</p>

<p data-end="3367" data-start="3264">İşte tüm bu tablo bize şunu söylüyor:<br data-end="3304" data-start="3301" />
<strong data-end="3367" data-start="3304">Türkiye ve Fas, birlikte yeni bir ekonomik eksen kurabilir.</strong></p>

<h3 data-end="3421" data-start="3369"><strong data-end="3421" data-start="3373">Tedarikten İşbirliğine, Oradan Ortak Üretime</strong></h3>

<p data-end="3684" data-start="3423">Türk–Fas İş Konseyi Başkanı Zeynep Bodur Okyay’ın dikkat çektiği gibi, iki ülke arasındaki ilişkiler artık “mal al–mal sat” döneminden çıkmalı.<br data-end="3569" data-start="3566" />
Okyay’ın “Birlikte üretelim, birlikte teknoloji geliştirelim” vurgusu, geleceğin oyun planının özetidir. Özellikle:</p>

<ul data-end="3755" data-start="3686">
	<li data-end="3699" data-start="3686">
	<p data-end="3699" data-start="3688">otomotiv,</p>
	</li>
	<li data-end="3712" data-start="3700">
	<p data-end="3712" data-start="3702">tekstil,</p>
	</li>
	<li data-end="3724" data-start="3713">
	<p data-end="3724" data-start="3715">makine,</p>
	</li>
	<li data-end="3738" data-start="3725">
	<p data-end="3738" data-start="3727">lojistik,</p>
	</li>
	<li data-end="3755" data-start="3739">
	<p data-end="3755" data-start="3741">modern tarım</p>
	</li>
</ul>

<p data-end="3870" data-start="3757">alanlarında ortak üretim modellerinin geliştirilmesi, hem Türkiye’ye hem Fas’a küresel pazarlarda güç kazandırır.</p>

<p data-end="4092" data-start="3872">CGEM Başkanı Şekib El Alj’ın sözleri de bu vizyonu tamamlıyor:<br data-end="3937" data-start="3934" />
“Türkiye’nin ölçeği ve teknolojisi ile Fas’ın esnekliği ve pazar erişimi birleşirse, Avrupa ve Afrika’ya hizmet eden güçlü tedarik zincirleri kurabiliriz.”</p>

<p data-end="4184" data-start="4094">Bu, kulağa sadece temenni gibi gelse de aslında sağlam bir stratejik gerçekliğe dayanıyor.</p>

<h3 data-end="4234" data-start="4186"><strong data-end="4234" data-start="4190">Sonuç: Bu Bir Başlangıç, Son Durak Değil</strong></h3>

<p data-end="4555" data-start="4236">İstanbul’daki bu forumun belki de en önemli sonucu, iki ülke arasında art arda yapılacak ziyaretlerin, imzalanacak protokollerin ve kurulacak ortak girişimlerin önünün açılmış olması.<br data-end="4422" data-start="4419" />
Hatta Bakan Bolat, “<strong>Bir buçuk ay içinde Fas’a geniş bir heyetle gidiyoruz”</strong> dedi. Bu da gösteriyor ki süreç kağıt üzerinde kalmayacak.</p>

<p data-end="4806" data-start="4557">Türkiye ve Fas birbirine uzak değil; ne coğrafi olarak ne de kültürel olarak.<br data-end="4637" data-start="4634" />
Eksik olan tek şey, potansiyeli harekete geçirecek doğru strateji ve kararlılık. Görünen o ki bu toplantı, iki ülkenin de artık bu kararlılığa sahip olduğunu gösteriyor.</p>

<p data-end="4893" data-start="4808">Belki de yıllardır beklediğimiz o ekonomik hikâye, tam da şimdi yazılmaya başlanıyor.</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/turkiye-fas-ekseninde-yukselen-bir-is-birligi-yeni-bir-hikaye-yazmanin-tam-zamani/88/</link>
<pubDate>Sun, 30 Nov 2025 00:09:15 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Türkiye'nin Üretim Sürecindeki Yeni Yaklaşımları</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyadaki küreselleşme olgusu Şirketlerin büyüme stratejileri, ülkelerin uluslararası ekonomik planlamaları bu olgudan bağımsız olarak ele alınamıyor. Bu süreç gelişmekte olan ülkeler tıpkı şirketler gibi  üretim stratejilerini gözden geçirmelerine ihtiyaç duyuyor.</p>

<p>Buna göre ulus devletler ilk önceleri  tarıma bağlı üretimi, sonra   fabrikalaşmaya dayalı yeni bir düzeni inşa ettiler, endüstri devrimini yapan ülkeler gelişti ve ardından gelişmemiş veya gelişmekte olan  ülkelere yeni ürettikleri makine ve yedek parçalarını sattılar, işlerin nasıl yapılacağının eğitimini verdiler yani sanayi devriminin öncüleri kendilerine ucuz işçilik yapacak  fasoncu, montajcı üretici uluslar meydana getirdiler.</p>

<p>Bu asla kötü bir süreç değildi çünkü sanayi devrimini yapan ülkeler gelişmemiş ülkelere sanayi üretimini montaj veya fasoncu olarak olsa bile ihraç ettiler, milyonlarca insana istihdam sağladılar. Yeni iş alanları alt sektörler oluşturdular.</p>

<p>Tekstil sektöründe Avrupa’ya coğrafi yakınlığından dolayı avantajlı konumda olan  ülkemiz buna en büyük örnektir. Çin ise hem tekstil hem de teknolojik olarak büyük üreticiler tarafından fason üretim üssü olarak seçilmiş, daha sonra Çin  elde ettiği know how ile bu konuda tüm dünyaya kafa tutan bir üretici ülke konumuna geldi işte bu yüzden Çin fasondan sanayi devrimine geçişin  en büyük örneğidir.</p>

<p>Türkiye’de son zamanlarda piyasanın şikayet ettiği bir durum var, büyük üretim yapan tekstilciler, Mısır,Bangladeş,Myanmar vb ülkelere üretim üslerini taşıyorlar diye ekonomi politikaları eleştiriliyor, ilk önce şunu ön görmemiz gerekiyor bir ülke büyümek istiyorsa  ila nihayet fason ve montaj sanayisi olarak devam edemez, eğer ülkelerin istihdam ve üretim modelleme politikası  bu şekilde devam ederse ülkelerin gelişme süreci tamamlanamaz.</p>

<p>Özellikle ülkemizde tekstil sektörü başta olmak üzere fason ve montaj sanayi yerini yeni dönemde ‘’yükte hafif, pahada ağır’’  tabir ettiğimiz üretim alanlarına kaymakta olduğunu görürüz.</p>

<p>Bu arada kalifiye olmayan istihdam, yerini kalifiye olan veya uzman dediğimiz teknik donanımlı çalışanların istihdam edildiği bir üretim sürecine girdiğini yani katma değerli üretim yapan sektörlere (evrildiğini) tekamül ettiğini görebiliriz.</p>

<p>Buna en güzel örnek savunma sanayi alanındaki gelişmeleri ve üretimleri verebiliriz.</p>

<p>Ülkemiz yeraltı ve yer üstü zenginliklerini keşfettikçe bu alandaki sanayileşmenin ne kadar hızlı olduğunu hep beraber gözlemleyeceğiz.</p>

<p>Nadir toprak elementinden, bor madenine kadar elimizdeki değerleri işleyerek Çin ülkesi gibi büyük bir ekonomik atılım gerçekleştirebileceğiz. Tabi ki bu süreçte kalifiye ve uzman teknik ekipler yetiştirilmesi çok önemlidir, eğer bunları sevk ve idare edemezsek sonu hüsran olur.</p>

<p>Ülkemiz Bu Dönemde “Dijital Sanayi” konseptini yakalamaya çalışıyor, bu konuda atılımlar ve yatırımlar yapmaktadır.</p>

<p>Bilgi çağı olarak adlandırılan yeni dönemde, yazılım alanında yetişmiş,  insan odaklı bilinçli toplumsal yapılar ve devletler güçlenecek, coğrafi ya da zihinsel her tür sınır ortadan kalkacak, küresel piyasa ve gelişmeleri yakından okuyan, dijital fırsatları geliştirebilenler gelecek yüzyılda söz sahibi olacaktır.</p>

<p>İnsanlık yeni değerlerini üretirken, eskinin devlet yönetim anlayışları, şirketler gelişen yeni  piyasa yapısı içinde değişim geçirmektedir.  ‘’Endüstri 4’’ ile farklı evrelere yolculuk her şeyi  silip   süpürecektir. Gelişmekte olan ülkeler bu süreci kaçırırsa büyüme ve söz sahibi olma durumları başka bir bahara kalacaktır, bu süreci ve süreçleri  kaçırmamak için  yukarıda bahsettiğim yeni açılımları ve stratejileri yapmak zorundalar  </p>

<p>Bu noktada ülkemiz bu döngüyü kırmak ve yeni değişim çağında geri kalmamak için mücadele vermeye başlamış, özellikle  Türk devlet anlayışı ve iş insanlarının sürece katkısı ve etkisi gözle görülür bir şekilde kendini yeni döneme hazırlama konusunda dikkat çekmektedir. Madencilik sektörü, Savunma sanayi, Enerji Gıda ve Su kaynakları konusunda faaliyet gösteren şirketleri ve benzeri kuruluşları  desteklemek çok önemlidir.. Bu stratejik anlayış hem birey, hem de ülkemiz için  günümüze ve geleceğimize dönük temel sorumluluğumuz olmalıdır. Yatırımcı ve çalışanlar, herkes şunu iyi bilmeli ülkemizde üretim evrim geçirmekte, ona göre planlamamızı yapmak zorundayız.</p>
]]></content:encoded>
<author>Dr. Faruk Çetin</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/dr-faruk-cetin/turkiye-nin-uretim-surecindeki-yeni-yaklasimlari/87/</link>
<pubDate>Mon, 24 Nov 2025 14:12:50 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Fransa Vatandaşlığına Geçişte Doğru Bilgi ve Hukuki Rehberlik Şart</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının çoğu, Fransa'da uzun yıllar süren ikametleri sonrasında Fransız vatandaşlığına geçmeyi gündemine almaya başladı çünkü şartları yerine getiren vatandaşlara bu hakkı tanıyor. Ancak bu süreç, sanıldığı kadar kolay ve sıradan bir idari işlemler dizisi değil. Vatandaşlık başvurusu, titizlikle ve bilinçli şekilde takip edilmesi gereken bir süreç. Vatandaşlık başvurusu, hem bireyin hukuki statüsü hem de gelecekteki yaşam hakları açısından çok önemli bir adımdır. Önemli olan diğer bir husus ise Fransa vatandaşlığını kazanan bir kişi Avrupa Birliği ülkeleri için özgürce seyahat edebilme hakkına kavuşmakta ve doğal olarak AB vatandaşı haline gelmektedir. Bu nedenle kanaatimce bir insanın ailesi ve çocuklarının geleceği için kritik derecede önemli bir statüdür.</p>

<p><strong>Yanlış Bilgilerle Hareket Etmek Risk Taşır</strong></p>

<p><br />
İnternette Fransız vatandaşlığıyla ilgili pek çok yazı, video ve sosyal medya içeriği bulmak mümkün. Ancak bunların büyük bir kısmı, ya güncelliğini yitirmiş, ya da konunun hukuki boyutunu tam olarak kavramadan hazırlanmış bilgi kırıntılarından ibarettir. <br />
Diğer önemli risklerden biri ise bildiğini zanneden ve "Bir tanıdığım böyle yapmıştı" veya ‘’ ben bu şekilde bir dosya hazırladım ve oldu’’ tarzı yaklaşımlarla ilerlemek, geri dönüşü zor bir yola veya çıkmaz sokağa yönlendirebilir. Unutulmaması gereken ise her kişinin durumunun ve yaşantısının farklı olduğu ve başvuru sürecinde sunduğu beyan/bilgilerin de farklı olduğu unutulmamalı. Fransız vatandaşlığı başvuru süreci her birey için ayrı ayrı değerlendirilmektedir. En büyük hatalardan birisi insanların kendilerini başkaları ile karşılaştırmasıdır.</p>

<p><br />
<strong>Vatandaşlık Süreci Yalnızca Evrak Tesliminden İbaret Değildir</strong></p>

<p><br />
Fransa'da vatandaşlık başvurusu yaparken sıklıkla düşülen hata, bunun sade bir evrak teslimi olarak görülmesidir. Oysa ki bu süreç, Fransa idare hukuku ve vatandaşlık hukukunun iç işleyişiyle doğrudan ilgilidir. Başvuru sahiplerinin Fransa'ya entegrasyonu, dili kullanma becerisi, mali düzgünlüğü, kamu düzenine uyumu gibi birçok unsur idari makamlar tarafından detaylı şekilde değerlendirilir. Kaldı ki Fransa dil becerisi ve entegrasyon süreci konusunda 2025 yıllında bazı önemli düzenlemeler yaptı ve basında da duyuruldu. </p>

<p><br />
<strong>Her Dosya Özel, Her Durum Farklı</strong></p>

<p><br />
Vatandaşlık başvurusunda her bireyin dosyası farklı özellikler taşır. Kimisi uzun süre Fransa'da çalışmış, kimisi Fransız biriyle evlenmiş, kimisi ise öğrencilik döneminden beri orada ikamet ediyor olabilir. Bu nedenle, her dosyanın ayrı ayrı ele alınması ve o kişinin hukuki durumuna uygun bir başvuru stratejisi geliştirilmesi gerekir. Diğer önemli bir nokta ise dürüstlük ilkesi çerçevesinde hareket edilmesidir.  Fransa’da yasalara saygılı şekilde çalışmış ve yaşamını sürdürmüş bir kişi ile hak etmediği haklardan yararlanmış veya haksız kazanç elde etmiş birinin başvuru sonucu aynı olmayacaktır.</p>

<p><br />
<strong>Hukuki Danışmanlık Olmazsa Olmaz</strong></p>

<p><br />
Fransa’da vatandaşlık hukukunu, oradaki idare hukukunun işleyişini ve genel mantalitesini ve dilini iyi bilen, resmi prosedürleri yakından takip eden bir yabancılar hukuku uzmanı avukattan danışmanlık almak, başarılı bir başvurunun temelidir. Avukatın rehberliğiyle:</p>

<ul>
	<li>Başvuru dosyasınız profesyonelce ve eksiksiz hazırlanır, dilekçeleriniz zamanında ve eksik sunulur</li>
	<li>Ret riski taşıyan noktalar önceden belirlenerek strateji geliştirilir</li>
	<li>Mülakatlara hazırlık yapılır ve olası yasal itiraz hakları zamanında kullanılabilir</li>
	<li>Dosya başvuru sonrasında gerekli durumlarda ek dilekçelerin sunulması konusunda destek verilir</li>
</ul>

<p>Fransa’da ve diğer Avrupa ülkelerinde başvuru sonucu uzun süre boyunca beklenmektedir ve bu durum vatandaşları tedirgin etmektedir. Bu aşamada da prosedürü bilen bir avukattan destek alınıp dosyanın akıbetini sorgulayan ek dilekçe sunulmasında fayda vardır.<br />
Bazı kişiler gereksiz bulduğu ya da ücret ödemekten kaçındığı için avukatsız hareket etmeyi tercih etmektedir. Ancak bu kısa vadeli düşünce tarzı, uzun vadede yaşanabilecek maddi ve manevi kayıpların çok daha büyük olmasına neden olabilir. Bir başvurunun reddi, tekrar sürecinin uzaması, yasal hak kayıpları ya da vatandaşlık hedefinin tamamen kaybedilmesi gibi ciddi sonuçlar doğurabilir.</p>

<p><strong>Vatandaşlık Hayalinizi Riske Atmayın</strong></p>

<p><br />
Fransa vatandaşlığına geçmek, yeni haklar kazanmak kadar yeni sorumluluklar da getiren, ciddiyetle ele alınması gereken bir süreçtir. Bu yolda emin adımlarla ilerlemek isteyen herkese tavsiyemiz, kulaktan dolma bilgilerle değil, uzman desteğiyle hareket etmeleridir.</p>

<p>Av. Aykut YAVUZ<br />
İrtibat: aykutyavuzlaw@gmail.com<br />
Web: www.yavuzlegal.com<br />
İnstagram: aykutyavuzlaw</p>
]]></content:encoded>
<author>Av. Aykut YAVUZ</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/av-aykut-yavuz/fransa-vatandasligina-geciste-dogru-bilgi-ve-hukuki-rehberlik-sart/86/</link>
<pubDate>Mon, 10 Nov 2025 13:48:07 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Küresel Dengeyi Belirleyecek Anlaşma: Trump–Xi Zirvesinde Nadir Toprak Elementleri Üzerine Yeni Dönem</title>
<content:encoded><![CDATA[<h3 data-end="343" data-start="234"><strong data-end="576" data-start="345">Güney Kore’nin Busan kentinde gerçekleşen Trump–Xi görüşmesi, sadece iki lider arasındaki diplomatik temas değil, küresel teknolojik üretim zincirinin geleceğini şekillendirebilecek stratejik bir dönüm noktası olarak görülüyor.</strong></h3>

<p data-end="788" data-start="345">Nadir toprak elementleri üzerine yapılan anlaşma, ABD’nin kritik hammadde bağımlılığını bir süreliğine güvence altına alırken, Çin’in elindeki jeoekonomik gücü nasıl kullandığına dair yeni ipuçları da veriyor.</p>

<hr data-end="793" data-start="790" />
<h3 data-end="877" data-start="795"><strong data-end="877" data-start="799">Zirvenin Arka Planı: Gergin Bir Ticaret Savaşında Beklenmedik Bir Yumuşama</strong></h3>

<p data-end="1158" data-start="879">ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Güney Kore’nin Busan kentinde yaklaşık iki saat süren bir zirve gerçekleştirdi. Görüşmenin sonunda, Çin’in ABD’ye nadir toprak mineralleri ihracatını kesintisiz sürdürmesini sağlayacak bir yıllık bir anlaşma imzalandı.</p>

<p data-end="1523" data-start="1160">Trump, anlaşmanın ardından yaptığı açıklamada, “<strong><em>Nadir toprak mineralleri konusunda hiçbir engel yok. Umarım bu, bir süreliğine sözlüğümüzden silinir</em></strong>,” ifadelerini kullandı. Ayrıca, bu alandaki ilerleme ve soya fasulyesi ithalatı ile fentanil konularındaki uzlaşma sayesinde, <em><strong>Çin mallarına uygulanan genel ABD tarifelerinin %57’den %47’ye indirileceğini duyurdu.</strong></em></p>

<p data-end="1737" data-start="1525">Çin Ticaret Bakanlığı ise anlaşmanın yalnızca <strong data-end="1590" data-start="1571">bir yıl süreyle</strong> geçerli olacağını ve daha sonra yeniden değerlendirileceğini belirtti. <strong><em>Bu yönüyle anlaşma, iki taraf arasında geçici bir ateşkes niteliği taşıyor.</em></strong></p>

<hr data-end="1742" data-start="1739" />
<h3 data-end="1817" data-start="1744"><strong data-end="1817" data-start="1748">Neden Bu Kadar Önemli? Nadir Toprak Elementlerinin Stratejik Gücü</strong></h3>

<p data-end="2031" data-start="1819">Nadir toprak elementleri, aslında modern dünyanın görünmeyen yapı taşlarıdır. Elektrikli araç motorlarından radar sistemlerine, akıllı telefonlardan füze teknolojilerine kadar geniş bir yelpazede kullanılırlar.</p>

<p data-end="2301" data-start="2033"><em><strong>Bu elementler — skandiyum, itriyum ve 15 lantanit elementi dahil olmak üzere 17 metalden oluşur</strong></em>. Doğada nadir olmamalarına rağmen, çıkarılmaları ve saflaştırılmaları yüksek maliyet ve çevresel yükümlülük gerektirdiği için az sayıda ülke tarafından işlenebilmektedir.</p>

<p data-end="2549" data-start="2303"><strong><em>Bugün Çin, küresel nadir toprak elementleri üretiminin yaklaşık %60’ını, rafinasyon ve mıknatıs imalatının ise %90’ından fazlasını elinde bulunduruyor. Bu da Pekin’e, özellikle teknoloji ve savunma alanlarında benzersiz bir ekonomik koz sağlıyor.</em></strong></p>

<hr data-end="2554" data-start="2551" />
<h3 data-end="2612" data-start="2556"><strong data-end="2612" data-start="2560">Çin’in Kısıtlamaları ve Washington’un Endişeleri</strong></h3>

<p data-end="2902" data-start="2614">2024 yılının Nisan ayında, ABD’nin Çin’e yönelik gümrük vergilerini artırma kararı sonrası, Pekin yönetimi yedi nadir toprak elementinin ihracatına sınırlama getirmişti. O tarihten itibaren, Çin’den nadir toprak elementi ihraç etmek isteyen tüm firmalar özel lisans almak zorunda kaldı.</p>

<p data-end="3221" data-start="2904">Ekim ayında bu kontroller genişletildi ve Çin hükümeti, bu elementlerin ihracatı için şirketlerden kullanım amacını açıklama şartı getirdi. Bu karar, ABD’nin savunma sanayii ve teknoloji üretim zincirlerinde ciddi endişelere yol açtı. Çünkü hâlihazırda Çin dışında bu elementleri işleyecek kapasite oldukça sınırlı.</p>

<p data-end="3520" data-start="3223">Busan’daki anlaşma bu nedenle Washington açısından <strong data-end="3308" data-start="3274">jeostratejik bir nefes aralığı</strong> anlamına geliyor. Ancak bu sadece geçici bir çözüm; Trump yönetiminin de belirttiği gibi, <em>ABD uzun vadede bağımlılığını azaltmak için Avustralya ve Avrupa’da alternatif tedarik zincirleri oluşturmayı hedefliyor.</em></p>

<hr data-end="3525" data-start="3522" />
<h3 data-end="3597" data-start="3527"><strong data-end="3597" data-start="3531">Anlaşmanın Sınırları: Nisan Ayı Kısıtlamaları Devam Ediyor mu?</strong></h3>

<p data-end="3833" data-start="3599">Çin Ticaret Bakanlığı, 9 Ekim’de uygulamaya konulan yeni ihracat kontrollerinin bir yıl süreyle askıya alınacağını açıkladı. Buna karşın, <strong data-end="3786" data-start="3737">Nisan ayında yürürlüğe giren ilk kısıtlamalar</strong> konusunda net bir gevşeme sinyali verilmedi.</p>

<p data-end="4086" data-start="3835">ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, Çin’in “önerilen yeni kontrolleri” uygulamayacağını söylese de, mevcut kısıtlamaların yürürlükte olduğu anlaşılıyor. Bu durum, ABD’nin tedarik güvenliği açısından hâlâ kırılgan bir konumda bulunduğunu gösteriyor.</p>

<hr data-end="4091" data-start="4088" />
<h3 data-end="4150" data-start="4093"><strong data-end="4150" data-start="4097">Küresel Teknoloji Zinciri İçin Ne Anlama Geliyor?</strong></h3>

<p data-end="4449" data-start="4152">Nadir toprak elementleri, günümüz teknolojisinin kalbinde yer alıyor. Elektrikli araç motorları, kalıcı mıknatıslar, radar sistemleri, lazerler ve tıbbi cihazlar bu metallere bağımlı.<strong><em> Çin’in ihracat kısıtlamaları, bu yılın başlarında Hindistan ve Avrupa’daki otomotiv üretimini dahi etkilemişti.</em></strong></p>

<p data-end="4731" data-start="4451">Bu nedenle, Trump–Xi anlaşması yalnızca iki ülke arasındaki ticari bir uzlaşma değil, aynı zamanda <strong data-end="4615" data-start="4550">küresel üretim zincirinde istikrarın geçici olarak sağlanması</strong> anlamına geliyor. Ancak uzmanlara göre, Çin dışındaki alternatif tedarik merkezlerinin güçlenmesi yıllar sürecek.</p>

<hr data-end="4736" data-start="4733" />
<h3 data-end="4786" data-start="4738"><strong data-end="4786" data-start="4742">Sonuç: Stratejik Ateşkes, Kalıcı Rekabet</strong></h3>

<p data-end="5025" data-start="4788">Busan’daki zirve, ABD ile Çin arasındaki uzun soluklu rekabetin sadece bir bölümünü temsil ediyor. Anlaşma, kısa vadede küresel piyasaları rahatlatsa da, iki ülke arasındaki <strong data-end="5009" data-start="4962">teknolojik ve stratejik üstünlük mücadelesi</strong> devam ediyor.</p>

<p data-end="5230" data-start="5027"><strong>Trump’ın hedefi,</strong> Amerikan sanayisinin kritik kaynaklara erişimini güvence altına almak; <strong>Xi Jinping’in amacı ise</strong> Çin’in elindeki nadir toprak gücünü küresel pazarlık aracı olarak kullanmaya devam etmek.</p>

<p data-end="5336" data-start="5232"><em>Bu denge, önümüzdeki yıllarda hem enerji dönüşümünü hem de savunma sanayiinin geleceğini belirleyecek.</em></p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/kuresel-dengeyi-belirleyecek-anlasma-trump-xi-zirvesinde-nadir-toprak-elementleri-uzerine-yeni-donem/84/</link>
<pubDate>Fri, 31 Oct 2025 01:07:52 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Gana'nın Zengin Kültürü: Gelenek ve Miras Yolculuğu</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Batı Afrika’da yer alan Gana, canlı kültürü ve köklü mirasıyla tanınan bir ülkedir. <em>Yüzün üzerinde etnik gruba ev sahipliği yapan Gana, her grubun kendine özgü gelenekleri, adetleri ve dilleriyle adeta kültürel bir hazine niteliğindedir. </em>Bu makalede, Gana’nın zengin kültürünü ve özellikle de farklı kimliğiyle dikkat çeken Adamgbe halkını ele alacağız.</p>

<p><strong>Gana Kültürü: Gelenek ve Modernitenin Harmanı</strong></p>

<p>Gana kültürü, geleneksel ve modern unsurların bir araya geldiği güçlü bir yapıya sahiptir. <strong>Zengin kültürel mirasımız müzik, dans, sanat ve festivallerimizde kendini göstermektedir.</strong> Geleneksel davullarımızın ritmik ezgilerinden, rengârenk kente kumaşlarımızın ihtişamına kadar Gana kültürü, duyulara hitap eden bir şölen sunar. Misafirperverlik, saygı ve toplumsal dayanışma gibi geleneksel değerlerimiz ise hâlâ büyük önem taşımakta ve günlük yaşamımızın ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır.</p>

<p><strong>Adamgbe Halkı: Eşsiz Bir Kültürel Kimlik</strong></p>

<p>Adamgbe halkı, Büyük Accra Bölgesi’nin Dangme Batı İlçesi’nde yaşayan bir etnik gruptur. Zengin kültürel mirası ve özgün gelenekleriyle tanınırlar. <em>Adamgbe dili, diğer adıyla Dangme, halkın kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. </em>Adamgbe halkı ağırlıklı olarak çiftçilik ve balıkçılıkla uğraşır ve bu geleneksel meslekler günümüzde de varlığını sürdürmektedir.</p>

<p><strong>Adamgbe Gelenekleri ve Âdetleri</strong></p>

<p>Adamgbe halkının kültürüne özgü pek çok gelenek ve uygulama bulunmaktadır. Bunlardan en dikkat çekeni “<em><strong>Asafotu Fiami”</strong></em> festivalidir. <strong><em>Bu festival, hasat mevsiminin kutlandığı ve halkın bir araya gelerek şükran sunduğu bir dönemdir. </em></strong>Festival boyunca halk; şölenler düzenler, dans eder, şarkılar söyler ve büyük bir coşkuyla kutlamalar yapar.</p>

<p><em>Ayrıca Adamgbe halkı, yaşlılara ve atalara duyulan saygıyı güçlü bir gelenek olarak yaşatmaktadır. Ataların onurlandırılması, onların rehberliği ve korumasının günlük hayatta aranması önemli bir inançtır. Bu anlayış; <strong>libasyon (dua ve içki sunma)</strong> ve <strong>atalara adak adama gibi ritüellerde </strong>kendini göstermektedir.</em></p>

<p><strong>“Ada”nın Önemi</strong></p>

<p><em>“ Ada” terimi, Adamgbe kültüründe özel bir anlam taşır. Dangme dilinde “Ada”, “sabah” veya “gün doğumu” anlamına gelir. Aynı zamanda Adamgbe mitolojisinde önemli bir tanrının adıdır. Ada tahtı ise en yüksek şefin otorite ve gücünün sembolü olup, önemli bir kültürel değer niteliğindedir.</em></p>

<p><strong>Adamgbe Kültüründe Kadının Rolü</strong></p>

<p>Adamgbe toplumunda kadınlar çok önemli bir yere sahiptir. Tarımla uğraşır, ticaret yapar, evleri idare ederler. Ayrıca geleneksel törenlere ve festivallere katılmaları da beklenir. <strong>Adamgbe kadınları girişimcilik ruhları ve ticari yetenekleriyle tanınır; topluluğun hem ekonomik hem de sosyal yapısında temel bir rol üstlenirler.</strong></p>

<p><strong>Adamgbe Kültürünün Korunması</strong></p>

<p>Son yıllarda Adamgbe kültürünü koruma ve tanıtma yönünde önemli adımlar atılmaktadır. <em><strong>Adamgbe dili okullarda öğretilmekte, </strong></em>kültürel festivaller düzenlenerek halkın mirası sergilenmektedir. <strong>Ayrıca Adamgbe halkının geleneksel pratikleri ve âdetleri kayıt altına alınarak gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışılmaktadır.</strong></p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Gana’nın zengin kültürü, çok çeşitli miras ve geleneklerinin bir yansımasıdır. Kendine özgü gelenekleri ve yaşam tarzıyla Adamgbe halkı, bu kültürel mozaiğin ayrılmaz bir parçasıdır. Kültürel çeşitliliğimizi kutlarken, geleneklerimizi ve mirasımızı gelecek nesiller için korumanın önemini de unutmamalıyız. Böylelikle Gana’nın köklü kültürü varlığını sürdürmeye ve gelişmeye devam edecektir.</p>

<p><strong>Yazar Hakkında</strong></p>

<p><em>Bu makale, ülkesinin zengin kültürü ve mirasını tanıtma konusunda tutkulu bir Ganalı yazar tarafından kaleme alınmıştır. Adamgbe halkına ve geleneklerine duyduğu derin hayranlıkla, Gana kültürünün güzelliğini ve çeşitliliğini daha geniş kitlelere aktarmayı amaçlamaktadır.</em></p>
]]></content:encoded>
<author>Juliet Sanakey</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/juliet-sanakey/gana-nin-zengin-kulturu-gelenek-ve-miras-yolculugu/83/</link>
<pubDate>Sun, 28 Sep 2025 13:07:26 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yapay Zekânın Renkleri İstanbul'da Buluşuyor</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><br />
Yapay zekâ artık yalnızca algoritmaların gücüyle sınırlı değil; sağlıkta erken teşhisten, iklim değişikliğiyle mücadeleye, finansal karar mekanizmalarından sanatta yeni ifade biçimlerine kadar yaşamın her alanında kendini gösteriyor.</p>

<p>İnsan yaratıcılığıyla birleştiğinde, ortaya çıkan potansiyel neredeyse sınırsız. Bu yüzden yapay zekâyı anlamak, geleceğin dünyasında sadece teknolojiye değil, aynı zamanda topluma ve bireylere yön verecek en önemli adımlardan biri haline geliyor.</p>

<p><br />
İstanbul’da her yıl teknoloji dünyasının kalbinin attığı önemli lokasyonlar biri olarak öne çıkıyor. Bu kez de takvimler 2 Ekim 2025’i gösterdiğinde Maslak 42 Venue’de üçüncü kez Boğaziçi Ventures Yapay Zeka Zirvesi düzenlenecek. Sabah 9’dan akşam 4’e kadar sürecek olan zirve, “Colors of A.I.” temasıyla yapay zekânın sadece teknik yönünü değil, aynı zamanda yaratıcılıktan sorumluluğa, inovasyondan dönüşüme uzanan renkli doğasını ele alacak.<br />
Ana konuşmacı olarak 2468 Ventures’ın kurucusu Pankaj Kedia sahnede olacak. Onun yanında Agah Uğur’dan Faruk Eczacıbaşı’na, Shum Singh’den Serdar Turan’a kadar çok geniş bir isim listesi var. Finans, tasarım, iklim değişikliği, medya ve teknoloji gibi farklı alanlardan gelen konuşmacılarla programın oldukça zengin geçeceği şimdiden belli.</p>

<p><br />
Zirvenin en dikkat çekici yanı sadece konuşmalar değil; aynı zamanda fikirlerin, vizyonların ve hatta soruların paylaşılacağı ortak bir platform yaratması. Bu yıl oturumlarda yapay zekânın sürdürülebilirlik, etik, enerji dönüşümü, toplumsal etkiler ve yaratıcı endüstrilerle kesişim noktaları da gündeme taşınacak.</p>

<p>Katılan herkes, kendi perspektifinden yapay zekânın “rengini” ortaya koyma fırsatı bulacak.<br />
Etkinliğin arkasında TÜBİSAD, Türkiye Bilişim Vakfı, GİRVAK, Tech Istanbul ve Endeavor gibi güçlü kurumların desteği var. Sponsorluk tarafında ise Sahibinden.com, Etiya, Turkish Technology, Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi, Doğuş Teknoloji, HiWell ve ByteDance gibi devler yer alıyor.</p>

<p><br />
“Colors of A.I.” benim için çok şey söylüyor. Yapay zekâ yatırımcı için yeni fırsatların kapısını açarken, girişimciye cesur hayallerin altyapısını sağlıyor; akademisyen için araştırma alanı, kamu için politika konusu, toplum içinse yeni bir yaşam biçimi sunuyor.</p>

<p>Doğu ile Batı’nın buluşma noktası İstanbul’da düzenlenen zirve, geleceğin hikâyesini bugünden yazmak isteyen herkes için kaçırılmayacak bir buluşma olacak.<br />
Eğer sen de bu büyük resmin parçası olmak, geleceğe bugünden bakmak istersen detaylara www.aisummitistanbul.com adresinden ulaşabilirsiniz.<br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Hüseyin Sayın</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/huseyin-sayin/yapay-zekanin-renkleri-istanbul-da-bulusuyor/82/</link>
<pubDate>Fri, 26 Sep 2025 21:25:50 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sermaya oluşturmada borçsuz yöntemler</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün şirketlerin  ve girişimcilerin sadece projelerine ortak ederek, yani pay vererek borçlanmadan  maliyetsiz sermaye oluşturma yöntemlerinden Kitlesel fonlama, hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.</p>

<p><br />
Bu yöntem kültürümüzdeki imece usulü uygulamalar sosyal anlamda ve ticari anlamda  kooperatifleşmeye benzemekte ve ülkemizde var olmuş  bir sistemdir. Ne yazık ki; toplumsal düzenin bozulması, ahlaki çöküntüyü’de beraberinde getirmekte olduğundan insanların ticari ve insani olarak birbirlerine güven duygularının kaybolması sonucu kooperatifler zaman içinde bir elin parmağını sayacak  derecede azalmıştır.</p>

<p>Daha önce arkadaş toplulukları, sivil toplum üyeleri kendi aralarında uyguladıkları bu fonlama türü erezyona uğramış çeşitli toplumsal sıkıntılara yol açmıştır. İşte bu sebepten dolayı kitle fonlama işlemi güvenilir platformlar olmadan yapılması düşünülemez, bu uygulamalar SPK gözetiminde,  güçlü banka ve şirketler nezdinde oluşturulacak platformlar ile yapılmalıdır.</p>

<p><br />
Bir proje ya da bir girişimin bir grup insan tarafından internet aracılığıyla finanse edilmesine denir. Özellikle son birkaç yıl içerisinde dünyada  her geçen gün daha da artan bir finansal yöntem olan kitlesel fonlama, diğer adı ile kitle fonlama, bir proje ya da bir girişim gerçekleştirmek isteyen kişiler için oldukça avantajlı bir seçenektir. </p>

<p><br />
Küçük paralar ile hayata geçme aşamasında ve paraya ihtiyaç duyan girişimleri destekleyerek daha hızlı hayata geçmelerine yardımcı olan kitlesel fonlamanın temel avantajı, girişimcileri aradıkları yatırım sermayeleri ile buluşturmasıdır. </p>

<p><br />
Bu nedenle, kitlesel fonlama platformları, girişimcileri ve yatırımcıları bir araya getiren ortak bir ortamdır. Buna örnek olarak kooperatifleşme veya bir arkadaş topluluğunun biraraya gelerek bir yatırımı finanse etmesi ve bu yatırım başarılı olursa kar elde etmesidir.    </p>

<p>                                                        </p>

<p><strong>Projenin fonlanabilmesi için 3 unsur olmalıdır; (Proje sahibi-Yatırımcılar-Platform) yatırımcılar ilgili projeyi yatırım ya da destek amaçlı fonlama yapabilirler.</strong><br />
Bu yatırım sistemi girişimcilere dünyanın her yanından finansal kaynak bulma imkânı tanıyor. Ayrıca yatırımcı arama süresini kısaltırken, projenin hayata geçiş öncesinde pazardaki potansiyelini test etme ve gerektiği takdirde iş modelini geliştirme imkânı da sunuyor.</p>

<p><em><strong>Ülkemiz’de kitle fonlama 3  türde gerçekleşmektedir.</strong></em> <br />
1.Ödül Bazlı Kitlesel Fonlama Platformları<br />
Ödül bazlı kitlesel fonlamada kullanıcı, platform üzerinden bir proje ya da girişime destek olduğunda karşılığında ufak bir hediye almaktadır.</p>

<p><br />
2. Bağış Olarak Gerçekleşen Kitlesel Fonlama Platformları<br />
Yatırımcı, platform üzerinden destek olduğu takdirde bu destek karşılığında hiçbir şey kazanmamaktadır.</p>

<p><br />
3. Hisse Bazlı Kitlesel Fonlama Platformu<br />
Hisse bazlı olarak gerçekleştirilen bu kitlesel fonlama türünde projenin sahibi şirketinden pay satarak fon toplamaya başlar yatırımcı ise fonlamış olduğu şirketten pay alarak ortak olmuş olur. </p>

<p><br />
<em><strong>Ülkemiz’de uygulanmayan kitle fonlama türüne örnek olarak Kripto bazlı kitlesel fonlama yöntemi .</strong></em><br />
Kripto Bazlı Kitlesel Fonlama Platformu<br />
Bu yöntem hızlı ve direkt kripto varlığın hesaba kayıt edilmesi nedeniyle uluslararası popüler bir finansman sağlama yöntemi oldu.</p>

<p> Akıllı sözleşmeler fon toplamak için kitlesel fonlama ve benzeri finansman projelerinde kullanılıyor. Öncelikle girişimci bir  izahname hazırlayarak amacını ve projeyi detaylıca sunar, ihtiyaç duyulan fon miktarını belirler, kampanya süresini ve ihraç edilecek kripto varlıkların niteliğine ilişkin açıklamalara yer verir.</p>

<p>Proje sahibi, ayrıca fonların nerede toplanacağına ilişkin bir de adres belirler. Destek olmak isteyen yatırımcı, girişimciye kripto varlık gönderdiğinde, akıllı sözleşme otomatik olarak yatırımcıların kripto cüzdanlarına kripto varlık cinsinden yaptıkları yatırımlar karşılığında kripto varlığı ihraç eder.  Bu tokenlar genellikle  hizmet tokeni niteliği taşır ve bu çerçevede genellikle bir şirketteki payı, bir hizmete erişim hakkını, gerçek dünyadaki bir varlığı, ürün veya hizmete ilişkin kullanım hakkını temsil eder.</p>

<p><em>ICO, kripto varlıkları (kripto para ve tokenları) ve blok zinciri teknolojisini kullanan bir kitlesel fonlama yöntemidir. Özellikle start-up şirketler bir proje, iş modeli veya iş fikri için aracılara ihtiyaç duymadan fon ihtiyaçlarını karşılayabilir.</em></p>

<p><strong>Sonuç olarak;</strong><br />
Kitlesel fonlama yöntemi günümüz dünyasında faiz ve acımasız rekabetin olduğu bir ortamda bulunmaz bir nimettir.  Küçük paralar ile hayata geçme aşamasında ve paraya ihtiyaç duyan girişimleri destekleyerek daha hızlı hayata geçmelerine yardımcı olan kitlesel fonlamanın temel avantajı, girişimcileri aradıkları yatırım sermayeleri ile buluşturmasıdır.</p>

<p>Bu yöntem  ticari hayatın en önemli konusu olduğu açıktır.   Girişimcilerin fütüristlerin projesi olupta parası olmayanların desteklendiği ve proje başarılı olduğu takdirde bu fonlama desteği  karşılığı yatırımcının kar elde etmesi ayrıca toplumların birlikte başarma ve kazanma becerilerinin tekrardan kazanılmasına ve kaybolan güvensizliğin yeniden inşa edilmesine vesile olacak bir sistemdir. <br />
<br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Dr. Faruk Çetin</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/dr-faruk-cetin/sermaya-olusturmada-borcsuz-yontemler/80/</link>
<pubDate>Tue, 23 Sep 2025 11:36:41 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Gana'nın Zengin Tarihi: Zaman İçinde Bir Yolculuk</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Ganalı olarak, İnsan Kaynakları Yönetimi alanındaki eğitimim ve ilaç endüstrisine olan ilgimle, her zaman ülkemin zengin tarihi beni büyülemiştir. İnsan Kaynakları Yönetimi alanında lisans derecem ve Eczacılık diplomasıyla, ülkenin gelişimine ve büyümesine dair farklı bir bakış açısı geliştirdim. Bu makalede sizleri Gana tarihinin derinliklerine bir yolculuğa çıkaracağım; ulusumuzu bugün olduğu şekle getiren önemli olayları, figürleri ve kültürel uygulamaları aktaracağım.</p>

<p><strong>Antik Gana: Bölgeyi Şekillendiren İmparatorluk</strong></p>

<p>Gana’nın tarihi, MS 3. yüzyıla kadar uzanır. Antik Gana İmparatorluğu, Batı Afrika’da güçlü ve etkili bir güçtü. Günümüz Mali ve Moritanya topraklarında bulunan bu imparatorluk, büyük bir ticaret merkeziydi. Bölgenin dört bir yanından tüccarlar; altın, tuz ve kola cevizi gibi ürünleri takas etmek için buraya gelirdi. Gana İmparatorluğu, güçlü liderliği, zengin kültürü ve yüzyıllar boyunca ayakta kalmasını sağlayan gelişmiş yönetim sistemiyle tanınıyordu.</p>

<p><strong>Avrupa Sömürgeciliğinin Etkisi</strong></p>

<p>yüzyıla geldiğimizde Avrupalı tüccar ve sömürgeciler Gana kıyılarına ulaşmaya başladı. Portekizliler, Ganalı krallıklarla ticari ilişkiler kuran ilk Avrupalılar oldu; onları Hollandalılar, İngilizler ve diğer Avrupa güçleri takip etti. Sömürgecilik, Gana üzerinde derin bir etki bıraktı ve 19. yüzyılın sonlarına doğru İngilizler bölge üzerinde kesin kontrol sağladı. Bu dönemde Gana’nın ekonomisi, yeni ürünler, sanayiler ve altyapı ile dönüşüme uğradı.</p>

<p><strong>Bağımsızlık Mücadelesi</strong></p>

<p>yüzyılın başında Ganalılar, İngiliz sömürge yönetiminden bağımsızlık talep etmeye başladılar. Kwame Nkrumah, J.B. Danquah ve Edward Akufo-Addo gibi liderlerin öncülüğünde bağımsızlık mücadelesi 20. yüzyıl ortalarında hız kazandı. 6 Mart 1957’de Gana, Sahra-altı Afrika’da bağımsızlığını kazanan ilk ülke oldu ve Kwame Nkrumah ülkenin ilk başbakanı olarak göreve geldi.</p>

<p><strong>Nkrumah’ın Mirası</strong></p>

<p>Nkrumah’ın liderliği, Gana’nın bağımsızlık sonrası ilk yıllarını şekillendirmede büyük rol oynadı. Ülkenin altyapısını, ekonomisini ve eğitim sistemini modernize etmeye yönelik pek çok politika uyguladı. Ancak hükümeti otoriter eğilimleri nedeniyle eleştirilere maruz kaldı ve 1966’da askeri bir darbeyle devrildi.</p>

<p><strong>Modern Gana: Zorluklar ve Fırsatlar</strong></p>

<p>Bugün Gana, büyüyen ekonomisi ve zengin kültürel mirasıyla gelişen bir demokrasidir. Eğitim, sağlık ve altyapı gelişimi gibi alanlarda önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak yoksulluk, yolsuzluk ve eşitsizlik gibi sorunlar hâlâ varlığını sürdürmektedir. Bir ulus olarak, bu zorlukların üstesinden gelmek ve tüm Ganalılar için daha parlak bir gelecek inşa etmek için birlikte çalışmamız gerekiyor.</p>

<p><strong>Sonuç</strong></p>

<p>Gana tarihini düşündüğümde, halkımızın direncinden ve kararlılığından derin bir şekilde etkileniyorum. Antik Gana İmparatorluğu’ndan modern Gana’ya, ulusumuz kültürel, ekonomik ve siyasi unsurların karmaşık birleşimiyle şekillenmiştir. İnsan Kaynakları Yönetimi ve eczacılık geçmişine sahip bir Ganalı olarak, ilerlemeye ve gelişmeye adanmış bir ülkenin parçası olmaktan gurur duyuyorum. Bu makalenin Gana’nın zengin tarihine bir bakış sunduğunu umuyor, gelecekte ulusumuzun büyüleyici hikâyesini daha fazla keşfetmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.</p>

<p><strong>Yazar Hakkında</strong></p>

<p>Juliet Sanakey, 34 yaşında bir Ganalı yazar. İnsan Kaynakları Yönetimi alanında lisans derecesine ve Eczacılık diplomasına sahiptir. İş dünyası, sağlık sektörü ve kültürün kesişim noktalarını keşfetmeye ilgi duymaktadır ve bu konularda çok sayıda yazı kaleme almıştır. Gana’nın zengin kültürel mirasını tanıtmayı ve yazıları aracılığıyla ülkenin gelişimine katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.</p>
]]></content:encoded>
<author>Juliet Sanakey</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/juliet-sanakey/gana-nin-zengin-tarihi-zaman-icinde-bir-yolculuk/79/</link>
<pubDate>Fri, 19 Sep 2025 23:27:52 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Atlas'ın Eteklerinde Bir Fuara Yolculuk</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Afrika'nın kuzeybatı köşesinde, Akdeniz ile Atlas Okyanusu arasında yer alan; kuzeyinde Cebelitarık Boğazı ve Akdeniz, batısında Atlas Okyanusu, güneyinde ise Moritanya bulunan bir konumda yer almaktadır. Bu muhteşem Fas ülkesinin güzelliklerinin görülmesi için yaptığımız seyahatlarin yanısıra açılışına davet edildiğimiz Tiznit şehrinde düzenlenen fuara katılım sağlamak ve ülkemizdeki değerli madenlerden yapılan takılar için kuyumculuk sektöründe faaliyet gösteren firmalar ile beraber, bizde dernek olarak gümüşün merkezi denilen TIZNIT şehrine yola çıktık. </p>

<p><br />
Fuarı düzenleyen etkinlik firması sahibi Sait bey bizleri çok iyi karşıladı Türkiye’den gelen firmalar ile özel olarak ilgilendi Ülkemizi sevdiği her halinden belli oluyordu misafirperverliği ile kendimizi evimizde hissettik.kendisine buradanda ayrıca teşekkür etmek isterim.</p>

<p><br />
Tiznit şehri yapılacak bu fuara çok iyi hazırlanmıştı,bu şehre girdiğimizden itibaren kendini bize hatırlatıyordu,fuarın güzel geçeceğini hazırlıkların ülkece sahip çıkıldığı havasını hissediyorduk,yol boyunca fuar ile ilgili flamalar tanıtım afişleri bunun ipuçlarını veriyordu </p>

<p><br />
Tabi ki bunda en büyük etki Fas Krallığının kalkınmaya ve ticarete verdiği destek göz ardı edilemez. Tiznit belediyesinin başkanı ve çalışanları, bölge siyaset ve devlet adamlarının,ve en önemlisi bölge halkının katkısıda göz ardı edilemez. Bizde FASTİAD olarak Fas’ın  ekonomi alanındaki atılım ve çabalarına destek olmak istedik ve Türkiye’den kuyumculuk sektörü ile uğraşan firmaların bu fuara katılımlarını teşvik ettik.ve birlikte fuarda stand açtık. </p>

<p>Özellikle fuar öncesi Fas ülkesinin kültürel yapısının meydanda dans ve oyunlarıyla gelen ziyaretçilere sunum yapılması güzel bir görüntü oluşturdu.<br />
Fas krallığı kültür ve el sanatları ile ilgili Bakan bey açılışa geldi kendisi ile görüşme fırsatını yakaladık.bu arada dernek ve faaliyetlerimiz ile ilgili bilgi verdik, ayrıca Unesco miras listesinde bulunan Essaouira şehri için ünlü senarist Fehmi Gerçeker liderliğinde şehir için belgesel çekme düşüncemizi kendisine ilettik bu konuda desteklerini istedik,  severek destek vereceğini belirtti.</p>

<p><br />
Tiznit halkının fuara katılımı çok büyüktü izdiham yaşandı diyebiliriz,adım atılamaz hale geldiğinde biz dernekteki arkadaşlar ile fas’ın meşhur nane çayının içmeye dışarıya çıktık<br />
FAS ülke pazarının potansiyeli, komşuları ve diğer bölgeler ile olan stratejik bağlantıları ve  yüksek ticaret hacmi, bu pazarda kalıcı olmayı, ayrıca afrika ile olan güçlü bağlantıları nedeniyle tüm Afrika çapında büyümek ve markalaşmak isteyen şirketler için zorunlu kılmaktadır.</p>

<p><br />
Derneğimiz bu bağlamda FAS ülke pazarına üretici ve/veya satış-pazarlama odaklı girmek isteyen Türk ,  hem de Fas ülkesindeki yerel şirketlere  tanıtım ve teknik konularda yardımcı olmaktadır</p>
]]></content:encoded>
<author>Dr. Faruk Çetin</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/dr-faruk-cetin/atlas-in-eteklerinde-bir-fuara-yolculuk/78/</link>
<pubDate>Thu, 31 Jul 2025 12:54:32 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Amerika ve Çin: Rekabetin Dönüm Noktasında Belirsizlikler ve Yeni Ufuklar</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Küresel arenada</strong></em> yıllardır süregelen güç mücadelesi, bir zamanlar sarsılmaz görünen ABD hegemonyasının yeri için yeni bir mihenk taşı ararken, Çin’in hızla yükselişi tüm dünyanın dikkatini çekiyor. Bu mücadelede iki devasa güç, sadece askeri ve ekonomik kapasiteyle değil, aynı zamanda değerler, teknolojik yenilikler ve uluslararası diplomasiyle de takas ediliyor. Bu rekabet, klasik güç hesaplarının ötesine geçerek, çağımızın belirsizlikleriyle harmanlanmış bir paradigmayı gerektiriyor .</p>

<p><em><strong>Geleneksel anlamda</strong></em> Mücadele’nin <strong>“Tukidides Tuzağı” </strong>olarak adlandırılan bir senaryosuna atıfta bulunabiliriz. Bazı gözlemciler, güç dengelerinin yeniden inşa edildiği bu süreçte iki blok arasında kaçınılmaz bir çatışmanın eşiklerine yaklaşabileceğimizi öne sürse de, diğerleri bunun uzun soluklu ve çok boyutlu bir rekabetin başlangıcı olacağını savunuyor. ABD’nin ulusal güvenlik stratejilerindeki retorik değişiklikler, Çin’in hem askeri hem de diplomatik arenada daha iddialı adımlar atmasıyla birleşince, bu oyunun sonunun ne olacağı sorusu bir o kadar karmaşığa bürünüyor .<br />
<em><strong>Ekonomik ve teknolojik boyut,</strong></em> rekabetin en dinamik sahalarını oluşturuyor. Hem ABD hem de Çin, küresel tedarik zincirleri, dijital dönüşüm ve yapay zeka alanlarında ön plana çıkarken, ekonomik bağımlılıkların ötesine geçip, kendi yarattıkları ekosistemlerle küresel standartları yeniden tanımlama çabalarına giriyorlar. Özellikle Asya pazarındaki güç dengeleri ve stratejik hamleler, bölgede yeni işbirliği örüntülerini ve bir yandan da rekabeti körükleyen politikaları beraberinde getiriyor. Bu durum, rekabetin sadece iki ülke arasında kalmayıp, tüm uluslararası sistemin yeniden şekillenmesine yol açacak derin etkiler barındırıyor .<br />
<strong>Siyasi arenada ise,</strong> iç dinamikler ve dış politikalar arasındaki etkileşim rekabetin seyrini değiştiren anahtar unsurlar olarak öne çıkıyor. ABD’nin geçmişten günümüze uyguladığı stratejiler, çoğu kez Çin’i potansiyel bir tehdit olarak konumlandırırken; Çin, hem ekonomik hem de kültürel alanda yürüttüğü “yumuşak güç” politikalarıyla alternatif bir modernleşme modelini savunuyor. Böylece, iki ülke arasında var olan çekişme, aslında yeni bir uluslararası düzenin nasıl işleyeceğine dair ipuçları veriyor. Gelecek, iki devin rekabetin ötesinde diplomasi, diyalog ve belki de beklenmedik işbirlikleriyle şekilleneceğini müjdeleyebilir .<br />
<em><strong>Sonuç olarak</strong></em>, <em>Amerika ve Çin arasındaki yarışın kesin bir “sonu” varsa, bu son, nihai bir zafer ya da yenilgi şeklinde değil; aksine, küresel güç dağılımının ve normların yeniden tanımlandığı bir evrimin başlangıcı olacaktır.</em> Rekabetin şiddetli dönemlerinde, her iki ülke de kendilerini yalnızca rakip olarak değil, birbirlerinin varoluşsal stratejilerini sorgulayan katalizörler olarak görüyor. Bu durum, gelecekte hem işbirliğinin hem de çekişmenin çok katmanlı bir yapıya bürüneceğini işaret ediyor. Yeni dünya düzeninde, zorluklar bir yandan beraberinde küresel krizlere de yol açarken, diğer yandan karşılıklı anlayışa dayalı çözümler ve ortak yaşam alanları arayışları da hız kazanacaktır .<br />
Bugünün kararsızlığı, yarının denge unsurlarını belirleyecek. <em><strong>Her ne kadar bazı analistler sonun olası bir “düşüş” ya da “çatışma” senaryosunu dile getirirken, gerçekte küresel toplumun, ekonomik ve diplomatik çıkarlarını göz önünde bulundurarak bu devasa rekabeti farklı bir düzeye taşıma ihtimali de oldukça yüksek.</strong></em> Geleceğe yönelik umut ise, işbirliği alanlarının keşfedilmesi ve karşılıklı bağımlılığın artmasıyla inşa edilebilir. Sonuç olarak, Amerika ve Çin arasındaki bu yarış, bir sonuca varma yolunda ilerlemekte; ancak bu son, taktik bir üstünlük savaşı yerine, daha karmaşık, entegre ve belki de barışçıl bir yeniden yapılanmanın habercisi olacaktır .</p>

<p><em><strong>Bu köşe yazısı,</strong></em> küreselleşen dünyada iki dev arasındaki mücadelenin mevcut dinamiklerini ve muhtemel senaryolarını yansıtmaya çalışarak, hem politik stratejileri hem de ekonomik ve kültürel arenaları ele alıyor. Konuyu daha da derinleştirip, teknoloji rekabetinin, iklim değişikliği ve bölgesel ittifakların bu büyük çekişmedeki rolünü tartışmak, gelecekteki yazılarımızın odak noktası olabilir. Sizce bu rekabetin en kritik belki de dönüştürücü etkileri neler olacak? Belki de bir sonraki adımda, güçlü işbirlikleri ve yeni küresel anlayışın nasıl inşa edileceğini tartışabiliriz.</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/amerika-ve-cin-rekabetin-donum-noktasinda-belirsizlikler-ve-yeni-ufuklar/77/</link>
<pubDate>Thu, 08 May 2025 22:30:09 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yeniden Merhaba!</title>
<content:encoded><![CDATA[<p data-end="197" data-start="177">Sevgili dostlar,</p>

<p data-end="523" data-start="217">Bundan tam on yıl önce <strong><em data-end="253" data-start="240">Dünya Times</em></strong> dergisinde bir köşem vardı. Gündeme, hayata, insana dair yazılar kaleme alır; kelimelerle dans ettiğim her yeni sayıda tarifsiz bir mutluluk yaşardım. Yazmak, ruhumu besleyen en büyük tutkumdu. Sonra bir ara verdim. Zaman geçti… Ama ilham perilerim hiçbir yere gitmedi.</p>

<p data-end="926" data-start="525">Geçtiğimiz günlerde içimden bir ses, “<strong>Leyloş, sen yazmayı seviyorsun, neden susuyorsun?</strong>” dedi. Haklıydı. Sosyal medya denilen kalabalık ve gürültülü dünyaya şöyle bir baktım. Herkes her konuda bilirkişi kesilmiş. Eline makası alan "modacıyım", kepçeyi tutan "gurmeyim" diyor. Fenomenler, influencer’lar, TikTok yıldızları... <em><strong>İsmini dahi bilmediğimiz ama bir anda parlayıveren ne çok "uzman" var artık!</strong></em></p>

<p data-end="1308" data-start="928">Ve işin ilginci, meydan tamamen onların olmuş. Kendi kendilerine çalıyor, kendi kendilerine oynuyorlar. Bir de alkışlayanları var tabii. Ama itiraf etmeliyim ki bu kitlenin yüzde yetmişini, üzülerek söylüyorum, ‘<strong>çöp içerik’ </strong>olarak görüyorum. Ülkemdeki bütün noterlerden onay alırım: Geriye kalan yüzde otuzluk kesim, gerçekten faydalı, üretken ve değerli içerikler ortaya koyuyor.</p>

<p data-end="1604" data-start="1310">Popüler kültür, adeta bir delilik hâlini almış durumda. Ürün tanıtımları, link yağmurları, mavi tik sevdası… Üstelik mavi tik artık herkeste var: Ayşe’de, Fatma’da, Hayriye’de. Yakında bir üst seviyeye geçeriz, şaşırmam! Mavi tikin platinum versiyonu mu gelir, hologramı mı yapılır, bilinmez...</p>

<p data-end="1840" data-start="1606">Sosyal medya uygulamalarından sadece Instagram kullanıyorum. 627 takipçim var. Eş, dost, akraba ve çok sevdiğim bazı ünlü arkadaşlarım da bu küçük ama samimi hesabımda yer alıyor. Ne bir yarıştayım ne de bir "<strong>takipçi kasma</strong>" telaşında.</p>

<p data-end="2280" data-start="1842">Yıllar içinde birçok ödül gecesine katıldım. Gözlemlerim var. Büyük detaylar, küçük olayların içinde saklıydı. Maalesef her yerde olduğu gibi bu tür organizasyonlarda da "torpil" anlayışı hâkim. Ödül hak edene veriliyor, ama ne yazık ki hak etmeyene de... İlk 25 kişi, listenin en başında. Tabii onlar en ön sıraya oturtuluyor. Salon tıklım tıklım dolu, alkışlar, ıslıklar, flaşlar havada uçuşuyor. Ana yemek, tatlı derken gece ilerliyor.</p>

<p data-end="2622" data-start="2282">Sonra bir bakıyorsunuz, salon boşalmış. Sıradaki ödül sahiplerini kim alkışlayacak? Bu adil mi? Elbette değil. <strong>Önerim şu: Herkes ödülünü alana kadar salondan çıkmak yasak olmalı.</strong> Elbette benim sesim kısık, gücüm yetmez ama bu tür etkinlikleri düzenleyenler bu konuda biraz daha hassas davranmalı. Aynı sahne, aynı haksızlık tekrar etmemeli.</p>

<p data-end="2783" data-start="2624">Zaman ne getirir, ne götürür bilinmez. Ama bazı şeyleri fark etmek için medyum olmaya da gerek yok. Daha konuşacak çok konumuz var ama bugünlük bu kadar yeter.</p>

<p data-end="2863" data-start="2785">Yeniden buluşmak dileğiyle…<br data-end="2815" data-start="2812" />
Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.<br data-end="2849" data-start="2846" />
Hoşça kalın.</p>
]]></content:encoded>
<author>Leyla Karaca</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/leyla-karaca/yeniden-merhaba/76/</link>
<pubDate>Wed, 07 May 2025 00:30:30 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Hz. Muhammed (s.a.v): Ahlakın En Üstün Örneği</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>İslam dini, bireylerin sadece ibadetlerle değil, aynı zamanda ahlaki ve etik davranışlarla da kemale ermesini amaçlayan kapsamlı bir yaşam sistemidir. Malik'ten rivayet edilen ve Hz. Peygamber'in (s.a.v) “<strong>Ben, iyi ahlakı tamamlamak için gönderildim</strong>” hadisi, İslam’ın ahlaka verdiği önemi en çarpıcı biçimde ortaya koyan hadislerden biridir. Bu hadis, İslam'ın temel amacının ahlaki mükemmeliyet olduğunu ifade etmektedir. <strong><em>Peygamber Efendimiz’in hayatı, bu amacın canlı bir örneği olarak karşımıza çıkar.</em></strong> Makalede, bu hadisin anlamı, önemi ve Müslümanlar için taşıdığı mesajları geniş olarak ele alacağız.</p>

<p><strong> İyi Ahlakın Tanımı ve Önemi</strong><br />
İyi ahlak, İslam literatüründe "<strong>makarimü'l-ahlak</strong>" olarak geçer ve doğruluk, merhamet, sabır, dürüstlük, tevazu gibi erdemleri içerir. <em>Ahlak, insanın hem Allah ile ilişkilerini hem de diğer insanlarla olan münasebetlerini düzenleyen davranışlar bütünü olarak tanımlanır.<strong> </strong></em><strong>İslam’a göre bir Müslümanın değeri, sadece ibadetlerine değil, aynı zamanda ahlaki tutumuna, insanlara ve diğer canlılara karşı gösterdiği nezakete ve adalete dayanmaktadır.</strong></p>

<p>Kur'an-ı Kerim'de, "<strong>Şüphesiz ki sen büyük bir ahlak üzerindesin" (Kalem Suresi, 68:4)</strong> ayetiyle Hz. Peygamber'in (s.a.v) ahlaki yapısı yüceltilmiştir.<strong><em> İslam’ın ahlak anlayışı, bireyin iç dünyasında geliştirdiği iyilik ve dış dünyaya yansıttığı davranışlar ile bütünleşir.</em></strong> Bu nedenle, ahlak İslam'ın ruhunu oluşturur ve bu ruh, insanın iç dünyasını arındırarak, onun çevresiyle olan ilişkilerini düzenler.</p>

<p><strong>Hadisin Anlamı ve Mesajı</strong><br />
"<strong>Ben, iyi ahlakı tamamlamak için gönderildim</strong>" hadisi, Hz. Peygamber’in İslam’ın ana gayelerinden birini açıklamasıdır. Bu ifadede geçen "<em><strong>tamamlamak</strong></em>" kelimesi, insanların zaten belli bir ahlaki yapıya sahip olduğunu, <strong>ancak bu yapının İslam ile kemale erdirildiğini göstermektedir.</strong> Peygamber Efendimiz’in gelişinden önce de insanlar ahlaki değerlere önem veriyorlardı; ancak bu değerler genellikle bireysel, kabilevî ya da sınırlı ölçekteydi.<strong> İslam, bu değerleri evrensel bir boyuta taşıdı ve onları nihai mükemmeliyet noktasına ulaştırdı.</strong></p>

<p><em><strong>Peygamber Efendimiz'in ahlakı, sadece dini bir liderin değil, aynı zamanda evrensel bir rol modelin nasıl davranması gerektiğini gösterir.</strong></em> Onun merhameti, sabrı, hoşgörüsü ve adaleti tüm Müslümanlar için örnek teşkil eder. <strong>Peygamber Efendimiz’in ahlakını anlamak, İslam’ın özünü kavramaktır.</strong> Zira O, İslam'ın yaşayan bir tezahürüydü ve hayatının her anında Allah’ın rızasını gözeterek yaşadı.</p>

<p><strong> Hz. Peygamber'in (s.a.v) Ahlaki Rol Model Oluşu</strong><br />
Peygamber Efendimiz’in hayatı, ahlaki mükemmeliyetin somut örneğidir.<strong> O, sadece sözle değil, fiiliyle de ümmetine ahlaki dersler vermiştir.</strong> Bir hadis-i şerifte, "<strong>Kimin ahlakı en güzelse, imanı en kâmil olan odur"</strong> buyurmuştur (<strong>Tirmizî</strong>). <strong><em>Bu hadis, ahlak ile iman arasındaki sıkı bağı gösterir.</em></strong> <strong><em>İman sadece içsel bir inanç değil, aynı zamanda dışsal bir tezahür, yani ahlaki davranışlarla tamamlanan bir bütündür.</em></strong></p>

<p>Peygamber Efendimiz'in ahlakı, her durumda dengeli, merhametli ve adaletli bir yol izlemeyi içermektedir. Bir gün bir bedevi mescide gelerek kaba bir şekilde davranmış, ancak Peygamberimiz ona hoşgörüyle yaklaşarak bu davranışı eğitim vesilesi yapmıştır. Bu tür örnekler, O'nun ne kadar sabırlı, merhametli ve öğretici bir lider olduğunu gözler önüne sermektedir.</p>

<p><strong>İyi Ahlakın Topluma Katkısı</strong><br />
İyi ahlak, bireyin kendisiyle barışık olmasını sağlar ve bu da topluma olumlu bir şekilde yansır. <strong>İyi ahlaklı bireyler, toplumsal barışın ve güvenin temel taşlarıdır. İslam’da ahlak, sadece bireysel bir sorumluluk değil, toplumsal bir zorunluluktur. </strong>Bir Müslüman, çevresine, komşularına, iş arkadaşlarına, hatta düşmanlarına bile adalet ve merhametle yaklaşmak zorundadır.<strong><em> İyi ahlakın topluma katkısı sadece ahlaki huzur değil, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve politik alanda da gelişmiş bir toplum yapısı oluşturur.</em></strong></p>

<p>Hz. Peygamber’in Mekke ve Medine dönemlerinde Müslüman topluluğun temellerini atarken en büyük vurgusu ahlak üzerine olmuştur. O, ahlakın sadece bireysel değil, toplumsal bir yapı taşı olduğunu sürekli dile getirmiş ve uygulamalarıyla bunu göstermiştir.</p>

<p><strong>Modern Dünyada İyi Ahlakın Önemi</strong><br />
Günümüzde teknolojinin gelişimi, küreselleşme ve bireyselliğin artışıyla birlikte ahlaki değerler bazen göz ardı edilebilmektedir.<strong><em> İslam’ın vurguladığı iyi ahlak, modern dünyada da geçerliliğini korumakta ve bireylere daha iyi bir yaşam tarzı sunmaktadır.</em></strong> İyi ahlak, sadece dini bir gereklilik değil, aynı zamanda sosyal ve psikolojik huzurun da temelidir.</p>

<p><strong>Ahlaklı bireyler, ilişkilerinde daha başarılı, iş dünyasında daha güvenilir ve toplum tarafından daha çok takdir edilen bireylerdir. Bu nedenle, Hz. Peygamber’in örnek ahlakını modern dünyada yaşatmak, Müslümanlar için önemli bir sorumluluktur.</strong></p>

<p><strong>Sonuç</strong><br />
Hz. Peygamber’in “<em><strong>Ben, iyi ahlakı tamamlamak için gönderildim</strong></em>” hadisi, İslam’ın ahlak merkezli bir din olduğunu ve ahlaki mükemmeliyetin Müslüman bireyin en büyük hedeflerinden biri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. <strong>İslam, sadece ibadetleri değil, ahlaki davranışları da kapsayan bir yaşam rehberidir.</strong> <em><strong>Peygamber Efendimiz’in hayatı, her Müslüman için bir örnek teşkil eder ve O’nun ahlaki ilkelerini hayatımıza taşımak, hem bireysel hem de toplumsal huzurun anahtarıdır.</strong></em> İslam ahlakı, bireyin Allah ile olan ilişkisini sağlamlaştırırken, toplumsal barışa da katkıda bulunur. Bu nedenle, İslam'da ahlakın tamamlanması, sadece bireysel bir erdem değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluktur.</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/hz-muhammed-s-a-v-ahlakin-en-ustun-ornegi/75/</link>
<pubDate>Sun, 22 Sep 2024 20:18:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bilgi Ekonomisinin Toplumlara Etkileri</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bilgi, insanın hafızasında yer alan geçmişten gelen denenmiş test edilmiş veya edilmemiş öğretilerin, yaşananların kaynağıdır.</p>

<p>Bilginin en büyük özelliği insanı geleceğe taşıyan ve insanın geçmişten gelen bilgisinin üzerine geleceğini tasarlayan enerji deposu olmasıdır.</p>

<p>Hafızada depolanan bilgi eğer yanlış veya yönlendirilmiş bir bilgi ise tasarlayacağınız gelecek de yanlış ve yönlendirilmiş, birilerinin sizi nasıl görmek istediği ile ilgili olacaktır.<br />
Bilgi kirliliği dezenformasyonu dediğimiz olgudan kurtulup geleceğimizi ona göre dizayn etmeliyiz. Gelecek kuşaklara doğru bilgiyi her şart altında aktarmamız gerekir.<br />
İşte konumuzun başlığı olan Bilgi Ekonomisi de bizim doğru bilgi ile yapacağımız işlerin insanımızın, toplumumuzun dünyada hangi konumda algılandığını ortaya çıkaracaktır.<br />
Eğer algı, olumlu ve güçlü bir ekonomi ve sosyal yönetim ise bu anlamda bilginin kaynağının doğru olduğu kabul görür.</p>

<p>Eğer algı, ekonomik ve sosyal anlamda kötü ise bilginin yanlış veya yönlendirilmiş olduğu varsayılır ve bilginin yorumlanmasında sorun var demektir.<br />
Bu çağdaki ve geçmişteki en önemli sorun her konuda insanı bombardımana tutan bilgi yoğunluğudur. Bilginin ne amaçla insana, topluma aşılandığı önemli bir hal almıştır. Günümüze gelene kadar birçok doğru kabul edilen bilginin yanlış veya yönlendirilmiş olduğu herkesçe bilinmektedir.</p>

<p><br />
Şahsımızda ve dışımızda gelişen tüm tabii ve sosyal olaylar hakkındaki gözlemlerimiz ve varsayımlarımız bilginin temelini oluştururlar. Bir gelişmeden söz ediliyorsa, bir değişimden de söz edildiği aşikardır.</p>

<p><br />
Bu nedenle, değişim olgusu kavranmadan bilgi ve ekonomisi üzerine çok fazla şey söylememiz mümkün değildir. Değişim zamanlarında sınır ya da sınırlar aşılır.<br />
Toplum kendi kendini yeniden düzenler; dünya görüşü de, temel değerleri de, sosyal ve siyasi yapısı da, sanatı da, kilit kurum ve kuruluşları da değişir.</p>

<p><br />
Bu durum bize göstermektedir ki çağımız insanı yeni bir tarihi, siyasi, kültürel, gelişmişlik düzeylerine yelken açmış ve her birkaç on yıl veya yüz yıllarda değişime yelken açmaya devam edecektir.</p>

<p><br />
Gelişmekte olan ülkeler kalkınma stratejilerinde değişiklik yaparak bilgi toplumuna geçişi başlatabilmeliler. Bunun için gelişmiş ülkelerin terk ettikleri eski teknolojileri almaya dayalı sanayileşme stratejileri yerine, bilgi toplumu ve bilgi teknolojilerinin dinamizmini canlandırıcı yenilikçi stratejiye geçmeleri ve bu amaçla politikalar geliştirmeye yönelmeleri gerekmektedir.</p>

<p>Eğer böyle yapılırsa önümüzdeki on ya da yirmi yıl içinde şaşırtıcı ekonomik mucizelerin yer alması, özellikle Afrika ülkeleri gibi geri kalmış (bence bırakılmış) ve üçüncü dünyanın yoksul ve geri ülkelerinin bile kendilerini değiştirmesi, göz açıp kapayıncaya kadar hızla büyüyen ekonomik güçler haline gelmeleri bile mümkündür.</p>

<p>Şimdi de böyle bir değişimin, belki son demlerini yaşamaktayız. Bundan önceki değişimleri, kendimizi şöyle veya böyle birtakım nedenlerden dolayı içinde bulduğumuz Batı ve Batı Tarihi ile ilişkilendirmek zorundayız. Benzeri değişiklikler on üçüncü yüzyıldan bu yana, aradan her iki yüzyıl geçtiğinde yeni bir değişim olarak ortaya çıkmışlardır.</p>

<p><br />
Geleceğin nasıl olacağını bilemeyiz, daha önce doğu’ya ait olan uygarlık,gelişmişlik zamanla, batı’ya geçmiş olduğundan dolayı,artık bizler batıyı tamamen gelecekteki gelişmeler konusunda, dışarıda bırakılamayacağını bilebiliriz, hatta bilmemiz gerekir; çünkü geleceğin maddi uygarlığı ve bilgileri, batı temellerine dayalıdır. Bilim, aletler ve teknoloji, üretim, ekonomi, para, finans ve banka, hep batı geliştirmeleridir.</p>

<p>Batı fikirlerini ve batı geleneğini tümüyle anlayıp kabul etmedikçe, veya kendimiz yukarıda saydığım alanlarda bir şey üretemedikçe, bunların hiçbirinin işlerlik kazanması mümkün değildir.</p>

<p><br />
Bu durum bize göstermektedir ki çağımız insanı yeni bir tarihi, siyasi, kültürel, gelişmişlik düzeylerine yelken açmış ve her birkaç on yıl veya yüz yıllarda değişime yelken açmaya devam edecektir. Bilgi Toplumu İnsanlığı daha ileri bir bilinmeyen veya öngörülemeyen noktalara taşıyacaktır. Bunlar Dijital Toplum ve sonrasında Yaratıcı Toplumdur.</p>

<p>Dijital Toplumu ve Dijital teknolojiyi, Dünya ve Türkiye hızlı bir şekilde yaşıyor ancak Yaratıcı Toplum ve teknoloji için aynı şeyleri söylemek mümkün değil; çünkü bir ürün veya fikri yani olmayanı ortaya çıkaran kişi veya kurumlar yada devletler oldukça az olduğundan ortaya çıkardıkları teknoloji ile dünyayı ve toplumları dizayn ediyorlar bu da bize gösteriyor ki; ancak hayal edenler, geleceği iyi okuyabilenler, anlayabilenler ve kavrayabilenler [futuristler] her zaman bir adım önde olacaklardır.<br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Dr. Faruk Çetin</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/dr-faruk-cetin/bilgi-ekonomisinin-toplumlara-etkileri/74/</link>
<pubDate>Sun, 15 Sep 2024 14:23:26 +0300</pubDate>
</item><item>
<title> Siyonist ve Küresel Güçlerin Panzehri: Kur'an-ı Kerim'e Yöneliş</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Allah Rasulü (s.a.v.) Veda Hutbesi'nde Müslümanları birinci derecede ilgilendiren önemli bir açıklama yapıyor: "<strong>Size iki emanet bırakıyorum; bunlardan biri Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim, diğeri de benim sünnetim. Bunlara sıkı sıkıya sarılırsanız, kimse sizi yoldan çıkaramaz.</strong>"</p>

<p>Kur'an-ı Kerim'de bir ayet var: "<strong>Kâfirin boyunduruğu hiçbir zaman Müslümanlar üzerinde galip gelemeyecek, kıyamete kadar.</strong>" Ayrıca "<strong>Gevşemeyin, üzülmeyin, inanıyorsanız mutlaka üstünsünüz</strong>" ayeti de vardır. Diğer bir ayet, "<strong>Yorulduğun zaman kalk, diğer işe başla, monotonluktan kurtul</strong>" diye yol gösterir.</p>

<p>Sahih bir hadiste ise ahir zamanda Allah'ın (c.c.) "<strong>vehn</strong>" <em>(dünya sevgisi ve ölüm korkusu)</em> <strong>duygusunu kâfirin kalbinden alıp, Müslümanların kalbine yerleştireceği belirtilir</strong>. <em>Bu, ölümden korkan, pısırık Müslümanların ortaya çıkmasına neden olur</em>. Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek'in dediği gibi, "<strong>Güneşi ceketinin astarı içinde kaybetmiş, marka Müslümanları"nı</strong> ortaya çıkar. Bu Müslümanlar, özünü ve ruhunu zevklerine ve batıya satmış, nefsini ilah edinmiş, kibir abideleri haline gelmişlerdir.</p>

<p>Önce Müslümanlar, Kur'an'dan bilinçli olarak uzaklaştırıldı. Sizi bir türlü Kur'an'a yaklaştırmıyorlar. Bir kitap okumaya karar verdiğinizde ya bir hocanın kitabıyla ya da dünya klasikleriyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Bir türlü Kur'an ve hadisleri okuyamıyor ya da okutmuyorlar; <em><strong>bir şekilde meşgul ediliyorsunuz.</strong></em></p>

<p>İnsan kendine sormalı: Ömrümüz 60, 70 ya da 80 yıl; sonunda nereye gidilecek? Yazlığa ya da tatile değil elbette, mezara gidilecek. Orada ne soracaklar? Rehbere sormak lazım. Allah (c.c.), "<strong>Ben insanı dünyaya bana ibadet etsin diye gönderdim,</strong>" buyuruyor. İnsanoğlu dünyaya gelirken sorulmadığı gibi, giderken de sorulmayacak. Orada sizin kariyerinize, paranıza ya da makamınıza bakılmıyor.</p>

<p>Kur'an-ı Kerim, dünya ile ilgili birçok mevzu anlatıyor. Buraya kadar bunları neden anlattım? Asıl mevzunun daha iyi anlaşılması için...</p>

<p>Kur'an-ı Kerim, Yahudilerden bahsederken şöyle der: "<strong>Kalpleri taş kesilmiş, taştan daha katı. Halbuki taşın yanında Allah'ın (c.c.) ismi anıldığında, taş 'şak' diye ikiye ayrılır.</strong>" Kur'an'ın edebi mucizesi olarak, Arapça bilmeseniz bile, <strong><em>o ayeti okurken taşın parçalanırken çıkardığı sesi hissedersiniz</em></strong>. Mesela, Yusuf (a.s.)'ı kardeşleri kuyuya attıklarında, içinde su bulunan bir kuyuya yukarıdan atılan bir taşın suyla temas ettiğinde nasıl bir ses çıkaracağını hayal edin. <strong>Yusuf (a.s.)'ın kuyuya atıldığı ayetteki kelime, "cubbi..." gibi bir ses hissi verir. Adeta olayı o anda size yaşatır.</strong></p>

<p>Bunun gibi birçok örnek vardır. Ölüm döşeğindeki bir insanın nasıl can verdiğini öyle bir anlatıyor ki, ancak bu neslin bunlardan haberi yok. <strong>Karşımızda ölü doğmuş bir nesil var.</strong> Batı felsefesini ve gereksiz bilgileri kafasına doldurmuş, fakat öldüğünde kendisine sorulacaklardan habersiz bir şekilde bomboş gidiyor. <strong><em>Felsefe kitaplarını okuduğu kadar hayatında Kur'an-ı Kerim'i okumadan Allah'ın (c.c.) huzuruna giden bir nesil...</em></strong></p>

<p>Batı felsefesinde, Alman felsefesinde, insanın ilah olmaması için günah işlemesi gerektiği gibi saçma bir düşünce vardır. Bu nasıl bir düşünce olabilir ki? <em><strong>Geçtiğimiz yüzyılda, Siyonist Yahudi düşünürler tarafından kasıtlı olarak insanlığı bozmak için yazılmış eserler var.</strong></em></p>

<p>Gerçek şu ki: "<strong>Ben öldüğümde bana lazım olan nedir?</strong>" Gerisi hikâye...</p>

<p>Bu nedenlerden dolayı bugün Siyonist Yahudiler, Filistin'de çocukları ve kadınları acımasızca öldürüyor. <strong>Kur'an'ın ifadesiyle, taş kesilmiş bir kalbe sahipler.</strong> Allah'ın gazabına uğramış, günde 40 defa her Müslüman tarafından namazda lanetlenen, şeytanın yeryüzündeki temsilciliğini yürüten <strong>Siyonist Yahudiler... </strong>Musa (a.s) zamanında altından buzağı heykeli yapan Samir'in çocukları, bu Siyonist Yahudilerdir. <em><strong>Musa (a.s)'a taraftar Yahudiler dahi tüm dünyada bu Siyonist Yahudileri protesto etmektedir.</strong></em></p>

<p>İslam dünyası ve Müslümanların bu olaylar karşısındaki acziyetleri affedilecek gibi değil. Kendilerini kurtaramazlar. Bugün nesil, "<strong>haya"yı kaybetti</strong>, <strong>ahlakı kaybetti, dinsizliğe doğru evrilmektedir. </strong>Her Müslüman, "<strong>iyiliği emretmek ve kötülüklerden sakındırmak</strong>" vazifesini yapmak zorundadır.</p>

<p><em><strong>Kur'an-ı Kerim'in üçte biri, "iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırma" ayetleridir.</strong></em> Bunu bırakan Müslüman, yakasını Allah'ın (c.c.) indinde kurtaramaz. <strong>İslam'dan o kadar uzaklaşılmış ki, bu anlatılanlar dahi modern hayata uymadığı için kulak ardı ediliyor. </strong></p>

<p>Ecel gırtlağa gelip ayaklar felç olup, ayak ayağın üzerine atılamadığında, baygın baygın etrafa bakarken yalnızca kendini kurtarmak için tüm dünyayı ve ailesini ateşe atmak istediği gün, bu sözler o kadar geçer akçe olacak ki... Fakat nafile... Elemler, hüzünler, gözyaşları birbirine karışacak ama <strong>hepsi boş... O saatten sonra...</strong></p>

<p>Anlatılacak çok şey var ama köşemiz sınırlı olduğu için bu kadarla yetinerek Allah'a emanet olun diyorum.<br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/siyonist-ve-kuresel-guclerin-panzehri-kur-an-i-kerim-e-yonelis/73/</link>
<pubDate>Fri, 23 Aug 2024 21:43:24 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Siyonist Yahudilerin Küresel Hegemonyası</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><br />
Televizyonlarda konuşan gazeteci ve akademisyenlerin çoğu, İsrail'in Ortadoğu'da Amerika'nın bir piyonu olduğunu ve tüm yönetimin Amerika'nın elinde olduğunu iddia ediyor. Ancak asıl soru şu: <strong>Amerika kimin elinde?</strong> <strong>Karşımızda bir Amerikalı mı yoksa Amerika kimliği taşıyan bir Yahudi mi var? </strong>Netanyahu'nun Amerikan Senatosu'nda yaptığı konuşmayı alkışlayanlara baktığımızda kimin patron olduğu açıkça belli değil mi?</p>

<p>İsrail'e ziyarette bulunan Amerikan Dışişleri Bakanı, İsrail topraklarına ayak bastığında, "<strong>Ben Amerikan Dışişleri Bakanı olarak değil, bir Yahudi olarak geldim</strong>" dediğinde bu ne anlama geliyor? Bu durumu anlamak için Siyonizmi ve Yahudiliği iyi anlamak gerekiyor. Hedeflerini ve tarihi misyonunu bilmek çok önemli. <strong>Bu bilgileri hangi kaynaklardan aldığınız da en az bilmek kadar önemli. Şu anda ekranlarda konuşanların çoğu, İsrail'in kendi aleyhine yazdırdığı kitaplardan besleniyor.</strong></p>

<p>Bugün Amerika'nın kontrolü kimdedir diye sorsak, genel olarak Siyonist Yahudiler denecektir. Ancak, <strong>İsrail aleyhine en fazla kitabın basıldığı yerin Amerika olduğunu biliyor musunuz?</strong> Dünyada adeta bir ahtapot gibi, fıtratı gereği insanlığı bozmak ve yoldan çıkarmak için bir ağ kuran Siyonist Yahudiler, adeta şeytanla işbirliği yapmaktadır.</p>

<p>İslam ülkeleri başta olmak üzere, tüm dünyada devletleri ekonomik baskı veya şantajla güdüm altına almışlardır. Medya ellerinde, eğitim sistemlerini ele geçirmişlerdir ki, her devletin durumuna göre bir bukalemun gibi kamufle olarak, gerektiğinde o devlet içerisinde nüfus oluşturarak, istediklerini o devletin ileri gelenleri veya nüfuzlu iş adamlarına yaptırmaktadırlar.</p>

<p>Siyonist İsrail'in nüfusu yetmediği için, masonluk ya da Rotary gibi farklı oluşumlarla her devletten kendine göre insan devşirmektedir. Bu devşirdiği insanlara belli görevler vererek kendine hizmet ettirmektedir. 19. yüzyılda Britanya Krallığı'nın arkasına saklanan Siyonist Yahudiler, İsrail devletini İngilizlere kurdurdu. 20. yüzyılda Amerika'nın arkasına saklanarak dünya hakimiyetini eline geçirmek istediklerinde ise, ortaya çıktılar. <strong>21. yüzyılda da Çin'e yerleşmeye çalışıyorlar.</strong></p>

<p>Şeytanla işbirliği yaparak yeryüzünde insanlığı yoldan çıkarmak ve gıdaların genetiği ile oynayarak, insanoğlunu her alanda ölüme doğru sevk etmektedirler. Buna göre planlar kurmaktadırlar. Siyonist İsrail, her ne kadar plan yapsa da, Allah'ın da bir planı var. Normalde kıyameti getirmeye çalışırken, kendi sonlarını hazırlıyorlar. <em><strong>Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V), kıyamete kadar olan hadiseleri Allah (c.c) tarafından kendine gösterilmiştir. Kıyamete kadar olacak hadiseleri bir bir anlatmıştır. Bunları hadis kitaplarında bulabilirsiniz.</strong></em></p>

<p>Şu anda görüldüğü gibi, Müslümanlar para da verse, insanlara bu Siyonist Yahudilerin barbarlığını anlatamazlardı. Şu anda dünyanın nefretini üzerlerine çektiler. Kopuşlar başlamıştır. Kıyamet onların üzerine kopacaktır. <strong>Onlar da normalde, başlarına gelecekleri bizden daha iyi biliyorlar. Fakat uzatmayı oynuyorlar.</strong></p>

<p>Kısacası şudur ki, karşınızda ne bir Amerikalı, ne bir İngiliz, ne de bir Fransız ya da Alman ile konuşuyor ya da toplantı yapıyorsunuz; veya devlet görevlisi ya da iş adamları ile konuşuyorsunuz. Hatta bazı din adamları ile hasbihal ediyorsunuz zannetmeyin. O devletin içine girmiş, şeytanın yeryüzündeki somutlaşmış bir bukalemun Siyonist Yahudi ile görüştüğünüzü bilin. <strong>Çareyi onun önünüze koyduğu şekli ile değil, kendi kaynaklarınızdan ilham alarak hareket edin ki, tuzağa düşmeyesiniz.</strong></p>

<p>Her şeyde bir hayır var. Bugün Filistin meselesi bize şer gibi gelse de aslında birçok şeye hayırlı olduğu gözüküyor. <strong>Hem Siyonist Yahudinin acımasızlığı hem de dünya devletlerinin sessiz hali gösteriyor ki, nasıl da Siyonistlerin kontrolü altına girdiklerini, ve ölen çocuk ve kadınların ölümleri karşısında nasıl sessiz kaldıklarını bir kez daha gösterdi ki, kanunmuş, demokrasiymiş, insan haklarıymış, hepsi hikaye.</strong></p>

<p>Ha, bu anlattıklarımızı zaten biz biliyoruz. Nereden diyeceksiniz? Elbette Kur'an-ı Kerim'den. <strong>Kur'an-ı Kerim bu Siyonist Yahudilerin ne menem olduğunu her şekilde anlatıyor. </strong><em>Kur'an'dan Yahudiyi tanımayan, bildiğini zannetmesin; bildikleri tamamen Siyonistler tarafından yazılmış kitaplardan öğrendikleri, sadece "vıdı vıdı" etmek, zamanı boşa geçirmek için...</em></p>

<p>Sonuç olarak, <em><strong>Siyonistlerin de, Amerika'nın da panzehri Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerim'dir. Türkiye başta olmak üzere Müslümanlar Kur'an'a döndükleri gün, şu anda masaya oturmayanların süratle anlaşma yapmak için harekete geçeceğini ve masaya oturacaklarını göreceksiniz.</strong></em></p>

<p>Kur'an-ı Kerim neden küresel güçlerin ve Siyonistlerin korkulu rüyası, onu gelecek yazımızda anlatacağız inşaallah. Selam ve dua ile, Allah'a emanet olun.<br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/siyonist-yahudilerin-kuresel-hegemonyasi/72/</link>
<pubDate>Mon, 05 Aug 2024 02:26:41 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Çin ile Avrupa Birliği İlişkileri Güçlenirken ABD'nin Avrupa'daki Rolü Zayıflıyor</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>ABD, dünya siyasi dengelerini yeniden şekillendirmeye yönelik çabalar içinde, Çin ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkileri zayıflatmaya çalışıyor. Ancak, bu strateji giderek başarısızlıkla yüzleşiyor.</p>

<p><strong>ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Vedant Patel, 16 Mayıs'ta yaptığı açıklamada, Çin’in hem Avrupa ile derin ilişkiler kurmaya devam edemeyeceğini hem de Avrupa'nın güvenliğine yönelik tehditleri artırmaya devam edemeyeceğini belirtti.</strong> Ancak, bu açıklamalar artık geniş çapta sorgulanıyor. Patel ABD yönetiminin görüşlerini yansıtıyor olabilir, ama ABD'nin küresel etki alanını genişletme çabası, Avrupa ve diğer ülkeler tarafından daha fazla sorgulanıyor.</p>

<p>Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Güney Afrika ve birçok diğer gelişmekte olan ülke ile ateşkes çağrıları yapıyor ve Rusya-Ukrayna çatışmasının çözümü için müzakereler öneriyor. Buna karşın, <strong>ABD 2022 baharında Ukrayna'yı Rusya ile barış görüşmelerini durdurmaya zorladı.</strong></p>

<p>Çin, geçtiğimiz yıl Şubat ayında Ukrayna krizine dair bir tutum belgesi yayımladı ve Avrasya İşleri Özel Temsilcisi Li Hui, barış sağlama amacıyla arabuluculuk yapmaya devam ediyor. Ukrayna ve bazı AB liderleri, Çin’in bu çabalarına ABD’li politikacılardan çok daha olumlu yanıtlar verdi. <strong>Giderek daha fazla Avrupalı, ABD'nin kendi jeopolitik çıkarlarını güçlendirmek ve askeri-endüstriyel kompleksini beslemek için çatışmayı uzatmak istediğini fark ediyor.</strong></p>

<p>Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rumen Radev, savaşın devam etmesinin ve Rusya’ya karşı imkansız zafer hedefinin kabul edilemez olduğunu belirtti. Bu, Washington ve Brüksel’in Slovakya Başbakanı Robert Fico’ya yönelik bir suikast girişiminde bulunmasına işaret eden bir mesaj olarak değerlendirildi. <strong>Fico, Ukrayna ihtilafında ateşkes ve diplomatik çözüm çağrısında bulunan bir AB lideridir.</strong></p>

<p>AB Dış Politika Şefi Josep Borrell, geçen hafta Kaliforniya’yı ziyaret ederken ABD’nin Enflasyon Azaltma Yasası ve Çin’in elektrikli araçlarına yönelik yüksek tarifeler konusunda şikayette bulundu. <strong>Bu kararların AB’ye danışılmadan alındığına dikkat çekti.</strong></p>

<p>ABD Hazine Bakanı Janet Yellen, Çin’e karşı ekonomik savaş başlatırken, Almanya’daki Frankfurt School of Finance and Management’ta yaptığı konuşmada Alman ve AB liderlerinin ABD'nin Çin yapımı elektrikli araçlarına uyguladığı tarifelere karşı çıktığını göz ardı etti.</p>

<p>Avrupalılar, Donald Trump’ın yeniden başkanlık şansına karşı kaygı taşırken, transatlantik ilişkilerin Washington’ın düşündüğü kadar yakın olmadığı görülüyor. <strong>ABD Başkanı Joe Biden, Uluslararası Ceza Mahkemesi savcısının İsrailli yetkililere karşı savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar iddiasıyla tutuklama emri çıkarma girişimini kınadı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ise ICC yetkililerine yaptırım uygulanmasını destekleyeceğini açıkladı.</strong> Buna karşın, Fransa, Belçika ve Slovenya gibi AB ülkeleri ICC kararını destekledi.</p>

<p>Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın döneminde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı olarak görev yapan <strong>Ben Rhodes,</strong><em> Demokrat bir yönetimin uluslararası hukuka ve kurumlara karşı bir saldırıya katılmasının tarihi ve tehlikeli bir hata olacağını belirtti.</em></p>

<p><strong>İspanya, İrlanda ve Norveç’in Filistin devletini resmi olarak tanıyacaklarını duyurması, ABD'nin Ortadoğu'daki, özellikle İsrail ve Filistin konusundaki taraflı politikasına karşı güçlü bir Avrupa tepkisi olarak değerlendiriliyor.</strong></p>

<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda, AB ülkeleri ABD’nin Küba’ya uyguladığı sert ambargoya karşı çıktı.</p>

<p>ABD’nin AB üzerindeki etkisi hala önemli olsa da, <strong>Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un AB’nin ABD’ye bağlı olmaması gerektiğine yönelik ısrarcı çağrıları, ABD’nin AB’ye yönelik emir verme günlerinin sona erdiğini gösteriyor.</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/cin-ile-avrupa-birligi-iliskileri-guclenirken-abd-nin-avrupa-daki-rolu-zayifliyor/70/</link>
<pubDate>Sat, 27 Jul 2024 21:15:46 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ABD Başkanlık Yarışında Dönüm Noktası: Biden Geri Çekiliyor, Harris Öne Çıkıyor</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son dört ay içerisinde Amerika Birleşik Devletleri başkanlık yarışında beklenmedik bir gelişme yaşandı. Donald Trump, ani bir şekilde kampanyasız kaldı ve Joe Biden’ın yerine Kamala Harris Demokrat Parti’nin başkan adayı olarak öne çıktı. Bu değişiklik, başkanlık yarışında birçok dengeyi yeniden şekillendirdi ve Harris'in adaylığının getirdiği yeni dinamiklerle birlikte, Amerika’nın siyasi sahnesinde büyük bir dönüşüm başlattı.<br />
 </p>

<p><strong>Trump’ın Kampanyasız Kalışı ve Biden’ın Geri Çekilmesi</strong></p>

<p>Trump’ın Biden’a karşı yürüttüğü kampanya, yaşlılıktan kaynaklanan yetenek eksikliği üzerine kuruluydu. Ancak Biden’ın sahneden çekilmesi ve yerine Harris’in geçmesi, Trump’ın stratejisini tamamen altüst etti. Artık Trump, Biden’a yönelik eleştirilerini Harris’e yöneltemez hale geldi. Kendisinin de ileri yaşta olması, Biden’a karşı kullandığı argümanların geri teptiği bir durumu ortaya çıkardı.</p>

<p>Biden’ın geri çekilme kararı, Demokrat Parti içinde büyük bir değişim yarattı. Biden’ın yaşı ve yetenekleri hakkında süregelen tartışmalar, yaz başında yapılması planlanan nadir bir başkanlık tartışmasıyla daha da alevlendi. Biden, bu tartışmada kendisine yönelik şüpheleri ortadan kaldırmak yerine, bu şüpheleri daha da güçlendirdi. Sonuç olarak, Biden’ın yeniden seçilme şansı zayıfladı ve siyasi mantık onu adaylıktan çekilmek zorunda bıraktı.</p>

<p><strong>Kamala Harris’in Yükselişi ve Demokrat Parti’nin Yeniden Yapılanması</strong><br />
Biden’ın çekilmesinin ardından Kamala Harris, doğal bir şekilde Demokrat Parti’nin başkan adayı olarak öne çıktı. Parti içindeki biyolojik doğallık ve Harris’in kadın ve azınlık seçmenler arasındaki popülaritesi, onu sadece rahatlatmakla kalmadı, aynı zamanda büyük bir coşkuyla karşılandı. Biden’a yönelik bağışlar hızla Harris’in kampanyasına aktı ve Harris, Demokrat Parti’nin yeni yüzü oldu.</p>

<p>Harris’in adaylığı, anketlerde de olumlu sonuçlar verdi. Kadın seçmenler, genç seçmenler ve azınlık seçmenler arasında açık bir şekilde Demokrat liderliği elde eden Harris, Trump’ı doğal ortamına, yani yaşlı beyaz erkek seçmen kitlesine geri döndürdü. Bu durum, ara seçimlerde Demokrat Parti’den uzaklaşan seçmen gruplarının yeniden partiye katılım olasılığını artırdı.</p>

<p><strong>Harris’in Stratejik Avantajı ve Trump’ın Zorlukları</strong><br />
Harris’in düşük profili, Biden’ın mirasına zarar vermeden mesafelerini işaretlemesini ve kendi damgasını basmasını kolaylaştırdı. Biden’ın Gazze’deki İsrail soykırımı ve Ukrayna’daki savaş gibi hassas konulardaki politikalarının mirasını sorgulamadan, Harris’in kendi stratejisini oluşturması daha mümkün hale geldi. Biden’ın cömertlik jesti, Trump’ın nefret söylemine karşı güçlü bir kontrast oluşturdu.</p>

<p>Trump ise Harris’in yükselişi karşısında zorlu bir konumda kaldı. Oval Ofis’e dönme arzusu, yalnızca intikam ruhuna dayanıyordu. Ancak Trump artık ileri yaşta bir adam ve Biden’a karşı söylediği her şey, tek bir virgülü bile değiştirmeden ona uygulanabilir hale geldi. Harris’in adaylığı, Trump’ın kampanyasını zayıflatırken, onun reflekslerinin de zayıfladığını gözler önüne serdi.</p>

<p><strong>Sonuç: Harris’in Zorlu Görevi ve Avantajları</strong><br />
Kamala Harris, ABD başkanlık yarışında büyük bir zorlukla karşı karşıya. Ancak Harris, Trump’a karşı büyük bir avantaja sahip: Karşısındaki en iyi rakip Donald Trump. Harris’in karşılaşacağı zorluklar, yeniliğe duyulan coşku azalmaya başladığında ve anketlerdeki sayılar normale döndüğünde daha belirgin hale gelecektir. Ancak Harris’in düşük profili, Biden’ın mirasına zarar vermeden kendi politikalarını belirlemesine ve Demokrat Parti’nin geniş ve çeşitli koalisyonunu yeniden bir araya getirmesine olanak tanıyacaktır. Bu, Trump’ın kampanyasız kaldığı ve Harris’in öne çıktığı yeni siyasi sahnede, Demokrat Parti’nin yeniden iktidara gelme şansını artırmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/abd-baskanlik-yarisinda-donum-noktasi-biden-geri-cekiliyor-harris-one-cikiyor/69/</link>
<pubDate>Sat, 27 Jul 2024 14:35:08 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>HH'nin 'tatlı' iki yıl süresince düşünülüyor...</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><br />
Başkan Hakainde Hichilema, genellikle "HH" veya "Bally" olarak bilinir ve kısa bir süre içinde, ofiste geçirdiği iki yıl boyunca birçok Zambiyalının beklentilerini karşıladığı söylenebilir. Bu, Patriotic Front (PF) yönetiminden devralınmış kırık bir ekonomi ve kamu güveninden yoksun topal bir yürütme arka planına karşı gerçekleşti.</p>

<p><br />
PF yönetimi altında, Zambiya'nın ekonomik büyümesi, on yıl önceki ortalama yüzde altıdan -2.8'e düşmüştü. Ülke, 2021 yılında yüzde 22'ye çıkan kaçış hızına sahipti. Ayrıca, döviz kuru Temmuz 2021'e gelindiğinde 1 ABD Doları için K22'ye kadar kötüleşmişti. Finans sektörü, yüksek kredi faiz oranları ve sıkı likidite nedeniyle bireylerin ve işletmelerin finansmana erişmesini maliyetli hale getiren bir sıkışıklık içindeydi. Mali yönetim aşırı ölçüde yetersizdi ve kötü kaynak tahsisi ve dikkatsiz borçlanma ile karakterize ediliyordu, bu da borç hizmeti maliyetini artırarak borç ödemelerine neden oluyordu. 2020'de, Zambiya, COVID-19 salgınının başlangıcından bu yana tahmini 17.3 milyar dolarlık yabancı borcunda temerrüde düşen Afrika'daki ilk ülke oldu.<br />
Bay Hichilema, 2023 Mayıs'ında Associated France Press (AFP) ile yaptığı bir röportajda PF rejimi tarafından üstlenilen büyük borcun, "insanların boyunlarına, kaburgalarına ve bacaklarına dolanmış bir yılan gibi" olduğunu söyledi.</p>

<p style="text-align: center;"><img alt="" src="https://www.dunyatimes.com/images/zambia%20presedent.jpg" style="width: 400px; height: 600px;" /><br />
Bu ve birçok başka faktör, yatırımcı güveninin Zambiya ekonomisinde azalmasına yol açtı. Ancak, 24 Ağustos 2021'de Başkan olarak göreve başladığından bu yana Bay Hichilema'nın yönetimi, yorgun Zambiya gemisini yavaşça ama kesin bir şekilde döndürmeye başladı. İki yıl içinde hükümet, yatırımcı güvenini geri kazandı ve Zambiya'nın herkes için daha iyi bir yer haline gelmeye başladığını görüyoruz. Zengin veya fakir olsun, birçok vatandaş şimdi sosyal yaşamın ve ekonominin birçok sektöründe daha iyi bir çevreyi tanıklık edebilir.</p>

<p><br />
Son iki yıl içinde Bay Hichilema ve Birleşik Ulusal Kalkınma Partisi (UPND) altındaki yeni şafak yönetimi neredeyse tüm seçim vaatlerini yerine getirdi.<br />
Özellikle, yeni şafak yönetimi, ekonomiyi stabilize etmeyi, onarmayı ve canlandırmayı amaçlayan sosyo-ekonomik müdahalelerin uygulanmasına öncelik verdi. Bu müdahaleler, kamu kaynaklarını korumak için artırılmış şeffaflık ve hesap verebilirlik aracılığıyla mali disiplini içeriyor ve Zambiya halkına bir ölçüde alçakgönüllülük, açıklık ve özenle hizmet veriyor.</p>

<p><br />
Aşağıda, Yeni Şafak hükümeti tarafından elde edilen bazı somut başarıları öne çıkarıyoruz:</p>

<p> </p>

<p><strong>1.    BORÇ YENİDEN YAPILANDIRMA</strong> Başkan Hichilema döneminde elde edilen önemli kilometre taşlarından biri borç yeniden yapılandırmadır. Bu, ülkenin ekonomisine bir nefes aldırmak amacıyla gerçekleşti. 22 Haziran 2023 tarihinde Paris'te, Zambia resmi alacaklıları ile Zambia'nın gergin finanslarını hafifletmek için kapsamlı bir borç işlemi üzerinde anlaşmaya vardı. Zambia, borcunu yeniden yapılandırmak için Paris ve Pekin tarafından eşbaşkanlık yapılan G20 mekanizması aracılığıyla yardım talep etmişti, ancak uygulama yavaş ilerledi. Anlaşma sağlandığında Paris'te bulunan Başkan Hichilema, Facebook gönderisinde bu anının Zambia tarihi için önemli bir kilometre taşı olduğunu söyledi. Uluslararası Para Fonu (IMF) Genel Direktörü Kristalina Georgieva, Zambia'yı borç anlaşması nedeniyle tebrik etti. "Bugün, borç yeniden yapılandırmayı hızlı ve etkili hale getiren büyük bir kutlama vakası olarak gördüğümüz Zambia hakkında konuşacağız, ve bunu tanımak istiyorum," dedi. Zambia'nın kamusal sektör alacaklıları, kendilerine olan 6.8 milyar dolarlık borcun yeniden planlamasını yapmaları beklenen özel sektör alacaklıları dahil toplamda 6.3 milyar dolarlık yeniden planlama üzerinde anlaştılar. Anlaşma, Zambia'nın borcunun 20 yıldan fazla bir süre boyunca yeniden planlanmasını öngörüyor ve sadece faiz ödemelerinin yapıldığı üç yıllık bir ferahlama dönemini içeriyor. Bu resmi alacaklılarla yapılan yeniden yapılandırma anlaşması, Zambia'nın 2022 Ağustos'unda onaylanan 1.3 milyar dolarlık bir paketin bir parçası olarak Uluslararası Para Fonu'ndan başka 188 milyon dolarlık bir taksit almasının yolunu açıyor. Reuters Haber Ajansı'na göre, Zambia, gelişmekte olan bir dünya borç krizi içinde sıkışmış ülkelere yardımı düzenlemeyi amaçlayan G20 ülkeleri tarafından desteklenen borç yeniden yapılandırma çerçevesi için bir deneme vakası olarak görülüyor. 27 Haziran 2023 tarihinde Devlet Sarayı'nda konuşan Bay Hichilema, borç anlaşmasına varılmasını sağlayan borç yeniden yapılandırma sürecinde oynadığı rol için Dünya Bankası'nı övdü. Geçen hafta Lusaka'da, Paris'teki toplantının eşbaşkanı olarak rol oynayan Çin'e de teşekkür etti.<br />
<strong>2.    NAPSA KISMİ ÇEKİLMESİ</strong> Başkan Hichilema, 17 Nisan 2023 Pazartesi günü Ulusal Emeklilik Fonu (NAPSA) Değişiklik Yasası'nı imzaladı. Bu yasa, fon üyelerinin katkılarının %20'sini kısmen çekmelerine izin verdi. Bu, birçok vatandaşın paralarını gelir üreten girişimlere yatırmasına yardımcı oldu; geçmişte birçok kişi emekli maaşlarına erişmeden önce ölüyordu. Bu yasayı imzalamak, Başkanın 2021 Genel Seçimlerinde verdiği önemli seçim vaatlerinden birinin yerine getirilmesini işaret ediyor. Resmi Facebook sayfasında geçen hafta yayınlanan bir güncellemeye göre, NAPSA, otoritenin 385,984 üyesi tarafından erişilen toplam K8.5 milyar ödediğini açıkladı. Bu, K1.4 milyarın üzerinde ödeme yapılan 57,175 kadını içeriyordu.<br />
<strong>3.    SUÇSUZ VE HERŞEYİN İÇİNE SİNEN YOLSUZLUĞA KARŞI ACIMASIZ VE HERŞEYİN KAPLAYAN SAVAŞ</strong> Hükümet, suçsuz ve suçlu tüm yolsuzluk davalarının yargılanmasını içeren acımasız ve herşeyi içine alan bir yolsuzlukla mücadele yürüttü. Bu kampanya, hukuk mahkemelerinde geçmiş ve mevcut yolsuzluk davalarının takibini içeriyordu. Üst düzey hükümet yetkilileri ve UPND altındaki yönetici parti yetkilileri yolsuzluğa karşı mücadelede affedilmediler. Artık hukukun üstünlüğü gerçekten uygulanıyor, geçmişte kutsal ineklerin olduğu dönemler gibi değil. UPND Manifestosu'na göre, hükümet israfı, yolsuzluğu ortadan kaldırmayı ve yönetimi güçlendirmeyi vaat etti. UPND, ayrıca iyi yönetişim, hükümetin diğer kollarıyla güçlerin ayrılması ve tüm vatandaşların yasa önünde eşit olduğunu sağlama sözü verdi. Bu sözler yerine getiriliyor.<br />
<strong>4.    ÜCRETSİZ EĞİTİMİN YENİDEN BAŞLATILMASI </strong>Başkan Hichilema, kampanya vaadi olarak tüm devlet okullarında erken çocukluk döneminden ortaokul seviyesine kadar ücretsiz eğitimi yeniden başlatma sözünü yerine getirdi. Bu büyük adım, maddi durumları ne olursa olsun çocukların eğitim almasını ve muhtemelen daha iyi bir geleceğe sahip olmalarını mümkün kıldı. Eğitim Bakanı Douglas Siakalima, geçen hafta New Dawn hükümetinin ücretsiz eğitim politikasının ülkedeki okula giden çocuk sayısında astronomik bir artışa neden olduğunu açıkladı. Ülke genelinde yaklaşık on milyon çocuk şu anda eğitim alıyor. Okullar, birçok öğrencinin, özellikle eğitimlerini bırakanlarının şimdi okula geri döndüğü bir durumda olduğundan yetersiz sınıf alanları ve sıralarla karşı karşıya. Bu, yerel halka sıralar ve farklı okullara inşaat malzemeleri tedarik etme konusunda artan iş fırsatları getirdi.<br />
<strong>5.    DAHA FAZLA ÖĞRETMEN VE SAĞLIK ÇALIŞANININ İŞE ALINMASI </strong>2022'de Hükümet, ülkenin tarihinde eşi benzeri görülmemiş 30,496 öğretmen ve 11,276 sağlık çalışanını işe aldı. Bu, iş yaratma ve Zambiyalılara kaliteli eğitim ve sağlık hizmeti sunma sözünü yerine getirdi.<br />
<strong>6.    KAMU MEKANLARINDA KADROLAŞMANIN SONA ERMESİ</strong> Hichilema'nın yönetimi, birçok kamu mekanında yaygın olan sorunlu kadrolaşmayı sona erdirerek kampanya sözünü yerine getirdi. Kadrolaşma, PF destekçilerinin pazarları, otobüs terminallerini ve diğer kamu mekanlarının işletimini ele geçirmesi nedeniyle geçmişte artan çatışmaların kaynağıydı. Şu anda yerel otoriteler bu tür mekanlardan gelir topluyorlar ve kamusal yerlerde düzen sağlanıyor.<br />
<strong>7.    ARTAN SEÇİM BÖLGESİ KALKINMA FONU (CDF) TAHİS</strong> Doğal kaynaklardan elde edilen gelirlerden her vatandaşın yararlanmasını sağlamak için, Başkan Hichilema'nın yönetimi Seçim Bölgesi Kalkınma Fonu (CDF) tahsisini büyük ölçüde artırdı. 2021'de CDF, seçim bölgesi başına 1.6 milyon Kwacha olarak belirlenmişti ve geçen yıl 25.7 milyon Kwacha'ya yükseltilmişti. Bu yıl (2023), CDF, seçim bölgesi başına 28.3 milyon Kwacha olarak daha da artırıldı. Bu fon altında ülke genelinde okullar, pazarlar ve sağlık merkezleri gibi çeşitli projeler inşa ediliyor. UPND Manifestosu'na göre, iktidardaki parti gençler ve kadınlar için özellikle kaliteli işler yaratmayı ve yoksulluğu ve eşitsizliği ortadan kaldırmayı vaat etti. Bu hedef CDF altında zaten gerçekleştirildi.<br />
<strong>8.    İDAM VE SUÇSUZ YERİNE GETİRİLMESİ VE SUÇSUZLAMA SONA ERDİRİLMESİ</strong> 23 Aralık 2022'de Başkan Hichilema, İdam Ceza Kanunu (Değişiklik) Tasarısı numarası 25'i yasaklayan ve Cumhurbaşkanına karşı suçsuz yerine getirmeyi yasaklayan bir yasayı imzaladı. Geçmişte Zambia'nın idam cezasını ve Cumhurbaşkanına karşı suçsuzlamayı kaldırması için hem yerel hem de uluslararası düzeyde büyük bir kamuoyu olmuştu.<br />
<strong>9.    MİLLİ BİRLİK VE DENGELİ ATAMALAR</strong> İki yıllık görev süresi boyunca Devlet Başkanı, ülkenin "Bir Zambia Bir Millet" söylemine uygun olarak sosyal ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmede önemli bir rol oynamış olan milli birliği getirdi. İlk kabinesi ve diğer atamaları, özellikle vatandaşlar daha önce belirli kabilelere veya bölgelere dayalı olarak atandığında böyle değildi şekilde bölgesel olarak dengeliydi. Bu ulusal düzeydeki jest, kamu ve özel sektörün insanları kabilenin veya herhangi bir bağlılığın ötesinde liyakate dayalı olarak işe almasını da teşvik etti. UPND Manifestosu'na göre, iktidardaki parti tüm Zambiyalıları birleştirerek ve ülkenin çeşitliliğini benimseyerek kabile bölünmelerini ortadan kaldırmayı vaat etti.<br />
<strong>10, ELEKTRİK KESİNTİLERİNİN SONA ERMESİ</strong> Başkan Hachilema'nın yönetimi, ülkenin geçmişte deneyimlediği elektrik kesintilerine son verdi. Hükümet, ZESCO'nun enerji kesintilerini daha iyi tesis yönetimi, artan yatırım ve ülkenin enerji portföyünü çeşitlendirme yoluyla ortadan kaldırma sözü verdi. Nisan 2023'te Enerji Düzenleme Kurulu (ERB), düşük gelirli ev kullanıcıları için elektriğin fiyatını K47'den K40'a düşürdü, böylece yüksek yaşam maliyetini hafifletti ve hükümet politikası gereği enerjiyi tüm Zambiyalılara erişilebilir hale getirme çabasına uygun hale geldi.</p>

<p><strong>11.    ENERJİ SEKTÖRÜNDEKİ REFORMLAR </strong>Hükümet, verimliliği ve sürdürülebilirliği artırmayı amaçlayan çeşitli enerji reformları gerçekleştirmiştir. Lusaka merkezli enerji uzmanı Dr. Johnstone Chikwanda, ülkenin daha temiz yakıtların kullanımına geçtiğini, sülfür dizelin sağlık ve çevre açısından iyi olmadığı gerekçesiyle yasaklandığını belirtti. Chikwanda, TAZAMA boru hattının 1.710 km'yi rafine düşük sülfür dizel taşıyan bir hat olarak dönüştürülmesini, maliyet azaltma planının önemli bir kilometre taşı olarak başarılı bir şekilde değerlendirdi.<br />
<strong>12.    ÖĞRENCİ YEMEK YARDIMLARININ YENİDEN SAĞLANMASI</strong> Tüm devlet üniversitelerinde öğrenci yemek yardımları yeniden sağlanmıştır. Bu, birçok öğrencinin eğitimlerine odaklanmalarına yardımcı olmuştur.<br />
<strong>13.    EMEKLİLERİN ÖDENMESİ</strong> Tanzania Zambia Railways (TAZARA) gibi çeşitli Hükümet kurumlarında emekliler ya ödeme almışlardır ya da emeklilik ödeneklerinin kendilerine verileceği konusunda güvence almışlardır. Bu, alacaklarını beklemekten yıllarca sonra gerçekleşmiştir.<br />
<strong>14.    MEDYA REFORMLARI VE BİLGİ ERİŞİMİ (ATI) KANUNUNUN YÜRÜRLÜĞE KONULMASI</strong> Serbest bir medya, küresel olarak demokrasinin temel taşlarından biridir. Yeni Şafak hükümeti altında, demokrasi özellikle vatandaşların şimdi geçmişte olduğu gibi herhangi bir medya platformunda görüşlerini özgürce ifade edebildiği bir şekilde yeniden canlandırılmıştır. Hem kamusal hem de özel medya kuruluşları, kamuoyu dahil muhalefet liderlerinin görüşlerini özgürce ifade etmeleri için bir platform sağlamaktadır. Ayrıca, Başkan Hichilema'nın yönetimi, 20 yıldan fazla bir süre boyunca rafa kaldırılan Bilgi Erişimi (ATI) yasasını yasalaştırma taahhüdünü yinelemiştir. Bu taahhüt ve serbest medya ortamının teşviki, UPND Manifestosu ile uyumludur.<br />
<strong>15.    SPOR FİNANSMANININ ARTIRILMASI </strong>Sayın Hichilema, hükümetinin sporda evrensel gelişime kararlılığını sürdürdüğü yönündeki açıklamaları nedeniyle spor camiası tarafından sıcak bir şekilde alkışlandı. "Tüm spor disiplinlerini eşit şekilde ele alacağız. Ülkede ikincil spor yok" diyerek kayıtlara geçti. Spor Bakanlığı aracılığıyla federasyonlara verilen mali destek, bu yıl yalnızca yirmi iki (22) federasyonun bölgesel, kıtasal veya uluslararası düzeydeki etkinliklere katılmak üzere ülkeden ayrılmalarına neden oldu. Hükümet, Afrika Kupası ve Dünya Kupası futbol eleme maçları için her oyun için oyuncu başına 5.000 dolar olan erkek ve kadın milli takımlar arasında eşit ödeme getirdi.<br />
<strong>16.    SOKAK SATICILARININ KALDIRILMASI </strong>Yeni şafak yönetimi, son zamanlarda ülkedeki belirtilmemiş yerlerden sokak satıcılarını kaldırmayı başardığında yüksek puan aldı. Sokak satışı, özellikle Lusaka'da kolera gibi hastalıkların kaynağı olan Zambia için sorunlu olmuştur. 2018 yılında çıkarılan 2 numaralı Yürürlükteki Mevzuat (SI), sokak satışını yasaklayan ve bir kamu zararı olarak sınıflandıran ve özellikle siyaset nedeniyle önceki hükümet tarafından göz ardı edilen bir yasa olarak beş yıl önce yayınlandı.<br />
Bu nedenle, Lusaka Merkez İş Bölgesi (CBD) dahil sokaklarda düzeni sağlayan bu yasa parçasını uygulayan Başkan Hichilema'nın yönetimine teşekkür edilir.<br />
<strong>17.    ZAMBİA'DA 22. COMESA ZİRVESİNİN DÜZENLENMESİ</strong> Zambia, Haziran 2023'te Lusaka'da 22. Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA) Devlet Başkanları Zirvesi'ni başarıyla düzenledi. Kuruluşun web sitesi, 21 üyeli bir devleti, 583 milyonun üzerinde bir nüfusu, 805 milyar dolarlık bir Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH), 324 milyar dolarlık mal ticaretini içeren küresel ihracat / ithalat ticaretini içeren bir pazar yeri oluşturduğunu gösteriyor. Zirveden çıkan temel sonuçlar, Başkan Hichilema'nın Mısır Devlet Başkanı Abdel Fattah El-Sisi'den COMESA yetkililerinin başkanlığını devralması ve medyanın COMESA programları ve projelerini farkındalık yaratma çabalarını tanıdığı şekildeydi.<br />
<strong>18.    HH'NİN EKONOMİK DİPLOMASİSİ VE GETİRİLERİ</strong> Başkan Hichilema'nın yurtdışı temasları, dünya genelinde birçok yatırımcının ülkede yatırım yapma isteğini ifade etmesiyle Zambia için meyveler vermeye devam etmektedir. Son zamanlarda, Birleşik Krallık (BK), maden mineralleri ve yenilenebilir enerji alanlarına ve Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelere (KOBİ) yatırım dahil olmak üzere ana ekonomik sektörlere yönlendirilen £3.1 MİLYAR değerinde iki anlaşma imzaladı. Yeşil Büyüme Anlaşması, Zambia'nın yeşil ekonomisine yatırım yapmayı amaçlayarak, Zambia ile BK arasındaki büyüyen ekonomik ortaklığı güçlendirmeyi, iklim değişikliği ile mücadeleyi, her iki ülkede iş ve yeni iş fırsatlarını yaratmayı amaçlamaktadır. Ortak çabaların uzatılması, BK-Zambia Yeşil Anlaşması'nın 2021 yılında imzalandığında yapılan ilk taahhütlerin üzerine inşa edilmektedir.<br />
<strong>19.    AVRUPA BİRLİĞİ, ZAMBİA'YA HAZİRAN 2023'TE EKSTRA PARA VERDİ Avrupa Birliği (AB)</strong>, Zambia'ya bütçe desteği, Kariba Barajı'nın onarımı ve küçük ölçekli çiftçilerin üretimini artırmak için ekstra K2.3 milyar verdi. Artan finansman, 2021-2024 dönemi için "demokratik kar payı" olarak sağlanan Euro 300 milyon (K8.69 milyar) likiden Euro 110 milyon'a eşdeğer olan ve bu öncelikli alanları desteklemek için Zambia'ya sağlanan ek bir destektir.<br />
<strong>20.    DÜNYA BANKASI, US$100M KREDİYİ ONAYLADI</strong> Dünya Bankası, 2023 yılı Haziran ayında, Zambia'nın doğa tabanlı ekonomisini güçlendirmek ve ülkedeki yeni turizm destinasyonlarında ekonomik fırsatları artırmak için US$100 milyon kredi onayladı. Kredi finansmanı, Liuwa Plains Milli Parkı, Zambezi Nehri'nin kaynağı ve Kasaba Koyu gibi turizm destinasyonlarına katkı sağlayacak olan Yeşil, Dayanıklı ve Dönüşümlü Turizm Geliştirme Projesi'ne bir destek olacaktır.<br />
<strong>21,  UKRAYNA - RUSYA BARIŞ MİSYONUNA KATILIM </strong>Başkan Hichilema, Haziran 2023'te Güney Afrikalı Başkan Cyril Ramaphosa, Senegal Başkanı Macky Sall, Comoros Başkanı Azali Assoumani ve diğer liderlerin de bulunduğu Ukrayna ve Rusya'ya yönelik Afrika barış girişimi misyonunun bir üyesiydi. Dönüşünde Sayın Hichilema, misyonun amacını açıkladı ve şunları söyledi: "Her iki tarafın argümanlarını duyduk ve savaşı sürdüren görünüşte uzlaşmaz farklılıkları ve sapma anlatılarını takdir ettik. Bu savaşın bir çözümünün Afrika'dan çıkmasını beklemiyoruz, ancak Afrika'nın çözümün bir parçası olması gerekiyor. Bu gezinin amacı, Afrika sesinin sadece duyulmasını değil, aynı zamanda dünya meselelerine katılma hakkımızın olmasını sağlamaktı. Tartışmada yer almalı ve görüşlerimizin yansıtılmasını sağlamalıyız. "Bu misyonu, daha güçlü ve etkili bir Afrika sesinin başlangıcı olarak görüyorum ki bu kıtaya ve dünyaya iyi olacak. Barış ve insancıllık gibi güçlü değerleri getiriyoruz ve bu değerleri hem evde hem de yurtdışında göstermeliyiz." Bu katılım, Başkan'ın uluslararası diplomasi konusundaki artan güvenini ve olgunluğunu gösteriyor ve Zambiya'nın barış ve dostluk özelliklerini küresel bir izleyici kitlesine doğru bir şekilde temsil ediyor.<br />
<strong>SONUÇ</strong><br />
Gerçekten de, Bay Hichilema için önünde birçok zorluk olduğu kabul edilmelidir. Şüphesiz, Zambiyalı insanlar daha fazlasını talep etmeye devam edecek ve bu talepleri karşılamak, Başkan'ın sorumluluğunda olacaktır. Birçok okuyucunun alternatif görüşlere sahip olabileceği kabul edilse de, bu yazar Bay Hichilema'ya ve UPND'ye 10 üzerinden sekiz puan veriyor. Bu puan, mevcut yönetimin 2021 Ağustos'unda Zambiyalıların PF'yi iktidardan indirmesinin ardından karşılaştığı ekonomik sıkıntılar, kamu güveni, şiddet, cezasızlık, yolsuzluk seviyeleri ve kayırmacılığı hesaba katarak verilmiştir. İki puan, hükümetin Anayasa ve diğer yasal reformlar, hizmet verme verimliliği, yolsuzlukla mücadele gibi konuları nasıl ele aldığına dayanmaktadır.<br />
Yine de, Bay Hichilema'nın görevdeki üç sonraki yılında iyimserlik doğurmaktadır ve bu, Zambiyalıların kolektif hedeflerine ulaşmada kendi rolümüz olduğu bir sorumluluktur.</p>

<p><br />
25 Ağustos 2023 Cuma günü "Times of Zambia" gazetesinde tam sayfa bir haber olarak yayınlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
<author>Dr. Haroon Ghumra</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/dr-haroon-ghumra/hh-nin-tatli-iki-yil-suresince-dusunuluyor/68/</link>
<pubDate>Fri, 22 Sep 2023 10:52:06 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Allah Rasulu'nun Öğüdü ve İslam Dünyasının Kendi Değerlerine Dönüşü</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<p>"Allah Rasulu'nun öğüdü, aç devenin yemek kabına hücum ettiği gibi dünya devletlerinin üzerinize hücum edeceği" şeklindeki Ebu Davud'daki bir hadis-i şerif, insanları geleceğe dair hazırlıklı olmaya ve kendi değerlerine sıkıca sarılmaya teşvik eder. Bu teşvik, günümüzde dünyanın en hızlı büyüyen dini olan İslam'ın öz değerlerine dönüşünü ve kendine yönelik bir adımı ifade eder. Şu an itibariyle dünyadaki Müslüman nüfusu 2 milyarı aştı; ancak, bu büyüme ve güçlenme, aynı zamanda içinde bulunulan zorluklara ve dönüşüm gereksinimine işaret ediyor.</p>

<p><br />
<strong>İslam'ın Büyümesi ve Değerlerin Yeniden Keşfi</strong></p>

<p><br />
İslam dünyası, inançsal açıdan hızla büyümeye devam ederken, aynı zamanda öz değerlerine ve kültürel kimliğine dönme gerekliliğini de hissetmektedir. İslam'ın evrensel mesajları ve prensipleri, insanlığın birçok sorununa çözüm sunmaktadır. Aynen tarihte olduğu gibi... Ancak bu çözümleri gerçekleştirebilmek için öz değerlerini ve kendi kültürünü dikkate alması gerekmektedir.</p>

<p><strong>Yoksulluk ve Tembellik Sorunu</strong></p>

<p><br />
Büyüyen bir nüfusa rağmen, İslam dünyasının hala yoksulluk içinde ve tembellik içerisinde boğulduğu bir gerçektir. Bu durum, içsel dönüşümün ve öz disiplinin gerekliliğini vurgulamaktadır. İslam'ın ana kültüründe, çalışkanlık, yardımlaşma ve adil paylaşım ilkelerini öncelikli olarak içerir. Hadis de ifade edildiği gibi, "O gün Allah(c.c) "<strong>Vhen"</strong> i kafirin kalbinden alır, sizin kalbinize yerleştirir. "<strong>Vhen nedir?</strong> Ya Rasulallah der Sahabe-i Kiram. <strong>Birincisi "</strong>Dünya sevgisi" <strong>ikincisi</strong> "Ölüm korkusu".. <strong>İnsan dünyaya bağlandıkça korkularıda artıyor </strong>demektir bunun manası.. Çünkü kaybedecek şeyleri var demektir.</p>

<p><strong>Değerlerden Sapmanın Sonuçları</strong></p>

<p><br />
İslam dünyası, geçmişte büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve insanlığa pek çok alanında katkı sağlamıştır. Ancak, son dönemlerde batıyı takip etme eğilimi, değerlerinden sapmayı beraberinde getirmiştir. Bu sapma, İslam dünyasının kendi sorunlarına içsel çözümler üretmek yerine dışardan çözümler arama yolunda zaman kaybetmesine neden olmuştur.  Aslına dönmeyen hiç bir kişi ya da devlet, ekonomiksel ya da siyasi olarak veya büyüyen refah bir toplum olamaz. <strong>Gölge hiç bir zaman aslı olamaz.</strong></p>

<p><strong>Değerlere Dönüşün Önemi</strong></p>

<p><br />
İslam dünyasının kendi değerlerine dönmesi, içsel bir dönüşüm ve yeniden yapılanmayı gerektirir. Dışarıdan ithal edilen her çözüm, ekonomik ya da siyasi olsun, gerçek anlamda sonuç elde edilmesini sağlamaz.<strong> Bu tür yaklaşımlar, kısır bir döngü meydana getirir ve potansiyelin gerçekleştirilmesini engeller. </strong>İslam dünyası ancak kendi değerlerine dönerek, öz gücünü ve kimliğini yeniden keşfedebilir.</p>

<p>İslam dünyası, dünya devletlerinin hücumuna karşı kendi değerlerine sıkıca sarılarak, öz gücünü ve potansiyelini gerçekleştirmelidir.  <strong>Allah Rasulu'nun öğüdü, insanları geleceğe daha güçlü adımlarla ilerlemeye çağırırken, bu sürecin temel taşı değerlere dönüştürme çabaları olmalıdır.</strong></p>

<p>İslam'ın özündeki prensipleri ve kültürü, kendi sorunlarımıza çözüm sunmak ve dünya üzerindeki etkimizi artırmak adına, inanan insana rehber olacaktır.</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/allah-rasulu-nun-ogudu-ve-islam-dunyasinin-kendi-degerlerine-donusu/67/</link>
<pubDate>Fri, 01 Sep 2023 01:12:17 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Dış Politika Ekonomiyi belirliyor mu?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>

<p><br />
Dış politika ve ekonomi birbirini etkileyen önemli faktörlerdir. Dış politika, bir ülkenin diğer ülkelerle ilişkilerini yönlendiren politika ve stratejileri içerirken, ekonomi ise bir ülkenin mal ve hizmet üretimi, ticaret, yatırım, istihdam ve gelir dağılımı gibi ekonomik faaliyetleri kapsar. Dış politika kararları, ekonomik ilişkileri şekillendirebilir ve ekonomik politikalar da dış politika üzerinde etkili olabilir.</p>

<p><br />
Bir ülkenin dış politikası, uluslararası ticaret anlaşmaları, yatırım politikaları, sınırların açılması veya kapanması gibi ekonomik faktörleri etkileyebilir. Örneğin, bir ülke dış politikasında serbest ticarete ve küresel ekonomiye odaklanıyorsa, bu durumda ekonomik büyüme ve uluslararası işbirlikleri için daha fazla fırsat yaratabilir.</p>

<p><br />
Öte yandan, ekonomik durum da dış politikayı etkileyebilir. Bir ülkenin ekonomik gücü, dış politika kararlarını şekillendirebilir. Ekonomik krizler veya güçlü bir ekonomi, bir ülkenin dış politikadaki tutumunu ve hedeflerini etkileyebilir.</p>

<p><br />
Sonuç olarak, dış politika ve ekonomi birbirini etkileyen ve birlikte değerlendirilmesi gereken önemli unsurlardır. Her ikisi de bir ülkenin iç ve dış politikasının belirlenmesinde ve uluslararası ilişkilerde önemli bir rol oynar.<br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Abdulvahap Filiz</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/abdulvahap-filiz/dis-politika-ekonomiyi-belirliyor-mu/66/</link>
<pubDate>Sun, 04 Jun 2023 21:07:54 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İran ve Türkiye İlişkileri</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>İran ve Türkiye, Arap devletlerinin sınır komşuları ve Yakındoğu sahnesinin iki şekillendirici güçleri konumunda olması sebebiyle "Arap Baharı”nın gelişiminde önemli iki aktör konumunda oldular. Tabii ki, Arap Bahar’ının geçirdiği değişimler konusundaki bakış açıları ve yorumları birbirinden farklılık göstermektedir. Durum geliştikçe de, Türkiye ile İran arasındaki düşünce farklılıkları da derinleşmektedir.Son Yemen krizi de, bu iki ülke arasındaki karşıtlığı daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>

<p>Riyad ve Washington’a karşı, Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e kadar olan bölgede İran’ın kendi nüfusuna sağlayacağı jeopolitik üstünlükler önem arz etmektedir. İran için, Yemen, Vahabilik, ve Batı ile arasına sınır koyduğu ölçüde, direniş cephesi ve de özellikle İran ile yakınlaşacaktır. Bu durumda, İran’ın Hint Okyanusundaki, Kızıldeniz’deki ve Akdeniz’deki pozisyonu değişecektir.</p>

<p>Esasında şuana kadar İran’ın Husilere yapılan saldırıda etkin bir şekilde müdahale ettiğinin somut bir kanıtı ortaya çıkmamasına rağmen,Yemen hava saldırısında öne sürülen İran etkisi karşısında kaygılanan Batı ve Körfez ülkeleri Tahran’ın gerçek bir "Arap Yarımadası’na çember içine alma” stratejisi uyguladığını söylenmesine sebep olacaktır.Son gelişmelerle de Batı ve Arabistan’ın Yemen’in ve özellikle de Hizbullah vasıtasıyla Lübnan’da oluşturulana benzer bir mevcudiyetin Tahran tarafından güney Yemen sınırlarında da oluşturulma algısıBatı ve Körfez Ülkeleri’nin tedirginliğini arttırmaktadır.</p>

<p>Türkiye ise, Yemen krizindeki tutumunu Husi güçlerine karşı operasyon başlatan Suudi Arabistan’dan yana olduğunu söylemiştir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İran ziyareti öncesi yaptığı açıklamasıyla da İranlı siyasetçiler tarafından tepki almış ve siyasi görüş farklılıklarını bir kez daha ortaya koymuştur.</p>

<p>Aslında iki ülke arasındaki farklılıklar sadece uluslararası politikadaki pozisyonları değil, bunun yanı sıra her iki ülke de diğerinin siyasi rejimini açık şekilde kınayarak göstermiştir. İran, laik Türk Cumhuriyeti’ndeki "Kemalizm’i İslam’ın reddi olarak yorumlamaktadır. Türkiye ise, "İslami İran” rejimini eleştirmiştir. Son Erdoğan’ın Tahran temasları bu sebeple İranlı birtakım siyasiler tarafından tepki toplamıştır. Bu şartlar altında Ankara ve Tahran arasında, ilk bakışta büyük gerilimlere sebep ideolojik uçurum ortaya çıkmıştır.</p>

<p>Ama bu zorluklara ve bazı konulardaki derin görüş ayrılıklarına rağmen, bu iki Müslüman ülkenin ikili ilişkilerini karıştıracak her türlü çalkantıdan uzak durdukları gözlenmektedir.İran ve Türkiye, asırlardır siyasi ve diplomatik ilişkiler içinde olan tek Yakındoğu ülkeleridir. Türkiye’de AKP iktidara geldiği yıla kadar ne bir çatışmaya ne de bir uzlaşmaya varmadan, kimi zaman rekabet kimi zaman işbirliği içerisinde gidip gelmiştir. AKP sonrası Türkiye’nin ortaya attığı "sıfır sorun” politikası iki devlete de yeni bakış açıları getirmeyi amaçlanmıştır. Kısa süre içerisinde ekonomi, enerji, güvenlik ve siyaset alanlarında da yenilikler getirileceği düşünülmüştür.</p>

<p>Devam Edecek…</p>
]]></content:encoded>
<author>Bahar Akbulut</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/bahar-akbulut/iran-ve-turkiye-iliskileri/65/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:50:19 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>1 > 5+1 mi?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>5+1 grubu ülkeleri ile İran arasında yürütülen zorlu mücadele sonrası İsviçre’nin Lozan kentinde yapılan anlaşmanın temelleri dün atılmış oldu.</p>

<p>Varılan anlaşma sonucu tüm tarafların memnun olduğu aşikâr. İran anlaşmayı kendi zaferi olarak değerlendirdi. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani görüşmeleri tamamlayan İran heyetine teşekkür ettiğini twitter hesabından duyurdu. İsviçre’den İran’a dönen 5+1 müzakere heyetini halk da coşkuyla karşıladı. ABD ve Batılı ülkelerde memnuniyetlerini ifade ederken ABD Başkanı Barack Obama uzlaşıya varılmasını ‘tarihi’ olarak nitelendirdi. Nükleer güç ve silahlanmanın kontrol alanlarında uzman kişiler tarafından ise "diplomasinin olumlu sonuçları” şeklinde değerlendirildi.</p>

<p>Kazan-kazan durumunu benimseyen taraflar arasında karşılıklı saygıya dayalı yaklaşım ve işbirliği, yeni bir döneme girileceğine işaret ediyor.</p>

<p>ABD ve Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah üretimini durdurmasını, şeffaf bir sürece girmesini, nükleer tesislerinin daha kolay denetlenmesini ve kontrol altında olmasını istiyor.</p>

<p>İran açısından en önemli kazanç ise İran’a yönelik yapılan yaptırımların kaldırılacak olmasıdır. Ekonomisini ciddi anlamda felce uğratan yaptırımların kalkması İran’a büyük bir nefes aldıracak, aynı zamanda herhangi bir nükleer tesisini kapatmak zorunda kalmayacak. Ve sınırlamalar kaldırıldığında İran önemli bir nükleer endüstri temeline sahip olacak.</p>

<p>Şimdilik bu anlaşmanın tüm taraflara diplomasi açısından kazanımlar sağlayacağı düşünülüyor. Fakat anlaşmanın henüz sonuçlanmamış olması kafalarda farklı soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Ya taraflardan birisi anlaşmayı ihlal ederse? Şimdilik böyle bir sonuç öngörülmüyor. Tüm tarafların bu anlaşmaya ihtiyacının olduğu hissediliyor. Fakat İran’ın nükleer tarihine baktığımız da İran’ın nükleer santral projesi, 1976 yılında başlatılmış fakat İran İslam Devrimi sonrası proje durdurulmuş. Yani İran için ciddi bir gerileme olmasına rağmen nükleerprogramı konusunda ABD’nin çaresizliği izlenmekte. ABD’nin bu konudaki en büyük endişesi, İran’ın nükleer teknolojisini ithal eden değil, üreten bir ülke haline gelmesidir. Bu teknoloji de, İran’ın elinden alınamayacağına göre, 5+1 ülkeleri için bu anlaşma büyük bir önem taşımaktadır.</p>
]]></content:encoded>
<author>Bahar Akbulut</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/bahar-akbulut/1-5-1-mi/64/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:43:43 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yaşayan ve Yaşatılan Tarih; Muharrem</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun yıllar önce, Bekir Yıldız’ın "Kerbela” adlı kitabını okumuştum. Beni çok etkilemiş, "keşke bunu bir müslüman yazmış olsaydı” kabilinde değerlendirmeler yapmıştım. Bekir Yıldız’ın Kerbela’sından sonra Asım Köksal hocanın, "Hz.Hüseyin ve Kerbela Faciası” adlı kitabını okumuş ve beni derinden yaralamıştı. Tamamen Ehl-i Sünnet kaynaklarından alıntılarla hazırlanmış çok değerli bir kitap olan Asım Köksal hocanın kitabını kaç kişi okumuştur diye düşündüm içimden. Yada, Bekir Yıldız’ın "Kerbela” adlı roman türü kitabını kaç kişi görmüştür? Yine Kerbela üzerine yazılmış kaç şiir biliyoruz? Yada ağıt.. Kerbela üzerine söylenmiş kaç olayı hatırlarız? Kerbela neresi? Kerbela’da ne olmuş? Kaç kişimiz biliyor? Kerbela’da yaşanan bir dram, yaşanan facianın boyutlarını, bir acı, bir dram, bir facia, bir soykırım... Adı ne olursa olsun. Kaçımız bunlardan haberdarız? Doğrusu elimde bir istatistik yok. Ama merak da ediyorum doğrusu. Amacım, bu sorularla geniş bir kitleyi töhmet altına almak, suçlamak değil. Bir acı gerçeğin altını çizmek amacıyla dile getirdim.<br />
<br />
Herneyse, şimdilik konumuz bu değil!...<br />
<br />
Bu seneki Muharrem ayında tarih bilinci ve tarih hafızasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha farkettim. Bu farkındalıkla bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum. Toplumlar tarih hafızasını canlı tuttukları zaman kalıcılıklarını korurlar. Gelecek nesillere anlattıkça da varlıklarını sürdürürler. Tarih hafızası kaybolan toplumların, zaman içerisinde yok olup gitmeleri de mukadderdir. Tarihler, yazılı veya sözlü olarak gelecek günlere bırakılır. Yazılı ve sözlü olarak gelecek nesillere aktarırlar. Nitekim, günümüzde dile getirilen tarihi olayların büyük kısmı, sözlü tarihten, yazılı tarihe geçişle korunmaya çalışılmakta. Ama, unutmamak gerekir ki, yazılı tarihler içerisinde unutulan veya unutturulmak istenen o kadar çok olaylar var ki...<br />
<br />
Bir gezi kapsamında İran’da yaşanan İslam İnkılab’ında önemli yere sahip olan "Hüseyni İrşad”a gitmiş ve buradaki faaliyetleri yakından görmek, rahmetli Dr. Şeriati’nin mirasında bir parçaya dokunmak istemiştim. Burada, "Hüseyni İrşad”da yaptığımız gezi kapsamında oradaki kütüphanedeki çalışmalar anlatılıyordu. Kütüphanede, okul öncesi çocuklara tarihi olayları bezlerle anlatan bir çalışma dikkatimi çekmişti. Yaklaşık yarım metre eni, 80 cm uzunluğunda bir bez ve bezin üzerinde ağaçlar, ormanlar, evler, dağlar, güneş motif ve figürler dikilmiş; at, pehlivan, cadı gibi figürler ise kukla şeklinde, hikayeyi anlatanın elinde, İran’ın tarihi olayları çocuklara aktarılıyordu. Sözkonusu bez parçaları belirttiğim büyük ebatlarda ama bir kitap gibi, altı yedi sayfa olacak şekilde her sayfada bir konu işleniyordu. İşlenen konuya uygun olarak at, atın üzerinde bir pehlivan, kral, cadı sahneye yada sayfanın üzerine getirilerek hikaye çocuklara anlatılıyordu. Çok dikkatimi çekmiş, tarih hafızasının canlı tutulması çocukluktan başlıyor gibi bir algıya varmıştım.<br />
<br />
Yine bu gezi kapsamında, televizyonda geleneksel kıyafetler giymiş, elinde bir baston bulunan, şiir okuyup, okuduğu şiirin konusuna uygun olarak sağa sola hareket ederek, bastonunu bazen kılıç gibi sallayan, bazen ok gibi tutan, bazen de mızrak gibi atmaya hazırlanan birini görmüş ve İranlı arkadaşa "bu ne yapıyor?” diye sormuştum. İran’lı arakadaş da, "Firdevsi’nin Şahnamesindeki kahramanlık destanını okuyarak, tarihi olayları şifahi olarak aktarıyor” demiş ve eklemişti; "Bu tarihi olaylar bazen de günümüze vurgular yapılarak, günümüz olaylarıyla bağlantılayarak, serbest şiir vezniyle anlatılıyor.”<br />
<br />
Bu iki olay beni, İran’da tarihin ne kadar canlı tutulduğuna dair düşünceye sevk etmiş ama üzerinde durmamıştım. Yeniden İran’a Muharrem ayında gitmek nasip oldu, Muharrem’in başlamasıyla birlikte de daha önce İran’lıların tarih algısına dair olan düşüncelerim adeta şoke eden görüntülerle karşılaştı. Zira, Muharrem’de, İran genelinde sokaklarda ve meydanlarda "Heyet” denilen çadırlar kuruluyor ve bu çadırlarda Muharrem’de yaşanılan "facia” sözlü olarak halka aktarılıyordu. Tarih, yeniden yaşanıyor ve yaşatılıyordu.<br />
<br />
Hz. Hüseyin’in başına gelen felaket, Peygamberin torununa yapılan zulüm, cennet gençlerinin efendisinin ailesine karşı yürütülen soykırım, ağıtlarla, Kerbela’da yaşanan o acı, elem verici dram mersiyelerle yediden yetmişe herkese yeniden zihinlerde canlandırılıyordu.<br />
<br />
Meddah denilen kişi, Hz. Hüseyin’in mazlumiyetini, kendisiyle birlikte hareket eden özellikle 6 aylık çocuğu Ali Asger’in okların hedefi altında vahşi bir şekilde katledilmesi, Hz. Hüseyin’in kız kardeşi Hz. Zeyneb ve geride kalan hasta olan Hz.Hüseyin’in oğlu Hz.Zeynelabadin’in durumu, Ehli Beyt’in kadınlarının elleri bağlanarak, esir kervanıyla birlikte şehir şehir dolaştırılması, esir kervanıyla birlikte, Hz. Hüseyin’in kesik başının güzergah üzerindeki yerleşim birimlerinde adeta sergilenerek, canlandırılarak halka gösteriliyor ve Kerbala’daki vahşet, ağıtlar eşliğinde yeniden yaşanıyordu.<br />
<br />
Halkın bu olayı unutması mümkün mü?<br />
<br />
Muharrem denildiğinde aklımıza hicri yılbaşından başka bir şey gelmeyen ve bunun için hiç bir zahmetten çekinmeden dostlarımıza "tebrik mesajları” yazan bir toplum, nedense, Muharrem’de yaşanan kıyımı, Muharrem’de akan göz yaşlarını görmemekteyiz. Muharrem’de işlenen cinayetleri, Muharrem’de dökülen kanların kime ait olduğunu dahi bilmeyiz.<br />
<br />
Malesef, tarih hafızası, yazılı metinlerde saklı olan bir toplum olduk. Çok güzel kitaplarla yazılan ve ödül alınan kitapları okumayan toplumun tarih hafızası da elbette zayıflayacaktır. Zaman içerisinde de yok olacak, en azında hafızasını tazelemek için ortaya atılan konulara karşı yabancı duracaktır.<br />
<br />
Nitekim, Muharrem geldiği zaman bir dönem, Aşura’nın, Hz Adem’den, Hz.Nuh’a kadar uzanan yolculuğu yapılır, Hz. Hüseyin’in katledilmesine geldiği zaman ise üzerinde hızlıca geçilirdi. Bunun bilinçli yapıldığını söylemek istemesem de, ortaya çıkan sonuç hepimizin malumudur.<br />
<br />
Bir olay ve bir şahıs üzerine kurulan ve bir dönemin olaylarını anlatan "sözlü tarih” asırlardır Muharrem ayında yaşatılıyor. Kerbela’da yaşanan acı olayın, peygamber canının katledilmesi, can paresinin yok edilmesi karşısında yakılan ağıt geleneğinin dilden dile aktararak getirildiği bir "canlı tarih” olarak örnek verebiliriz.<br />
<br />
Muharrem üzerine yazılan şiirler de, belirli bir noktadan kaleme aldığı tarih algısı, dinleyiciği de o algı içerisinde canlı tutmasını sağlıyor. Muharrem ayında daha bir kendini gösteren, ama Şii geleneğinde masum imamların bütün şehadet günlerinde dillendirilen mersiye şiirleri yada ağıtlar yaşanan olayın günümüz insanına duygulu bir şekilde anlatılmasıyla da toplumun hafızasında çıkması mümkün olmamaktadır. Sadece mümkün olmakla kalmayıp, yediden yetmişe her kesimin, o döneme ait bilgiler de genel hatlarıyla canlı tutmasını sağlamaktadır.<br />
<br />
İran’da Muharrem ayı münasebetiyle, bir çok etkinlikler düzenleniliyor. Adak ve nezir bu aylarda önemli bir yer tutuyor. Muharrem’de İkramında bulunmak isteyen, İmam Hüseyin yada Ebulfazl Abbas’ın adına, yada diğer masum imamlar adına ikramlar yapılıyor. "Heyet” ismi verilen çadırlarda çay, süt veya kakaolu süt dağıtılmakta, bir çok evlerin önünde ise yemekler verilmektedir. Bunlara nezir ya da adaklar denilmektedir. İmam Hüseyin, Ebul Fazl’ın isminin zikredilerek yapılan bu yemekleri yemenin sevap olduğu düşünülerek yenilmektedir. Evlerin kapılarına siyah bayraklar asılıyor ve bu siyah bayrakla birlikte ev sahibinin ikramını duyurmakla kalmıyor aynı zamanda Muharrem’de yaşatılan acının, dramın da unutulmadığı gösteriliyor.<br />
<br />
Muharrem münasebetiyle her bölgede farklılık gösterse de alem denilen Abulfazl Abbas’ın kahramanca tavrını, Kerbela çölünde susuz kalan kişilere Fırat’ta su getirmek amacıyla Yezid orduları içerisinden nehre kadar gitmesi ve elllerinin kesilmesi, bedeninin doğranmasına aldırmadan su getirmeye çalışmasını anlatan figürler tüm meydanlarda gösteriliyor.<br />
<br />
Hz. Ali’nin yigitlik, kahramanlık ve korkusuzluğunu anlatan, Allah’ın Aslan’ı lakabını tasvir eden Aslan figürleri yada İmam Rıza’nın, avcı karşısında kendisine sığınan ceylanı tasvir eden ceylan figürleri gibi dışarıdan birinin anlamakta zorlandığı tasvirlerin neler ifade ettiğini, toplum küçük yaştan öğrenmeye başlıyor.<br />
<br />
Aslında, İran’daki canlı ve yaşatılan tarihi, Muharremle sınırlı değil. Yukarıda da söylediğimiz gibi okul öncesi çocuklara, İran tarihi bir olay üzerine kurgulanan ve hazırlanan bez sayfada, yine kurgulanan ve hazırlanan bezdeki olayları destekleyecek figürler olan at, dev, şah, cin, kraliçe ..vs ile güzel bir anlatımla tarih aktarımı okul öncesi çocuklardan başlatılıyor.<br />
<br />
Yine İran yakın tarihinde önemli yer tutan İran- Irak arasında 8 yıl süren bir savaşı yeni nesillere aktarılması konusunda çalışmalar yapılmaktadır. Bu savaş hepimizin bildiği sıradan bir savaş olabilir. İran halkının inancında, bu savaş "Zorunlu bir savaş” şeklinde yorumlanmaktadır. Bu yüzden "Ceng-i tehmili” yada, "Mukaddes Savunma” "Defai mukaddes” denilmektedir. "Yani, biz bu savaşa zorla girdik. Bize başkaları yükledi bu savaşı. Biz de kendimizi savunmak zorunda kaldık” şeklinde değerlendirilmektedir. "Bir İslam ülkesiyle savaşmak fıkhımızda yok” diyen İranlılar, bunun kaçınılmaz ve kendilerine yükletilen bir savaş olarak görmesi aynı zamanda bir bakış açısının da yönünü çizmektedir.<br />
<br />
Herneyse, Konumuz bu değil.<br />
<br />
İşte İran-Irak arasında yaşanan 8 yıl süren savaşın geride bıraktıkları, sokaklarda yapılan tiyatrolarla, şehir merkezlerinde oluşturulan park-müzelerle, muhtelif etkinliklerle hafızalarda canlı tutuluyor. Yazılı metinleri saymıyor ve dile getirmiyorum bile. Çok iyi bir görsellikle, sıradan bir müze gibi görünse de bir dönem yaşanmış olayların toplum içerisindeki algısı her dem canlılığı korunmaktadır.<br />
<br />
Tabi ki benim burada amacım, sözlü tarih ve yazılı tarih konusunda edebi, ilmi bir tartışma oluşturmak değil. Bir toplumun sözlü tarihini nasıl canlı tutuyor sorusunun arkasındaki "sosyolojik gerçekliği anlamak” şeklinde değerlendirme yapmak çok daha yerinde olacaktır. Tarihiyle barışık, tarihini canlı tutmak için yürütülen çabalar elbette toplumu ve ülkeleri ileriye götürecek bir güç olacaktır.<br />
<br />
İran sokaklarında kurulu Muharrem çadırları, muharrem geleneği, burada söylenen mersiyeler, ağıtlar bizim Osmanlı kültüründe de olmasına rağmen artık bunları bilen yok. Bu da tarih hafızasının silinmesi için bilinçli yada bilinçsiz bir hareketin var olduğunu gösterir bize..<br />
<br />
<strong>Düştü Huseyn atından Sahra’y-ı Kerbelâ’ya..<br />
<br />
Cibril var- git: haber ver, Resul-i Kibriya’ya..</strong><br />
<br />
Dizeleri dilimizde olmasına rağmen kaçımız biliyor. Biraz tassubumuzdan, biraz ötekileştirme gayretimizden, tarihi bir olayın üstünü örtme çabasına girmişiz. Unutma ve unutturma gayretleri, tarih hafızamızın zayıflamasına, tarih bilincinin de yok olmasına yol açmıyor mu!?...</p>
]]></content:encoded>
<author>Bahar Akbulut</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/bahar-akbulut/yasayan-ve-yasatilan-tarih-muharrem/63/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:42:08 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Lübnan Gezi Notlarım-1</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Çocukluk anılarım içinde iki büyük savaşı hiç unutamıyorum. Biri Bosna-Hersek, diğeri ise Lübnan’daki iç savaş. Çocukluğumda bu savaşların sebeplerini tam olarak anlayamasam da, ölen insanlar, yıkılan binalar ve annesiz kalmış çocuklar gözümün önünden hiç gitmiyordu. Özellikle de, oyuncak bebeğini yıkılan binaların arasında kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle dünyası yıkılmış bir kız çocuğunu ve onlar için üzüldüğüm, dua ettiğim günlerimi hiç unutamıyorum. Çocukluğumda televizyonla büyümedim fakat büyüdüğüm evde savaşla ilgili duvarda asılan tablodaki resimler savaşın ne denli ağır olduğunu bana hissettiriyordu. Minik ellerimi semaya kaldırıp oralardaki çocuklar için dua ettiğim günlerimi çok iyi anımsıyorum. Ettiğim dualar öylesine etkiliymiş ki, bu toprakları görmeme, bu coğrafyalarda eğitim almama vesile olacağı hiç aklıma gelmezdi.<br />
<br />
Tarih boyunca hem Balkanlar hem de Ortadoğu, farklı inançlardan ve farklı etnik kökenlerden gelen insanların birbiriyle bir arada yaşamak zorunda kaldığı geçişken bir coğrafya olması sebebiyle, çocukluğumdan bu yana bu coğrafyalara merak sardığımı söyleyebilirim. Lise yıllarıma gelince; Amin Maalouf ve Halil Cibran’ın kitaplarını severek okuyarak büyüdüm. Amin Maalouf’un, eserlerinde özellikle Ortadoğu, Afrika ve Akdeniz bölgelerinin etnik yapı farklılıklarını, bu farklılıkların insan davranışlarına yansımalarını ele alıp, bu bölgelerin tarihsel geçmişlerine Batı’nın gözüyle bir bakış açısı sunması, o yıllarda beni öylesine etkilemiş ve bende Lübnan topraklarına karşı ayrı bir merak duygusu uyandırmıştı. Böyle bir yolculuğa çıkmadan önce inanılmaz heyecanlıydım. Lübnan’ın tarihsel süreçte yaşadıklarının yanı sıra bir çok etnik kimliği bir arada barındırması sebebiyle bu topraklarda yaşayan insanların yaşamlarını nasıl sürdürdükleri ayrıca merak ettiğim konular arasındaydı.<br />
<br />
Sonunda Lübnan yolculuğu için havalimanındaydım.Uçağı beklerken düşüncelere dalıyordum. Heyecanımın yanında içimi bir hüzün kaplamıştı. Bazı şehirler hüzünlüdür. Beyrut da bu hüzünlü şehirlerden bir tanesi. İşte tam bu sırada, dilime çocukluğumda ezberlediğim Fairouz’un bir şiiri dolanıyor. "Selam sana yüreğimin en derinliklerinden ey Beyrut.. Kabul edin selamımı ey denizler ve evler.. Ve eski denizlerin yeni yüzü çöller... İnsanların ruhundan yapılmıştır o.. Şaraptan.. Şekerdendir.. Bir ekmek ve Yasemenden.. Şimdi tadı ne hale geldi? Ateş ve duman tadı artık.. Beyrut küllerin şanına sahip şimdi.. Şehrim söndürdü ışıklarını; Elinin üstünde tuttuğu bir çocuğun kanıyla.. Kapattı kapılarını kendisini sabah akşam el üstünde tutacak, güzel günlere taşıyacak insanlara... Sonra bir başına kaldı sabah akşam.. Geceyle beraber.. Sen benimsin, sen benim.. Ahh kucakla beni.. Benimsin sen.. Bayrağımsın.. Halkımın kanayan yaraları.. Ve anaların akan gözyaşlarısın.. Ey Beyrut sen benimsin, benim.. Ahh kucakla beni..”[1]<br />
<br />
Bu kıtaları defalarca tekrarladım içimden. Okuyor bitiriyor, tekrardan baştan okuyordum. Her okuyuşumda farklı düşüncelere dalıyor, her seferinde farklı hislere kapılıyordum. Bu düşüncelere dalmışken pilotumuz Akdeniz üzerinden Beyrut Uluslararası Refik Hariri havalimanına doğru alçaldığımız anonsunu yaptı. Ve artık dağların arasında Doğu Akdeniz’e doğru süzülen Beyrut bizi bütün ihtişamıyla karşılıyordu. Havaalanına girer girmez Arapları tanımladığımız "yalla” kelimesini sıkça duymaya başlamıştım. İşte o an farkettim artık Lübnan’a giriş yaptığımızı. Ve bundan sonra en çok duyacağım kelimenin bu olacağını.<br />
<br />
Gökyüzünde gördüğüm ihtişamlı Beyrut’un yerine Beyrut Havalimanı terk edilmişlik hissi uyandırdı bende. Genelde havalimanları hep heyecanlandırır beni ama bu sefer öyle olmadı. Beyrut Havalimanı eski ve bakımsızdı. Oysa Beyrut’u 20.yüzyılda "Ortadoğu’nun Paris’i” olarak öğrenmiştim. Garipti, ilk izlenim ilk hislerimdi, şaşkındım ben de.<br />
<br />
Pasaport kontrolünden geçmeden önce vize yerine geçecek olan küçük bir form doldurduk. Pasaport kontrolünde ise Lübnan’da nerede kalacağıma dair detaylı bilgi istediler fakat daha sonra görevliler Türk pasaportumu görünce gülümseyerek "İkinci ülkeniz Lübnan’a hoşgeldiniz” dediler . O an bütün endişeli duygularım gitmiş, yerine kendi ülkeme giriş yapıyormuşum hissi uyanmıştı bende.<br />
<br />
Havalimanından çıkarken temizlik personeli bayan eşyalarımı almamda bana yardımcı oldu. Ayaküstü ufak sohbete daldık. Nereli olduğumu sordu önce. Türkiye’yi çok sevdiğini, üzerindeki kıyafeti Türkiye’den aldığını söyledi. Sohbetimiz devam ederken, yanımdaki Iraklı arkadaşıma "Şii” mi diye sordu. Aslında bu soruyla birçok kez karşılaşmıştım. Ama Iraklı arkadaşım benim kırılacağımı düşünerek bayana izah etmeye çalışıyorken teyzem elimi tuttu ve "Ne olduğumuzun hiç önemi yok, bizler Müslümanız ya, biz zaten kardeşiz” deyip sevgi dolu bakışlarıyla gözlerimin içine baktı. Bu tarz tepkilerle çok sık karşılaştığımdan doğrusu bu sorunun altında art niyet aramadım. Bu soru tarzı aslında bizim kültürümüze biraz uzak. O yüzden ilk etapta şaşırabilirsiniz. Bizim kültürümüzde genelde nereli olduğumuzu sorarlar. Balkan coğrafyasında da aynı şekilde, Türk’sen Müslüman” sındır. Böyle bir soruya zaten gerek duyulmaz. Türk eşittir Osmanlı, Osmanlı eşittir Müslüman, şeklinde değerlendirilirsin. Fakat bu coğrafyalarda aynı şey geçerli değil. Farklı etnik ve mezhepten oluşan mozaik bir toplum için gayet normal bir soru. Önce Müslüman olup olmadığını,daha sonra mezhebini sorarlar. Bu coğrafyaların kültürünü ve siyasi yapısını bilmediğimiz zaman bazen farklı yorumlara açık kapı bırakılabilir. Özellikle, Sünni-Şii çatışmasının yoğun olduğu şu zamanlarda aslında o kadar hassas ve ucu açık bir soru tarzı ki, bu sebepten olsa gerek arkadaşım kırıldığımı düşünerek havalimanından çıkana kadar bana izah etmeye çalıştı.<br />
<br />
Beyrut havalimanından şehir merkezine giderken bir Ortadoğu ülkesinde olduğumu farkettim. Kurşun izleri ile dolu harabe binalar, eski caddeler, biçimsiz yapılanmalar hemen dikkatleri üzerine çekiyordu. İşte tam da bu bölgelerde güvenlik kontrollerinden geçmek, özellikle de iki Türk pilotun Beyrut’ta kaçırılma haberinin henüz taze olması,önce beni tedirgin etti. Fakat rehinelerin pilotlar hakkındaki olumlu ifadelerini hatırladığımda rahatladım.<br />
<br />
Sokaklardan merkeze doğru ilerlerken aniden yanınızdan tanklar geçebiliyor. Bir anda ürküten bu görüntüler ,beni ürküttüğü kadar düşündürüyordu da. Tabi daha sonra Lübnan’da tanıştığım bir çok kişiye bu güvenlik kontrollerini ve tankların rahatça sokaklarda dolaşmasının anlamını sorduğumda "Onlar bizim güvenliğimizi sağlıyor” şeklinde cevap verdiler. Bu cevaptan sonra benim de güvenlik kontrollerine ve tanklara karşı bakış açım değişti. Aslında tedirgin olmaya gerek yoktu.Nitekim ülkenin güvenliği açısından önemliydi ve bu Lübnan halkı için günlük hayatın bir parçasıydı. Ancak bunca güvenlik kontrollerinin olması ve bu denli çatışmaların yoğun olduğu bir ortam yine de sıkıcıydı..<br />
<br />
Yol boyunca apartmanlar dikkatimi çekti. Evlerin hemen hemen hepsinde kocaman balkonları ve balkonların dışına asılan farklı renklerde perdeler dikkat çekici. Görüntü olarak, ciddi görüntü kirliliği oluşturuyor ama kullanım açısından gerçekten çok pratik bir çözüm diyebilirim. Yaz kış balkon sefası yapmak isteyenler için pratikti. Tabi evde yaşayan ailenin maddi durumuna göre, perdelerin kalitesi, rengi ve duruşu değişiyordu. Hatta maddi durumu daha iyi olanlar ise, perdeden ziyade balkonlarına camdan yaptırmışlardı.<br />
<br />
Elbette ki, Lübnan’dan bahsediyorsak, balkon sefasının yanında nargile sefasından da bahsetmemek olmaz. Nargile, Lübnan yaşamının her alanında mevcut. Küçücük bir büfede, lüks bir restoranda, pizzacıda, havuz başında, sokak kahvelerinde yani aklınıza gelebilecek her yerde nargileyi görmek mümkün. Bir restorana gidiyorsunuz, yemek yiyorsunuz, ardından Arap kahvesiyle nargile geliyor. Tabi Nargilenin yanında çerezlik şeyler de mevcut, baharatlı havuç, kuruyemiş, meyve..vs.<br />
<br />
Sokaklarda asılan bilbordlar aslında şehrin kültürünün ipuçlarını verir sizlere. İnançlar ve ideolojiler kapitalist toplumu oluşturma gayretleri içerisinde yansıtılmaya çalışılan bir görüntüyü sunuyor bizlere. Beyrut her ne kadar Doğu’yu yaşarken Batı’ya dönük yüzü ile de dikkatleri çekiyor. 20. Yüzyılda Ortadoğu’nun Paris’ini tekrar yaşatma çabası içerisinde olan bu kent aynı zamanda Beyrut"taki kozmopolit hayatın yapısını da şehre yansıtıyor. Bir yanda Lübnan Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ve Amel Hareketi Lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarının yer aldığı afişler, Lübnan iç savaşında kaybedilen şehit fotoğraflarının asıldığı afişlerle karşılaşıyor diğer yandan ticari reklamlarda kadin objesinin kullanildigi reklam afişleri. Bu da aslında Beyrut’un ideolojik farklılıklarını ortaya koyuyor.<br />
<br />
Beyrut sokaklarını tanımlayan en dikkat çekici manzaradan bir diğeri ise, kilise ve camilerin konumlanması. Bir yerde cami görüyorsanız mutlaka hemen yanında, arkasında ya da önünde bir kilise görmek mümkün. Birçok dinin filizlendiği, kutsal kitaplarda Kenan Ülkesi toprakları olarak adının geçtiği bu ülkede binlerce yıl önceden filizlenen bu ortak yaşam, aslında bugünün Beyrut’unu gösteriyor bizlere. Tabi Lübnan’ın güney bölgesi için aynısını söylemek mümkün değil. Güney’e doğru ilerledikçe farklı ülkeye giriş yapmışsınız hissi uyandıracak. Yazımın ikinci bölümünde, Lübnan’ın güneyinde "İsrail Saldırılarının izleri ve Lübnan halkına psikolojik ve sosyolojik etkilerini” sizlerle paylaşacağım.<br />
 </p>

<p>DEVAM EDECEK-</p>
]]></content:encoded>
<author>Bahar Akbulut</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/bahar-akbulut/lubnan-gezi-notlarim-1/62/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:40:23 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>"Dünya Kudüs Günü" ve İmam Humeyni</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kudüs ve Mescid-ul Aksa’nın , İslam’daki yerinin ne kadar önemli olduğunu bilmeyen yoktur. Allah Resul’ünün Miraç’a yükselişinin ilk basamakları Mescid-ul Aksa’dır. Övülen üç kutsal mekandan biri Mescid-ul Aksa’dır. Ve; müslümanların ilk kıblesi Mescid-ul Aksa’dır.<br />
<br />
Bütün bunların yanı sıra İbrahimi dinlerin de merkezi ve kalbidir Mescid-ul Aksa. Müslümanlar için bu kadar önemli olan Mescid-ul Aksa’nın, Kudüs’ün fethi ile birlikte ayrı bir anlam ve ayrı bir yeri olmuştur. Tarih içerisinde zaman zaman kısa aralıklarla haçlıların eline geçse de İslam toprağı olma özelliğini hiç yitirmedi. Ve hiç bir zaman da, siyonistlerin işgaline girmesinden daha ağır bir hüznü yaşamamış, siyonist pençesinde kaldığı kadar acı çekmemiştir.<br />
<br />
Siyonistlerin işgaliyle birlikte aziz Kudüs’ün işgalden kurtarılması, kutsal Filistin topraklarının yeniden özgürlüğüne kavuşması amacıyla muhtelif siyasi hareketler ortaya çıkmış, bir dizi manevralar yapılmıştır. Bütün bunların ekseninde "İslam” olmadığı, "Ümmet bilinci” verilmediği içinde yeterince hak ettikleri yere kavuşmamışlardır.<br />
<br />
Daha çok nasyonalist bir anlayışla yapılan çabalar sonuç vermemiş, İslam ümmetinin gündeminde de uzaklaşmaya başlamıştır. İslam ümmetinin gündeminde uzaklaştıkça da, siyonistler işgallerini meşrulaştırma adına olmadık senaryoları devreye sokma yoluna gitmiştir. Gerek uluslararası ve gerekse de bölgesel bir dizi entrikalarla aziz Kudüs ve kutsal Filistin toprakları siyonist pençe altında adeta kan ağlamaya devam etmiştir.<br />
<br />
İslam İnkılabı ile birlikte, Kudüs ve Filistin davası yeni bir ivme kazandığını söylemek gerekir. İslam inkılabının rahmetli lideri İmam Humeyni’nin, söylemleri Filistin eksenli olunca, İslam İnkılabı Hareketi de "Filistin davasını” ana merkeze oturttu. 1964 yılından başlayarak vefatına kadar her fırsatta, Kudüs ve Filistin davasının bir kavim ve bir siyasi blokun meselesi olamayacağını dile getiren İmam Humeyni, "Kudüs’ün müslümanların ana davası” olduğunu dile getirdi. Bu anlayışı, islam dünyasına yeniden kazandırdı. 1964’den başlayarak İslam İnkılabı Hareketi boyunca, Filistin ve Kudüs meselesini sahiplenen konuşmalar yapan, verdiği fetvalarla da Filistin’e destek verilmesini isteyen İmam Humeyni, "sunni olmalarına rağmen Filistin davasına zekatların ve humusların” verilebileceğini duyurdu. Bu söylemler Şii dünyası için önemli olduğu kadar, Filistin davasının yeniden ümmetin gündemine girmesinin de kapılarını araladı. 1979’da İslam İnkılabı’ndan sonra ise Kudüs ve Filistin meselesinin ümmetin gündemine girmesini tam anlamıyla sağlacak "Dünya Kudüs Günü” ilan edilmiştir.<br />
<br />
Rahmetli İmam Humeyni, bütün İslam dünyasının ortak noktada buluştuğu mübarek üç ayların üçüncüsü olan mübarek Ramazan’ın son Cuma’sını "Dünya Kudüs Günü” ilan ederek, ayrılmaz bir şekilde Kudüs’ün İslam’ın bir parçası olduğunun mesajını verdi. Filistin meselesinin ümmetin ana davası olduğunu siyasi litaretüre katttı.<br />
<br />
İmam Humeyni’nin literatürümüze kazandırdığı kelime ve kavramlar oldukça zengindir. Bunu siyaset sahnesi, dini alan, toplumsal mesaj yada küresel boyut şeklinde ayırmamız daha doğru olacağı kanatindeyim. İran toplumu için önemli olduğu kadar, dünya müslümanları içinde önemli. Dünya mazlumları hatta müstekbirleri içinde önemli mesajlar oluşturan kavramlar İmam Humeyni’yi unutulmaz kılmıştır.</p>
]]></content:encoded>
<author>Bahar Akbulut</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/bahar-akbulut/dunya-kudus-gunu-ve-imam-humeyni/61/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:38:47 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Meşhed'den Gezi Notlarım-4</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ertesi gün Meşhed’den yola çıkıyoruz. Meşhed çevresindeki İmam Zade’leri ziyaret ediyoruz. Aslında bizim kültürümüz de çok yer etmeyen ama İran kültüründe bu ziyaretlerin ne kadar önemli bir yer tuttuğunu bu ziyaretler sayesinde öğrendim. Gerçekten de İran kültüründe bu tür ziyaretlerin yaşamın olmazsa olmazları ve huzur bulunan mekan olarak gören insanların çokluğuna şahit oldum. İran toplumunun yaşamının bir parçası olan bu türbe ziyaretlerini "İran toplumunu anlama” adı altında benim de gitmem gerekiyor düşüncesi, bu ziyaretleri benim gezimin bir parçası haline getirmişti. Alışveriş merkezlerinde görmeye alışık olduğumuz Türkiye’ye gelen İran’lı turistlerin aksine, buradaki topluluğun tarihe olan merakı, sevgisi ve bu sevgiyi zamana taşıyanları görmek beynimdeki "İran halkı” algısını tamamen değiştirdi. Biz de bu beyin tazeliğiyle İran kültürüne daha yakın temasta bulunabilmek için yollara düştük. İlk durağımız Meşhed’e 5 km mesafede Torkabe bölgesindeki Ehlibeyt silsilesinden 7.İmam olan İmam Musa Kazım’ın oğulları Nasir ve Yasir Hazretlerinin türbesi. Nasır ve Yasir Hazretleri İmam Rıza’nın da kardeşleri oluyor. Türbede görevli bir bayandan Nasır ve Yasir Hazretlerinin 16-18 yaşlarında şehit olduğunu öğreniyorum. Haklarında fazla bir bilgi edinemediğimden ben de oradaki atmosferi gözlemlemeye başladım.</p>

<p>İnsanlar gruplar halinde ziyarete geliyor. Özellikle bayan ziyaretçilerin yoğunlukta olması sebebiyle olsa gerek ziyarete gelen çocuklu ailelerin ziyaretlerini rahat yapabilmeleri ve çocukların da güzel vakit geçirmelerini sağlamak amacıyla çocuklar için özel alanlar oluşturulmuş. Burada çocuklar resim yapıyor, dualar ezberliyor, farklı aktivitelerde bulunuyorlar.</p>

<p>Aslında Tehran’da da bir çok yerde görmüştüm. Tabi bana en cazip gelen kısmı, özellikle çocuklu annelerin rahat iş ortamlarında çalışabilmeleri için her iş yerine anaokulu, kreş açılması zorunluluğu olması. Anneler işyerlerine çocuklarıyla geliyor, iş yerlerinin kreşine bırakıyor, çalışmasında mola verildiğinde çocuğunu görme fırsatı yakalıyor, ihtiyaçlarını gidermiş oluyor, aynı şekilde; çocuk için de annesinden uzakta olmadığından istediği zaman "anneyle iletişim” kurabiliyor. Böylelikle kadının sosyal ortamdan uzaklaşmaması için önünde büyük engel kalkmış oluyor.</p>

<p>Aynı duyarlılığı Nasır ve Yasir Hazretlerinin türbesinde de görmek mümkün. Çocuklar hallerinden mutlu resim çiziyorlar, anne ve babaları da dua okuyup namaz kılıyor. Türbenin bir alt katında ise yine kadınlar için çeşitli kurslar düzenleniliyor. Kur’an öğrenme, tefsir...vb. Kimileri ziyaret sonrası fotoğraf çekiyor. Kimileri oturmuş kur’an okuyor. Her yaş grupları ziyarete geliyor. Özellikle Meşhed’de İmam Rıza’yı ziyaret ettikten sonra buraya gelip burayı da ziyaret etmeleri buraya ayrı önem kazandırıyor. Türbedeki görevli bayanla sohbet ediyorum. Türk olduğumu öğrenince Hazreti Zayneb’i ziyaret etmek için Suriye’ye giderken Türkiye’den geçtiğini söylüyor bana ve benden dua istiyor. "Dua edelim de Suriye’deki şiddet dursun ve Hazreti Zeyneb’i tekrar ziyarete gideyim, O’nu çok özledim” derken çok şaşırmıştım. Bu nasıl bir hasretti ki oraya gidebilmek için benden dua istiyordu. Bu nasıl aşk’tı? Oraya gittiğinde Hazreti Zeyneb’i görecekmiş gibi hasretle yanıyordu. Ne diyebilirdim? Elbette dua edeceğim ve "Hazreti Zeyneb’in huzurunda görüşmek dileği ile” diyebildim ve türbeden dışarı çıktım. O iç karışıklığı, yoğun duygular arasında dışarı çıktığım da türbenin yanında pazar kurulduğunu gördüm. Bal çeşitlerinden kuruyemişlere, farklı süs eşyalarından meyve çeşitlerine kadar her çeşit ürünün bulunduğu pazardaydık. Bu pazar beynimin yoğun karmaşasından beni bir nebze uzaklaştırmış, bana rahatlama sağlamıştı. O beyin karmaşasıyla yolculuğuma devam etseydim, gün boyu düşüncelerle beynimi meşgul edip başımı ağrıtacaktım. Aslında fazla dalmadığın müddetçe dünyalık işlerin de ne kadar önemli olduğunu orada anlamıştım.</p>

<p>Nasir ve Yasir Hazretlerinin türbesinden sonra Nişabur’a doğru yol alıyoruz. Nişabur’u çok merak ediyordum. Nişabur’u tarih dersinden çok kez duymuştum. Evet yolculuğumuza başladık, ve şimdi Molla Sadra sokağından geçiyoruz. Molla Sadra felsefe alanında sorularla çığır açan bir şahsiyet. İran’daki sokak, cadde ve meydan isimlerine şehit isimleri ve tarihte önemli şahsiyetlerin isimleri verilmiş. Tabi bu da yolculukta bilgilerimizi tazelememizi sağlıyor. Meşhed’den Nişabur’a 1.5 saat yol sürüyor. Yol kenarlarında zikir tabelaları dikkatimi çekiyor. İran’da şehirlerarası yollarda yolcuların ve sürücülerin dikkatini çekmek ve sürücülerin yaratanla ilişkilerini canlı tutabilmek amacıyla belirli mesafelerde muhtelif zikir tabelaları ve salavatlar "lailahe illallah”, "tevekkeltu ya Allah”, "subhanallah”, "elhamdulillah” gibi zikirlerin yanı sıra Ehlibeyt imamlarının da isimlerinin yazıldığı tabelalar dikkat çekiyor.</p>

<p>Yolculuğumuz devam ederken hızlı ve sollama sebebiyle polise yakalanıyoruz. Şöförümüz cezayı ödemeye polis arabasının yanına gidiyor. Yüklü bir para ödedikten sonra yolculuğumuz devam ediyor.</p>

<p>Meşhed ve Nişabur çevresinde bağ ve bahçelerin olduğunu görüyorum. Ovalarda ekim buğday ve arpa var. Ekim için oluşturulmuş araziler var. Ve sağ tarafımızda tavuk çiftliği olduğunu görüyorum. Sonrasında ise; Nişabur’un geçim kaynağının tarım ve hayvancılık olduğunu öğreniyorum.</p>

<p>Büyük tek parça taşlı dağları geçtikten sonra toprak dağları görmeye başlıyorum. Yol boyunca gördüğüm kavşak yerlerindeki duraklarda kıbleyi gösteren tabelalar gördüm. Bu da namaz kılan yolcular için tahmini kıble bulmaktan ya da yolculukta pusula taşımaktan insanı kurtarıyor. Bu da İslam coğrafyasında yaşamanın kolaylığı olsa gerek.</p>

<p>Nişabur’a 65 km kala Binalud Rüzgar güllerini görüyoruz. Sırayla dizilmiş rüzgar gülleri estetik güzellik katmış. Ve bu rüzgar gülleriyle 28.4 MB elektrik elde ediliyor. Biraz ilerledikten sonra İran Otomotiv Sanayi Yedek Parça fabrikasının yanından geçiyoruz. Bilindiği gibi İran Otomotiv Sanayi sektörü alanında dünyada 13. Sırada yer alıyor. %100 yerli Peykan ve Samand markası ülkenin ulusal otomobil markaları olarak kabul ediliyor. Ve ülkenin en çok satılan otomobil markası üretti İran Khodro. Uygulanan yaptırımları da göz önüne alırsak gerçekten önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir.</p>

<p>Yolculuğumuz ilerlerken bizlerde de var olan araba arkası yazıları burada da görmek mümkün, fakat farklı olan şey yazının içeriği. Bizde ki yazının içeriği genellikle okunduğunda tebessüm ettiren, kimi zaman itham, kimi zaman sevgiliye sözler yazılırken burada dikkatimi çeken şunlar oldu: "ilahi, ümidimiz sensin”, "İmam Rıza’nın güvencesi”, "Ebul Fazl’ın güvencesi”, "Ya ebul Fazl, ya Fatıma”...</p>

<p>Nişabur’a 25 km kala Kademgah köyündeyiz. Meşhed’den 98 km mesafede ve dağ eteğine kurulmuş. Tarihte iz bırakan şahsiyetler kalıcı bir kültür ve medeniyetin temelini oluşturur diye her zaman düşünmüşümdür. Bu şahsiyetlerin geride bıraktığı izler gelecek nesillere de ışık olur. İşte biz de böyle bir şahsiyetin geride bıraktığı izin bulunduğu bir mekandayız. Ehlibeyt İmamları halkasından 8. İmam olan İmam Rıza’nın Meşhed’e gelişinde konakladığı yerde ve onun mübarek avuçlarıyla su içtiği pınardayız. Bu mekan iç turizmin hareketlenmesine de yol açan önemli yerlerden birisidir. Bina içinde İmam Rıza’nın ayak izi olduğu ileri sürülen siyah bir taş var. Ayrıca bölgeye ziyaret eden halk buradaki pınardan şifa niyetine su içmektedir.</p>

<p>Görkemli bir bahçeden giriyoruz buraya. Havasından suyundan ve maneviyatından etkilenmemek mümkün değil. Yaz aylarında farklı şehirlerden gelen ziyaretçiler için burada çadır kurma imkanı sunuluyor. Güvenlik görevlileri çadırda kalan ziyaretçiler için güvenlik sağlıyor. Özellikle Newruz tatilinde insanlar burada buluşup özel programların yapıldığını öğreniyoruz. Buraya "çahar bağ” da deniliyor. Yani "dört bahçe” anlamına geliyor. Gerçekten de girişten başlayıp saydığımızda dört tane bahçe geçiyoruz. Buraya ziyarete gelenlerin hicabına dikkat ettiğini görüyorum. Bunu da yanımdaki arkadaş şöyle açıklıyor. İmam Rıza’nın bayanlar için hicaba önem verdiğini bu yüzden de girişte türlü uyarılarla birlikte gelen ziyaretçilere tesettürleri düzgün olmayanlar için baştan aşağı bizim tabirimizle "çarşaf” onların tabiriyle "çador” temin ediliyor. Ve özellikle teyzelerimizin süslü ve pullu çadorlar giydiklerini görüyorum. Bu da hicabla birlikte İmam Rıza’nın huzuruna süslü kıyafetlerle geldiklerini ve önemsediklerini gösteriyormuş.</p>

<p>Kademgah’ın girişinde sıralı Pazar yerleri var. Özellikle de bu pazarda boş bidonların satıldığı dükkanlar dikkatimi çekiyor. Kademgah’a girdiğimde gördüm ki, İmam Rıza’nın bu mekana geldiğinde abdest almak için su olmayışını farkedip elini sürüp su çıkardığı bu mekanda olurda yanınızda bizim gibi şifa niyetine su almak için kap getirmeyenlerin imdadına koşuyor.</p>

<p>Kademgah’tan çıkarken alçak kapılar yine dikkatimi çekiyor. İran’da birçok yerde böyle alçak kapılar gördüm. Kapıların alçak yapılmasını Kademgah’ın müdürü şöyle açıklıyor. İran kültüründe gelenek ve göreneklerimizde büyüklere ihtiram gösterme anlamında elini göğsüne koyup karşı taraftakine saygıyla eğilmek vardır. Ve bu geleneği hatırlatmak amacıyla bazı kapılar alçak yapılır.” İlginçti, Bu yöntemin işe yarayıp yaramadığını bilmiyorum ama yine de eğer gerçekten hatırlatıcı oluyorsa güzel bir uyarı olabilir diyerek yolumuza devam ediyoruz temiz ve insana huzur veren bu ortamdan.</p>

<p>Vee Nişabur’dayız. Teymurilerin başkentliğini yapmış önemli merkez ve önemli şahsiyetler yetiştirmiş muhteşem şehirde. Bu devirde altın devrini yaşayan şehir. Tarih boyunca Horasan bölgesinin kültür ve ticaret merkezi olarak da bilinir. Nişabur önemli tarihinin yanı sıra, önemli şahsiyetlerin yetiştirdiği de bir şehirdir. Ömer Hayyam, Feriduddin Attar Nişaburi, Hacı Bektaş Veli, Müslim bin Haccac ve Hakim el-Nişaburi...</p>

<p>Büyük bahçenin içerisinde karşılıyor bizi Ömer Hayyam. İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük bilginlerden biri. Türkiye’de rubaileriyle tanınmış olsa da, felsefede, matematikte, astronomi de önemli çalışmalara imza atmıştır. Uzun yoldan gelenler bu büyük görkemli bahçede dinlenebilir. Nitekim bahçede piknik yapanları, dinlenenleri, namaz kılanları görmek mümkün. Biz de yemeklerin yiyebileceği bu bahçede uzun soluklu dinleniyoruz. Bahçede yeşilliğin ve ağaçların bol olması sebebiyle olsa gerek hava mis gibi. Sanırım burayı ziyaret için bahar mevsiminde gelmekle iyi yapmışız. Burası gerçekten de muhteşem. İnsanı tarihte gezintiye çıkarıyor. Büyük bir bahçe içerisinde İmam Zade Muhammed Mahruk ve İmam Zade İbrahim’in türbesini görüyoruz. 3. Yüzyılda yaşıyor ve dönemin iktidarına karşı siyasi mücadele veriyor ve burada şehit oluyor. Bu türbenin hemen karşısında Ömer Hayyam’ın mezarını görüyoruz. Ömer Hayyam’ın babasının mesleği ve soyadının "Hayyam” yani "çadır” anlamına gelmesi sebebiyle mezarının şekli çadır şekline benzetilmiş. Bu çadır şeklindeki türbesinin kenarları Ömer Hayyam’ın rubaiyatları yazılmış. Bu estetik görüntünün hemen çarpraz karşısında dinlenip çaylarımızı yudumlayabileceğimiz hoş mekanlar yapılmış. Tepsinin içerisinde demlikle sunulan çay bana Bosna’daki boşnak kahvesinin cezveyle sunuluş şeklini anımsattı. Bu mekanda da safranlı çaylar meşhur. Çayın içine atılan azıcık safran insana moral verici özelliğe sahipmiş. Ağaçların hışırtısı, kuşların cıvıltısı arasında ve tarihin derinlikleriyle içilen bu çay gerçekten de moral verici oldu. Kısa dinlenişten sonra Nişabur’da yolculuğumuza devam ediyoruz. Tabi Nişabur diyince firuze taşlarından bahsetmemek olmaz. O büyük bahçenin etrafını saran dükkanlarda binbir çeşidiyle firuze taşları insanların beğenisine sunuluyor. Türkiye’de turkuaz taşı olarak bilinen bu değerli taş bir çok rahatsızlıklara da iyi geldiği söylenilerek satılıyor. Baş ağrısına, göz hastalıkları, ateş, haşere sokması, sinir hastalarına, stresi hastalardan uzak tuttuğu söyleniyor. Ayrıca dostlukları arttırdığı ve barış ve huzuru temsil ettiği de söylenenler arasında. Dünyaca tanınan ve Nişabur’da çıkan bu değerli taş çıkarıldıktan sonra yedi ayrı işlem gördükten sonra takı olarak ve evlerimize değerli süs eşyası olarak da kullanılmaktadır.</p>

<p>Nişabur’un yetiştirdiği en büyük düşünür, arif ve filozoflardan biri de Attar Nişaburi. Ömer Hayyam’ın hemen 1 km mesafesinde olan Attar Nişaburi’yi de ziyaret ediyoruz. Burası gerçekten büyüleyici. Buraya İranlı ve yabancı bir çok ülkeden ziyaretçilerin geldiğini görüyorum. İç turizm de burada hareketli. Büyük bir bahçe içerisinde, insana huzur veren bu ortama insanlar gelip İran’ın geleneksel kıyafetlerini giyip hatıra fotoğrafları çekiyorlar. Nişabur’un ayrıca başka bir özelliği de tarım ve hayvancılık konusunda bölgede birinci olması. Her gün süt ve meyve buradan diğer şehirlere gidiyor.</p>

<p>Nişabur’da bir sonraki durağımız İmam Zade Şazan’ın türbesi. Tüm İmam Zade’lerin türbesinde gördüğümüz gibi buranın da tavanı aynalarla süslenmiş olan şahsiyetin yattığı mekandayız. Türbesinin büyük bahçesi dikkatimi çekiyor. Türbenin arkasında çok sayıda mezarlıklar var. Buradaki mezarlığın bizim mezarlıklardan farkı yerde siyah küçük dikdörtgen şeklinde mermerden yapılması. Cenaze törenine şahit oluyorum. Bayanlar ve erkekler siyah giyinmiş. Cenaze töreni başlıyor. Ara sıra salavatlar çekiliyor. Başsağlığı dileniyor. Ortada hurma ve meyveler var. Cenaze töreni sonrası gelenlere ikram edilecek. Hemen yanında henüz başlamamış bir cenaze töreni daha var. Burada "mezarlara basılmaz” ilkesini siliyoruz beyinlerimizden. Çünkü burada insanlar bu siyah mermerlerin üzerinde yürüyorlar. Özellikle çocukların mezarlıkların üzerinde oyun oynadığını görüyorum. İlginç, demekki kültürden kültüre, çocukluktan öğrendiğimiz "kırılmaz tabularımız” değişebiliyormuş.</p>

<p>Ve yine Nişabur’da başka türbedeyiz. Bu seferki farklıydı. Türbeye girer girmez beyaz örtüler ve perdeler dikkatimi çekiyor. Meğer Bi Bi Şatayte Hanım’ın türbesiymiş. Bayan olması sebebiyle beyaz dekor yapılmış. Bu bayan İslam için büyük çalışmalar yapmış önemli bir şahsiyet. Türbeye girer girmez değişik bir atmosfere girdiğimi fark ettim. Bu türbede gördüğüm her şey, görünenin ötesine bakmamı salık veriyor gibiydi. Aslında benim de öyle özelliğim var, gördüklerimi perde arkasını merak ederim. Öteler, derinlikler benim ilgi alanımdır. Bu yüzden bu türbenin işlemelerinden zatından bahsetmeyeceğim. Burada bir kadının türbeye gelip, "ya ilahi, yardım et, ben ne yapacağımı bilmiyorum” diyerek yalvararak ağlaması dikkatimi çekti. Öyle çaresizce ağlamasından belli oluyordu ki, bu kadın bir çıkmazda ve kendi de bir yol bulamamış ve buna çözüm olarak buraya gelip hemcinsinden yardım diliyor. Bundan sonraki yaşamı nasıl cereyan eder, nasıl bir yol çizer bilinmiyor ama görünen o ki, bu bayan gerçekten içler acısı halde ve tek dayanağından yardım talep ediyor.</p>

<p>Gözyaşlarına kurban olayım teyzem! Nedir seni bu kadar ağlatan? Çaresizce teyzemin yaptığı duaları izledim. Öyle içten, öyle sıcaktı ki... sonra şöyle biraz düşündüm. Kimi insanlar böyle bir durumda alkole sarılır, kimileri intihara, sigaraya ve ya eşe dosta koşar. Bu teyzem buraya gelmeyi tercih etmiş. Ne zararı olabilir? Varsın gelsin samimi niyetlerle döksün içini, yardım dilesin. Varsın kimseye zararı dokunmadan yalvarsın yakarsın yapsın duasını. Yoksa bizlerin kalpleri taşlaştı da mı buraya geldiğimde hiçbir duygu hissetmiyorum? Teyzem sen ağlama, senin yerine ben ağlayayım bu taşlaşmış kalbime. Sen ki o gözyaşlarınla belki gidersin cennete, beni ne götürecek oraya? Allah yar ve yardımcımız olsun.</p>

<p>Bu duygularla türbeden çıktım. Türbenin bahçesinde yaşlı amcalar toplanıp oturmuşlar. Sohbet edip vakit geçiriyorlar. Bir grup amca kendi elleriyle çizdikleri dokuz taş oyununu oynuyor. Siyahlı beyazlı taşlar bulmuşlar, gruplara ayırmış hiç sıkılmadan yeniden oynuyorlar. Bir diğer grup amca ellerine tesbih almış, hem çekiyorlar hem etrafı izliyorlar. Elbette hiç konuşmadan aynı şeyleri yapıp etrafı seyretmekte ayrı bir zevk olsa gerek! Bir diğer grup ise hararetli hararetli memleket meselelerini konuşuyorlar çaylarını yudumlarken. Aslında tüm bu grup amcalardan gençliklerindeki karakterlerini çıkarmak zor olmuyor. Sosyal olanlar, asosyal olanlar, aktif olanlar, zeki olanlar... Ama en merak ettiğim ise, yaşlıyken dokuz taş oyununu oynayan amcaların gençlik hallerinin nasıl oldukları? Anlaşılan dünyanın neresinde olursanız olun amcalarımız aynı amca.</p>

<p>Bu düşüncelerden uyandığımda, havanın karardığını farkettim. Arabamıza binip Meşhed’e dönme zamanı gelmişti. Yolda yine düşüncelere daldım. İran gerçektende derinliğiyle mütenasip olarak ele vermiyor kendini. Üzerinde tarih tozunu taşıyor. İlk bakışta neler olup bittiğini elinizi daldırmadıkça dışarıdan anlayamıyorsunuz. İnsanları özensiz giyinir gözükürler, yoksul, mutsuz... ama esas halkla oturup kaynaştığınızda mutlu olduğunu anlarsınız. Mütevazi ve sade yaşamaktır onların tercihi. Bu da bizim düşüncelerimizi bir çok kez yanıltır.</p>
]]></content:encoded>
<author>Bahar Akbulut</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/bahar-akbulut/meshed-den-gezi-notlarim-4/60/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:37:41 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Meşhed'den Gezi Notlarım-3</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sıralı dükkanları geçtikten ve alışverişimizi de yaptıktan sonra o muhteşem kubbeyi uzakta bir kez daha görüyorum. İçimde tarif edilemez bir heyecan kaplıyor. Meşhed’de bütün yollar İmam Rıza’nın makamına çıkıyor. Şehrin anahtarı sanki onun elinde gibi. Her yol ona gidiyor. Önemli şahsiyetlerin tarihte iz bıraktığını düşünüyorum. Ve geride iz bırakanların bir tanesi de İmam Rıza. İmam Rıza, İslâmî siyaset sahnesine bir yıldız gibi doğdu. Kur’an’dan ayrılmayan ve Peygamber’den (a.s) bize paha biçilemez emanet değilmiydi O? Onlara ve Kur'ân'a birlikte sarılan kimse sapmaz diye bize çocukluktan öğretilmemiş miydi? Ve işte şuan o mübarek şahsiyetin makamına gelmiştim.</p>

<p>Türbenin giriş kapısının önündeydim şimdi. Türbenin girişinde kadın ve erkekler için ayrı giriş kapıları yapılmış. Ziyaretçilerin rahat ziyaret yapabilmeleri için pratik ve güvenli giriş alanları oluşturulmuş. Türbenin büyük 4 ana giriş kapısı, bu ana kapılarından ayrı olarak 4 ayrı da yan kapılar var. Altın kaplamalı muhteşem kubbe altına doğru ilerliyorum. Tüm duyguları aynı anda yaşıyorum. İğne atsan yere düşmez bir kalabalık. Buraya ilk defa ziyarete gelenlerin ilk üç dileklerinin kabul edildiğini söylüyorlar. Ben ne istiyordum? Bir kul ne isterdi ki? Öylece durmuş etrafımı gözetliyorum. Türbenin içindeki kristaller iç dünyamdaki parçaları birleştiriyor. Karanlık bastırmıştı ama gündüz gibi aydınlıktı. Sürekli hareketlilik var. Kimi ailesiyle gelmiş, kimi okul gezisiyle. Büyük küçük, yaşlı genç, bebek her yaş grubundan insanlar buradaydı. Kimi genç gruplar halinde bir köşeye oturmuş hep bir ağızdan dua ediyor. Kimi ise, tek başına bir köşede oturmuş yaratanla yalnız olmayı tercih etmiş. Kimi namaz kılıyor, kimi ellerini semaya açmış dua ediyor. Ama herkesin tek bir dileği var dı. yüce Allah’ın kendilerinden her türlü kiri arındırıp tertemiz kıldığı Ehl-i beyt İmamlarından İmam Ali b. Musa er-Rıza’nın kurtuluş gemisine binip eşya denizinde boğulmaktan kurtulmak.</p>

<p>Burada sabaha kadar durabilirdim ama dinlenip yarın erkenden yola çıkmalıydım. Ertesi gün Meşhed’in etrafını gezmek istiyordum. Biraz hüzünle biraz zihin yorgunluğu ile ayrılıyorum. Kaldığımız yere geri döndüm. O gece içimde tatlı bir huzur, yüzümde hafif bir tebessümle uykuya dalmışım.</p>

<p>Meşhed’de ikinci güne yağmur sesiyle uyanıyorum . Evet Meşhed’e yağmur yağmıştı. Yağmur bereketti ama benim gezi planımda bazı değişiklikler yapmam gerekiyordu. Nevruz tatili dolayısıyla da Meşhed’in kütüphanesine gidememiştim. Üzgündüm, çünkü İran’ın milli kütüphaneden sonra ikinci büyük kütüphanesiydi ve bu benim için çok önemliydi. Neyse bir dahaki sefere diyip arabamıza atlayıp şehir turuna devam ediyoruz. Bugünki planımız kalabalığın yoğun olduğu alanlara gitmek. Şehrin girişlerinden akın akın arabaların girdiğini gördüm. Şehre doğru yoğun trafik akımı var. Ben de o atmosferi yaşamak için şehrin girişine doğru gitmek istedim.</p>

<p>Caddeleri seyrediyorum. İnsanlar Newruz dolayısıyla Meşhed’e İmam Rıza’yı ziyarete gelmeye başlıyor. Trafik bazen keşmekeş, biraz sonra insanlar birbirine girecek diye bekliyorsunuz. Ama trafik durmuyor, kendi halinde akıp gidiyor.</p>

<p>Şehrin girişlerinde büyük parklar ve parkların içerisinde misafirlerin konaklaması için kamp alanları oluşturulmuş. Yolcuların yanlarında getirdikleri renga renk çadırlar renkli bir çadır kenti andırıyor. Meşhed’e giriş yerlerinde oluşturulan kamp yerleri adeta çadır kente dönüşmüş. İran’da yaz aylarında şehirlerararası yolculuk yapmak kolay ve ucuz oluyor. Çadırın varsa otel ya da misafirhaneyde kalmana gerek yok. Başka şehirlerden gelen ziyaretçiler için kolaylık sağlanıyor. Su ve elektrik ihtiyaçları devlet tarafından karşılanıyor. Meşhed’in içerisinde çeşitli oteller ve misafirhaneler de var. Tercih eden burada da kalabiliyor. Özellikle İmam Rıza’nın türbesinin etrafında çeşitli oteller görmek mümkün. Buraya farklı şehirlerden insanlar İmam Rıza’yı ziyarete geliyor. Bir çok arabanın üst bağajında yolculukta kullanılacak valiz ve çadırlar dikkatimi çekiyor. Bu da iç turizmin hareketliliğini gösteriyor. Şehir hareketli, şehirlerin girişinde yüksek güvenlik önlemleri alınmış, insanların güvenli ve rahat yolculuk yapması için her türlü önlemler alınmış.</p>

<p>Şehir girişlerinde hummalı bir duvar resim boyamaları çalışması yapılıyor. Kadınlı erkekli gençli orta yaşlısı burada duvar boyaması yapıyor. Özellikle rengarenk bahar motiflerinin kullanıldığı duvar resimleri boyanıyor. Hemen duvar resimi yapan bir bayanın yanına gittim. Ayaküstü sohbet etme fırsatı yakaladım. Resim yapmayı çok sevdiğini burada duvar resimleri yaparak Meşhed şehrine gelen ziyaretçilerin İmam Rıza’nın misafiri olduğunu ve kendisinin de gelen bu misafirlere ufak bir hediye olması amacıyla bu işe koyulduğunu anlatıyor. Gerçekten çok şaşırmıştım. Bu nasıl bir algılama bu nasıl bir bilinçti? İnanamadım. Türkiye’ye de gel dedim ve birlikte hatıra fotoğrafı çektirerek oradan ayrıldım.</p>

<p>Arabaya bindiğim de aklıma muhtelif mesafelerde sürekli hatırlatılan uyarı levhaları geldi. Levhada İmam Rıza’nın misafiri olunduğuna dair uyarı yapılmıştı. Bu bilincin hayatın her alanında uygulanıyor olmasını görmek gerçekten güzeldi. Aslında bu uyarı yapılacak her türlü kötü işlerin de bir nebze engellenmesi anlamına da geliyordu.  <strong>DEVAM EDECEK....</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Bahar Akbulut</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/bahar-akbulut/meshed-den-gezi-notlarim-3/59/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:36:20 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Meşhed'den Gezi Notlarım-2</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Aslında Meşhed İmam Rıza’nın ziyaret yeri olması sebebiyle 24 saat hareketli bir şehir olduğunu söylemişlerdi. İnsanlar dünyanın bir çok yerlerinden İmam Rıza’yı ziyarete geliyor, sabaha kadar İmam Rıza’nın türbesinde ibadet edip Kur’an okuyorlar. Ben de bu insanlara karışmak istiyordum ama yolu bilmediğimden sabahı beklemenin daha uygun olacağına karar veriryorum ve dinlenmeye geçiyorum.</p>

<p> Yorgun bir gün geçirmiştik, bavullarımızı yerleştirip akşam yemeğini yemeğe gittik. İlk gün yediğim pilav ertesi günün yemeğinin habercisiydi aslında. Pirincin çok tüketildiği bir yemek kültürüyle karşı karşıyaydım. "Korma sebzi Polou”, "Zereşk ba Morg Polou”, "Bhagala Polou”,gibi pilavlar da et, kuru ya da taze meyve kombinasyonlarıyla sıklıkla pilav çeşitleri değişiyordu.</p>

<p>Hatırlatmakta fayda var. İran’da özellikle Gilan ve Mazendera bölgelerinde pirinç bolca yetiştirilir. İran pirinci ince taneli ve uzun olanıdır. Çoğunlukla kendine has aroması ve kokusu vardır. Pişirilme yöntemi olarak da, Türkiye’de kavurma yöntemi tercih edilirken, İran’da salma ve demleme tekniğiyle pişirilmekte. Tabi bu yöntem daha hafif ve sağlıklı olmasından sebep olsa gerek çok tüketiminde rahatsızlık vermiyor.</p>

<p>Sabahın ilk saatlerinde kendimi Meşhed sokaklarına attım. Biran önce Meşhed sakinleriyle tanışmak o atmosfere karışmak istiyordum. Sokaklar arasında dolaşmaya başladım. Bazı dükkanlara girip çıkıp insanlarla kaynaşmaya başlamıştım. Meşhed, Afganistan sınırına yakın olmasından olsa gerek Meşhed halkı Afgan insanlarına benziyor. Gözleri hafif çekik, yüz hatları belirgin.</p>

<p>Kaldığımız yerden çıkınca yüz metre ilerisinde büyük meydan gördüm. İran’ın meydanları meşhurdur ve Meşhed’de de bu meydanlara tanık oluyorum. Her meydanda ilkbahar’ı simgeleyen farklı figürler konulmuş. Her meydanın farklı süslemeleri var. Meydanlarda çiçek çeşitlerinin yanı sıra Nevruz kültürünü yansıtan figürlerde dikkat çekiyor. Hacı Nevruz da denilen "Emu Nevruz” karekteri siyaha boyanmış bir surat , baştan aşağıya kırmızı kıyafetli elinde zilli def bulunan bir şahsiyet figurü. Bu da İran’ın tarihinde önemli Nevruz kültürünü yansıtıyor.</p>

<p>Yine sokaklarda ve caddelerde, farklı estetiklerle büyük şehit resimleri dikkatimi çekiyor. Şehit resimlerin konulmasıyla insanlara o şehitlerin sürekli hatıralarda kalınması sağlanıyor. Kimi zaman duvar resimleri olarak karşımıza çıkıyor, kimi zaman resmin çerçeveletilmiş hali ve yanında iki tane şamdanlık konulmuş şekilde karşımıza çıkıyor. Ama en ilginç olanı da arabaların gidiş yönünden geçerken yandan korkuluklarla yapılmış farklı şehit resimleri. Aslında tam anlamıyla bu şehir "şehit” kokuyordu.</p>

<p>Şehit resimlerinin yanı sıra Peygamber (a.s) ve Ehlibeyt İmamlarına salavat tabelaları yoğunlukta. Şehrin içerisinde de yine mağaza vitrinlerinde sokak levhalarında muhtelif aralıklarla İmam Rıza’ya salavat getirilmesini tavsiye edilen levhalarla karşılaşıyoruz.</p>

<p>Sokaklarda ve özellikle İmam Rıza’nın türbesinin etrafında insanlar birbirlerine hurma, şeker, vs. ikram ediyorlar. Bunların adak için olduğunu öğreniyorum. Bazen de insanlar geçmişlerinin ruhu için dağıtıyorlar. Buradaki adak için. İkram edilenlerden alırken salavat çekiliyor. İnsanların bu denli birbirlerine ikramda bulunmaları, kibar ve hoşgörülü olmaları yine İmam Rıza’nın geride bıraktığı izlerden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.</p>

<p>Gün boyunca caddelerde geziniyorum. Özellikle İmam Rıza’nın türbesinin bulunduğu bölge gezinti yerimin merkezini oluştuyor. Yavaş yavaş hava kararmaya başlıyor. Ama Meşhed’de İmam Rıza’nın türbesinin etrafı inanılmaz hareketli. İmam Rıza’nın türbesi ve türbe etrafında hummalı bir inşaat çalışması var. Yeni inşa edilen ve henüz tamamlanmayan büyük alışveriş merkezleri yapılıyor. Ama bir yandan da eski küçük mağazalarda işlek. İnsanlar alışveriş yapıyor, hediyelik eşyaları satın alıyorlar daha çok. İmam Rıza’nın türbesine doğru yavaş yavaş ilerliyorum. Burada sıra sıra bir sürü dükkanlar var. İnsanlar hediyelik eşya olarak bölgenin yerel kıyafetleri ve bölgenin gelir kaynağı olan kuru üzüm ve ”zereşk” denilen kuş üzümüne benzer şerbet olarak yapıldığı gibi pilavların üzerine de konulan bir meyveden alıyorlar. Bu meyve hafif ekşimsi bir tat veriyor. Pilavların üzerine estetik görüntü katması amacıyla biraz bu "zereşk” meyvesinden koyuluyor. Gerçekten de hem lezzet katıyor hem de estetik bir görüntü oluyor pilavın üzerinde. Tabi bölgede safran yetiştiriciliği olması sebebiyle de Meşhed ve etrafında safran satışlarının da bol olduğunu görüyorum. Aslında safran İran’lıların vazgeçilmezi. Herşeyde safran konulduğunu görebilirsiniz. Safranlı dondurma, safranlı çay, safranlı tatlılar, safranlı pilavlar vs. gibi bir çok alanda safranın kullanımını görebilirsiniz. Safranın dinlendirici, sakinleştirici özelliği var, sanırım İran’lıların neden bu kadar sakin olduğunu anlar gibiyim. Kavga ederken bile sakinler. Biraz Türkiye’ye de getirsek fena olmaz diye düşünüyorum. <strong>Devam edecek.....</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Bahar Akbulut</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/bahar-akbulut/meshed-den-gezi-notlarim-2/58/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:34:26 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Meşhed'den Gezi Notlarım-1</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tehran Havalaanındayım. Meşhed’e gitmek üzere uçuşumun saatini beklemekteyim. O an düşündüm. Evet Meşhed’e gidiyordum. Beynimin bir yanına saplanmış önyargılarımdan kurtulmalıydım. Peki nasıl aşmalıydım bu ön yargıları? Mesela, Meşhed hakkında daha çok bilgi toplamalıydım. Merakımın giderilmesi ve eksik bilgilerimi tamamlamak açısından yanıma aldığım Meşhed’e dair kitabları karıştırıyorum. Meşhed’e ulaşımda bir çok alternatifler konulmuş. Meşhed’e ulaşım uçakla olduğu gibi demiryolu ve karayolu ulaşım rahatlığı da var. Demiryoluyla Tehran’dan Meşhed’e 12 saat sürüyor, karayoluyla ise 10-12 saat. Ama ben uçakla gitmeyi tercih ettim.</p>

<p> </p>

<p>Bilet kontrolunden geçtikten sonra uçakta yerimi aldım. Uçağa giriş yaparken bizdeki gibi tüm prosedürler uygulanıyor. Fakat tek farkı pilotun uçuş öncesi bilgi vermeye başlamadan önce besmele çekerek, yolculuk –sefer- duası okuması ve yolcuların salavat getirmesiydi. Bayan hostesler pardesülü formaları ve başörtüsüyle hizmet ediyorlar. Pilot, uçuş bilgilerini veriyor. 1.15 dk. süreceğini, 2000 kusur metre yükselikte uçuş yapacağımız vs söylüyor. Yolculuk 1 saat 15 dk sürecekti ve bu süre içerisinde Meşhed’le ilgili bilgi edinmeye başladım. Gözlerimin önünde haritada canlandırmaya başladım.</p>

<p> </p>

<p>Meşhed, İran’ın kuzeydoğusunda yer alıyordu. Afganistan ve Türkmenistan sınırına komşu. Afganistan’a daha yakın. Horasan Razavi Eyaletinin merkezi ve etrafı dağlarla çevrilmiş ovaya kurulmuş bir şehir. Okuduğum bilgileri hafızama kazımaya çalışıyorum. Bütün bu bilgileri bir yandan okur, diğer yandan da zihnimde canlandırmaya çalışırken, pilotun iniş hazırlıkları yapılması için kemerlerimizi bağlamamız gerektiği uyarısıyla kendime geliyorum.</p>

<p> </p>

<p>Pilot, uçağımızın inişe hazır olduğu hatırlatması yapıyor. Ben tepeden Meşhed’i görüyorum. Gecenin karanlığında şehirde yanan ışıklar şehri adeta parlatıyor. Renkli lambalarla süslü caddelerin varlığını görebiliyorsunuz. Kısaca, Meşhed’i yukarıdan görüyor ve ışıl ışıl bir şehir intibasına varıyorsunuz. Şehrin tam ortasında, İmam Rıza’nın makamını yada İmam Rıza’nın kabrinin bulunduğu alanın daha parlak ışıklarla dikkatimizi çekiyor. İşte Meşhed bütün parlaklığı ile bana el sallıyor gibi. İçimi heyecan kapladı, bu ışıl ışıl olan şehre merakım artmaya başlamıştı.</p>

<p> </p>

<p>Akşam 18.00’de havaalanına iniyoruz. Uçaktan iniyor valizlerimizi almak için kalabalığa karışıyoruz. Havaalanından çıkar çıkmaz tertemiz bir hava bizi karşılıyor. Temiz hava ve çiçek kokuları sarmış etrafı. Havaalanının çıkışındaki park süslemesi bizi büyülüyor. Öncelikle ışıklandırma dikkatimizi çekiyor. Ardından parklara yeni ekildiği belli olan laleler, sümbüller, karanfiller, menekşeler, tüm çiçek çeşidini görmek mümkün. Hafif esen rüzgarla birlikte çiçek kokuları muhteşem ikili oluşturuyor adeta..</p>

<p> </p>

<p>Burası gerçekten farklıydı. Meşhed, "beni öyle gördüğün her kente benzetme, benim farklılığımın farkına var” diyordu sanki. Açıkcası; Meşhed’i anlayabilmek için gerekli ipuçlarını bulmam gerekiyordu, ama Meşhed bu ipuçlarını vermek konusunda biraz nazlanıyor gibi...</p>

<p> </p>

<p>Önce; "Meşhed” kelimesinin anlamı zihnime yeniden kazılıyor. " Meşhed” kelimesi "şehit düşülen yer” anlamına geliyor. İmam Rıza’nın şehadetine nisbet bu adı alıyor. Yani, " Meşhed” tarihi İmam Rıza’nın Şehadetiyle paralellik gösteriyordu. Sanırım bu şehri farklı kılan nedeni bulmaya başlıyordum. Aslında Meşhed, islam öncesine ait şehrin şu anki kurulu yerinden 25 km uzaklıktaki eski Tus’un yerini almış ve kaynaklarda onunla karıştırılmıştır. Aslında, " Tus” aynı ismi taşıyan şehrin de içinde yer aldığı bölgenin adıdır. Tarih boyunca bu bölge, önemli ipek yolu ile baharat yolu gibi kervan yollarının üzerinde bulunduğu için her zaman önemli bir konumda olmuş. Yani bu sebeple Meşhed’i önemli kılan ilk neden olarak dünyanın bir çok ülkesinden insanı birarada toplayan Ehl-i beyt halkasından 8. İmam olan, " İmam Rıza” (a)nın makamının ziyaret yeri olma özelliğiydi. İkinci önemli kılan şey ise, ticaret yolu üzerinde bulunmasından dolayı ticaretin getirdiği zenginlikle gelişmiş olmasıdır. Bu özellikleriyle de Tehran’dan sonra ikinci büyük şehir oluyor.</p>

<p> </p>

<p>Zihnimdeki bilgileri tazeledikten sonra arabalarımıza binip kalacağımız yere doğru gitmek üzere yol aldık. Şehir gerçekten olağanüstü büyüsüyle bana "hoşgeldin” diyordu. Gerçekten de muhteşem bir şehir. Akşam olmasına rağmen meydanlar caddeler ışıl ışıl. Güzelliğiyle büyülüyor. Öyle deniziyle, koca gök delenleriyle değil. Farklı dokusuyla, üzerinde tarihin dokusunu taşıyormuş gibi. İlk bakışta içinde ne çok değerli mücevher taşıdığını anlayamıyorsunuz, derinlere dalmadıkça. O zaman derinlere girmeliydim... taa derinliklere...</p>

<p> </p>

<p>Meşhed’de kalacağım yere ulaştım ve merak içerisinde Meşhed’i gezmek için heyecanlanıyorum. Sabırsızlığım artıyor adeta. Gündüzünü merak ettiğim kadar, gece olmasına rağmen, içimdeki şehri gezme merakını bir türlü atamıyorum. Asılında şehrin gece ve gündüz farkını da gözlemlerim diye düşünüyorum. Ama, vakit çok geç. İçimdeki merakı sabaha bırakmak zorunda kalıyorum. Sabahı zor edeceğim. <strong>Devam edecek.....</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Bahar Akbulut</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/bahar-akbulut/meshed-den-gezi-notlarim-1/57/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:33:14 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Boşanmaya İlişkin Nafaka Ödenmezse Ne Olur</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Boşanma davaları devam ederken veya sonuçlandığında olmak üzere mahkeme tarafından, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak, az kusurlu tarafın veya müşterek çocuğun yoksulluğa düşmesinin engellenmesi adına tarafların nafaka ödemesine hükmedilebilir.</p>

<p> </p>

<p>Nafaka belirlenirken yoksulluğa düşme oranının yanı sıra tarafların maddi durum da gözetildiğinden; tarafların ödeyemeyeceği meblağlar hakkında karar verilmemektedir. Bunun yanı sıra maddi imkanların ve sair şartların değişmesi halinde, nafakanın artırılmasını, indirilmesini veya kaldırılmasını talep etme imkanı da bulunmaktadır. Dolayısıyla tüm bu şartlar doğrultusunda nafakanın ödenmemesinin, kötü niyetin varlığı anlamına geldiği kabul edilebildiğinden, yaptırımı daha ağır olmaktadır.</p>

<p> </p>

<p>Nafakanın ödenmemesi durumunda başvurulacak yol, İcra ve İflas Kanunu’nun 344. Maddesinde; "Nafakaya ilişkin kararların gereğini yerine getirmeyen borçlunun, alacaklının şikâyeti üzerine, üç aya kadar tazyik hapsine karar verilir. Hapsin tatbikine başlandıktan sonra kararın gereği yerine getirilirse, borçlu tahliye edilir. Borçlunun, nafakanın kaldırılması veya azaltılması talebiyle dava açmış olması halinde, ileri sürdüğü sebepler göz önünde bulundurularak, tazyik hapsinin uygulanması bu davanın sonuna bırakılabilir.” denilmek suretiyle düzenlenmiştir.</p>

<p> </p>

<p>Özetlemek gerekirse; aleyhinize, nafaka ödenmesine ilişkin karar verilmesi halinde, söz konusu nafaka tarafınızca ödenmezse, karşı tarafın şikayeti üzerine hakkınızda 3 aya kadar, disiplin hapis cezası niteliğindeki tazyik hapsine karar verilir. Bu hapis cezası; seçenek yaptırımlara çevrilemeyen, ön ödeme uygulanamayan, tekerrüre esas olmayan, şartla salıverilme hükümleri uygulanamayan, ertelenemeyen ve adli sicil kayıtlarına geçirilmeyen hapis türüdür.</p>

<p> </p>

<p>Ancak bunun için; ara karar ya da gerekçeli karar niteliğinde bir mahkeme kararı olmalı, bu karara dayanarak başlatılan icra takibi kesinleşmiş olmalı, takibe ilişkin gönderilen icra emrinin tebliği üzerinden 1 ay geçmiş olmalı ve son olarak ödenmeyen nafakaya ilişkin icra takibi en geç 3 ay içinde yapılmalıdır. Uygulama, şikayet tarihinden geriye dönük 3 ay içerisindeki aya ilişkin nafakanın ödenmemesi hakkında başvurunun yapıldığının kabulü yönündedir.Şikayet dilekçesinde de suç tarihi olarak ödenmeyen nafakanın tarihinin yazılması gerekmektedir.</p>

<p> </p>

<p>Yine bu süreç içerisinde nafaka borçlusu tarafından nafakanın indirilmesi ya da kaldırılması davası açılmış olması halinde; öne sürülen sebepler kapsamında tazyik hapsinin uygulanmasının; nafakanın indirilmesi ya da kaldırılması davası sonuçlanıncaya kadar bekletilmesi gerekmektedir.</p>

<p> </p>

<p>Nafakanın ödenmemesi dolayısıyla hakkınızda şikayette bulunulması ve tazyik hapsine karar verilmesi durumunda; ödenmeyen aylara ilişkin nafakanın ödenmesi halinde, tazyik hapsi sonuçlanarak borçlunun tahliyesine karar verilir.</p>
]]></content:encoded>
<author>Av.Füsun Karaca</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/av-fusun-karaca/bosanmaya-iliskin-nafaka-odenmezse-ne-olur/56/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:26:22 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ABD yine Obama'yı Seçti</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>ABD 50 federe devletten(eyalet) oluşan,ulusal belirleyici bir vasfı olmayan adeta bir Anonim Şirkettir.Değişik renklerde ve büyüklüklerde taşlardan oluşan melez bir mozaik yapıya sahiptir.. Büyük fakat yumuşak taşlardan oluşan parçalara karşılık,küçük fakat çok sert taşlardan oluşan parçalarıda içinde barındıran 310 milyonluk nüfusu ile büyük bir ülkedir.<br />
Üniter devletlerde vatandaşlık "kan” esasına göre belirlenirken ABD de "toprak” esasına göre belirlenir.ADB topraklarında doğan her insan ABD vatandaşı olur.<br />
Çok büyük bir iktisadi,mali,askeri,teknolojik yapıya sahip bir ülkenin kim veye kimler tarafından yönetildiği dünyayı hep yakından ilgilendiren bir konu olmuştur. ABD nin dahili ve küresel siyaseti diğer tüm ülkeleri olumlu ya da olumsuz etkileyecek ciddi bir durum ve gerçeklik olduğundan ABD seçimleri ABD li seçmenlerden belkide daha çok ABD ile şöyle ya da böyle ilişki içinde olan ülkelerin ilgisini daha çok çeken bir olay olarak hep dünya gündemine oturmuştur.<br />
Amerike Birleşik Devletleri Anonim Şiketi (!)nin kuruluşundan bu yana enbüyük ve imtiyazlı hisseye sahip küçük fakat sert ortağı Yahudiler olmuştur. Mali alanda çok güçlenmiş bu ortak, ABD nin diğer tüm alanlarında,ekonomik, askeri,siyasi olsun etkin ve belirleyici olmuştur. Olmaya da devam etmektedir.Bu sebepten ABD yöneticilerinin birinci derecede önceliğini,ABD nin değil, İsrail'in güvenliği ve korunması teşkil etmiştir.<br />
4 Kasım 2008 deki seçimde başkan seçilen Demokrat Hüseyin Barack Obama kendilerini ABD nin asıl sahiplari gören WASP (beyaz anglo sakson protestan)unsurların temsilcisi kabul eden,neo-con Cumhuriyetçileri yenen,yarı-beyaz,yarı-siyah anatomisi,yarı-hıristiyan,yarı-müslüman dini yapısı ile ABD melez yapısını her yönü ile tam temsil eden ilk siyah derili başkandır.Beyaz adamın ülkesinde ilk defa Afrika kökenli bir siyahın başkan seçilmesi, ABD de yeni bir dönemin başlangıcı olarak algılanmış,Bush yönetiminin,Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (PNAC)ile başlattığı, Haçlı savaşlarının sona erdirileceği ve dünyanın rahat bir nefes alacağı ümidini doğurmuştur.<br />
Amerikan küresel politikalarına entegre parelel politikalar izleyen,geleceğini ve varlığını ABD nin himmetine terketmeyi çıkar yol gören, Türkiye de dahil birçok ülke yöneticileri, Obama'nın başkan seçilmesini desteklemiş,seçilmesini bir şans olarak heyacanla karşılamış, hatta bu seçimi kutlamak için kurban kesenler dahi olmuştur. Amerikan yanlısı Türk basını, Obama'nın 2009 yılında Türkiye ziyaretinde "Welcome President”başlığı ile çıkmıştır.<br />
Obama'nın ilk dönemine bakıldığında,seçim sloganı olarak "değişim”i seçmesi, demokrat partili olması,bu gelenekten gelen birtakım küçük lafta kalan olumlu ayrıntıları sergilemesine elbette neden olmuştur ancak ABD temel politikalarında bir değişiklik olmamıştır.. Kabine yapılanmasında yanına aldığı bakanlar, danışmanlar,Bürokratlar, Clinton ve Bush dönemleri kabinelerini aratmayacak yapıda kişilerden oluşmuştur. Obama'nın ilk dönem kabinesine baktığımızada, özellikle Türkiye ve İslam dünyasına dağıttığı mavi boncuk ve vaadlerin uygulanabilirlikten uzak, ayağı yere basmayan vaadler olacağını gösteriyordu.Nitekim öyle oldu. Kabine yapılanması barış ve değişim iddialarını tekzip eder mahiyette oluşturuldu.<br />
Kabine üyelerinden bazıları şu şahıslardan oluşuyordu:<br />
Jeo Biden,Obama'nın Başkan Yardımcısı oldu. Müslüman ve Türk düşmanlığı ile bilinen biri. KKTC nin Kıbrıs'ta işgalci olduğunu ve ortadan kaldırılması gerektiğini,”Ermeni Soykırımı” yalanının ABD tarafından tanınmasını savunan bir kişi.<br />
Richard Hoolbrooke, Yugoslavya'nın parçalanmasında görev almış,devlet parçalama uzmanı.Bush döneminde ,İran,ırak,Kuzey Kore'den oluşan "Şeytan üçgeni” yerine, "Kriz Ekseni”olarak tanımla<br />
dığı eksende sayılan ülkeleri,parçalama ve yönetme görevi aldı. "Kriz Ekseni”ülkeleri olarak;Türkiye,İran, Irak,Afganistan,Pakistan sayılıyordu. Özellikle İslam ülkelerini hedef aldığı görülüyor.<br />
Rahm Emmanuel,Bill Clinton'ın da danışmanı,”Siyonizm şovelyesi”ünvanı sahibi,ABD de zengin yahudi lobisinin en güçlü adamı.Obama'nın Kabine bakanı oldu.”Siyonizm şovelyesi”,Siyonizme en fazla hizmet etmiş kişilere verilen Uluslar arası bir Unvan.<br />
Robert Gates,Bush dönemi savunma bakanı.Obama'nın da savunma bakanı oldu. Bush döneminin saldırgan politikalarının baş mimarklarından,”Büyük orta doğu projesi”nin en üst düzey yönetici lerinden biri olarak biliniyor.<br />
Hillary Clinton, ABD eski başkanı Bill Clinto'ın eşi.Obama'nın Dışileri bakanı.<br />
Obama'nın kabinesinde bu kişilere yer vermesi,"gaz almak” içn sarfettiği boyalı laflara ümüt bağlayanların nekadar boş hayaller peşinde zaman tükettiğinin cevabı olmuştur.<br />
Barack Obama'nın ilk dört yıllık döneminde G.W.Bush döneminden farklı bir politika izlenme miş tir. Hatta obama dönemi Türkiye ve diğer islam ülkalari açısından daha kötü bir dönem olmuştur.<br />
ABD Temsilciler Meclisinde,Ermeni Soykırımı yalanının kabulüne ilişkin Türkiye Aleyhine gelişmeler olmuştur.<br />
Afganistan ve Irak ta ABD nin yerleşmesi ve işgali kalıcı kılması için çalışmalar yapılmıştır.ABD girdiği ülkelerde her türlü farklılıkları kaşıyarak, farklı kimliklerin birbirlerine karşı bilenerek birlikte yaşama kültürünün yok olması ve parçalanma tehlikesini ortaya çıkarmış, ülke insanları arasında uzun sürecek kalıcı düşmanlık ve çatışmaların fitilini ateşlemiştir. Bazı arap ülkelerinde ortaya çıkan halk ayaklanmalarında, ABD işne gelen tarafı destekleyerek,samimiyetsiz bir politika izleyerek,çıkar ve sömürü amaçlı etkinliğini artırma yoluna gitmiştir.Guantanamoikence kampını kapatmamıştır. Filistinde israil ambargosunu kırma amacına yönelik eylemde, Türkiye'den eyleme katılan "Mavi Marmara” gemisine İsrail saldırısı ve 9 yurttaşımızı katletmesi ile gerilen Türkiye İsrail ilişkilerinde, ABD açıkca İsrail'in yanında yer almıştır. Bu olaya parelel, Türkiyenin Kıbrıs politikalarını sınamak ve Türkiye'yi köşeye sıkıştırılmak için Rum kesimi ile İsrail ve ABD şirketi üçlüsü biraraya getirilerek Kıbrıs'ın güneyinde, Uluslar arası hukuka ve Türkiyenin bölgedeki çıkarlarına aykırı olarak, petrol ve doğal gaz arama bahanesi ile Türkiye kışkırtılmış,bu faaliyetler Türkiye tarafından "savaş sebebi” sayılmıştır. Türkiye, bölgeye araştırma gemisi göndermiş,hiçbir sonuç alamamıştır. Bölgede İsrail,ABD,Kıbrıs Rum Kesimi çalışmaları devam etmektedir. Türkiyenin çıkışlarına karşı,İsrail F15 savaş uçakları Türkiye karasuları ve Mersin üzerinde tam techizatlı alçak uçuş yaparak savaş kşkırtılıcığına devam etmiştir.Tam bu sırada ABD den Türkiye'ye bu konuda İsrail'i rahatsız etmemesi, aksi halde,bölgede çıkacak bir çatışmada ABD nin tüm gücü ile İsrail'in yanında olacağı uyarısı yapılmıştır.Türkiye AKP hükümetinin çıkışları geri püskürtülerek "stratejik müttefikimiz”(!) Türkiye'nin karşısında yer alararak Türkiye hükümetini susturmuştur.Bu sırada Başkan, Obamadır.<br />
Obama'nın geçmiş döneminde ABD nin temel politkalarında olumlu bir değişimin olmadığı görülmüştür.<br />
6 Kasım 2012 tarihinde yapılan seçimleri ikinci defa Obama kazanmış ve üst üste iki kere seçilen Demokrat ABD başkanlardan olmuştur. Diğer aday Mitt Romney den iyidir.<br />
Türkiye hükümetinin ileri gelenleri”Obama heyacanından,sabaha kadar uyumadım”, ”darısı başımıza "temennilerini beyan etmişlerdir. "Ümit fakirin ekmeği” babından ,Obama'dan beklenen ümitler devam ediyor.<br />
Bazı çevreler, Obama'nın siyonistlere rağmen seçildiğini iddia ederek, ABD politikalarında, Yahudi ve neo-con ekseninden kurtulmuş bir değişimin başlayacağı ümidini beslemek istiyorlar. Bu ümidi, İsrail Başbakanı Netanyahu'nun Obamaya karşı olduğunu,Obama'nın buna rağmen kazandığı tezine dayandırmaktadırlar.. Oysa ABD de yapılan seçim öncesi anketlerde seçmenlerin Netanyahu'nun Obama konusunda aceleci davrandığı kanaatinde olduklarını ortaya koymuştur.<br />
Obama'nın önceki dönemi ümit bağlayanları hayal kırıklığına uğratmıştır.<br />
ABD yönetimleri Siyonistlerin etkisinde kaldıkça,ABD nin ekonomik,mali,askeri,siyasi gücünün ne amerikalıların ne de dünyanın barışı için kullanılabilmesi mümkün değildir. ABD liler öncelikle bu etkiden kurtulmanın mücadelesini vermelidir. Obama bunu başarabilirmi? Sanmam.<br />
ABD politikalarına ümit bağlayan ülke yönetimleri, her an yarı yolda bırakılabileceklerini hesaba katmak zorundadırlar.<br />
ABD çıkar amaçlı büyük bir Anonim Şirkettir. Hayır kurumu değildir. Menfaatleri neyi ve kiminle olmayı gerektiriyorsa o yönde politikalar geliştirmiş ve kim başkan olursa olsun temel politikaları değişmemiş değişmeyecektir.<br />
Geleceğini ve ümitlerini, ABD politikalarına ve seçilen başkanlarına bağlayanlar,bağladıkları ümit gerçekleşse bile,başka alternatif politikalar geliştirmek zorunda olduklarını bilmelidirler.Çünkü başkasının arabasında sürekli seyahat ederseniz, istediğiniz yere varamazsınız,ayrıca bedel ödemek zorunda kalırsınız.</p>
]]></content:encoded>
<author>Mustafa Geçer</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/mustafa-gecer/abd-yine-obama-yi-secti/55/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:18:38 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Devlet Tiyatroları Ne İşe Yarar</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Batı medeniyeti ürünü kurum ve kavramların, batılılaşma hareketleri ve projesi ile Türkiye’ye taşınmaya başlanmasına yönelik devrimlerle beraber hayatımızda, birçok değişiklikler meydana getirildi. Topyekün bir batılılaşma hareketi devam ederken, milletin buna direnme gücü, ülkede ne oluyor bitiyor bunu öğrenme şansı dahi yoktu.</p>

<p>Devlet tiyatrosu denen kurumlarda Avrupa ülkelerinden ithal edildi.</p>

<p>Tiyatro, kültürel batılılaşmanın önemli bir ayağı idi.Tiyatrosuz batlı olmak büyük bir eksiklik olacağından,tiyatronun derhal ithal edilmesi lazımdı. Bu batılılaşmanın olmazsa olmazı olarak görülüyordu.</p>

<p>Sorun, batı tipi tiyatroyu kim getirecekti, bunun sahnelediği oyunları kim seyredecekti,bu işe kim para yatıracaktı? Türkiye için bu iş, karlı bir iş değildi. Kimse cebinden para koyarak Türkiye’de bu işe soyunmazdı. Belki kiliseler birliği bu işi misyonerlik faaliyetlerinin bir aracı olarak destekleyebilirdi. Müslüman topluma, tiyatro eserleri ile Hıristiyan bibi yaşama kültürünü aşılayabilirlerdi. Ancak öyle olmadı, bu işe devlet sahip çıktı. Bu işi devlet hazinesinden finanse ederek tiyatroları batılılaşmanın bir mabedi haline getirmek akıllıca bir politika olarak görüldü. Buna hiç kimse de karşı gelemezdi.Nede olsa devlet işin içinde.Çağdaşlığa (!) kimse karşı gelip ipe gitmek istemezdi.</p>

<p>Nihayet 1936 yılında kurulan Konservatuar’ın yöneticiliğine ve baniliğine Karl Ebert görevlendirildi. Müslüman kültüründe böyle şeyler olmadığından bu işi ancak bir Avrupalı yapabilirdi. Öyle de oldu.</p>

<p>1940 yılında "Tiyatro ve Opera Tadbikat Sahnesi” kuruldu. Millet kendi camisini mabedini kendisi yaparken,devlet yöneticileri bu tip kurumları milletten topladığı vergilerle büyük paralar sarf ederek inşa etmeye başladı. Halk bu gibi batı kaynaklı kurumlara pek rağbet etmedi, hatta karşı durdu. Kendi doğrularına aykırı ve zararlı gördü. Halk biliyordu ki tek parti döneminde milletin inancına savaş açılmış, hayırlı hiçbir iş yapılmıyordu. Tiyatro ile de halka hayırlı bir şey verilmeyecek, batı yaşam tarzı ve inancının propogandası yapılacaktı.</p>

<p>1947 de Karl Ebert yöneticilikten ayrıldı. Yöneticiliğe yerli biri, Muhsin Ertuğrul getirildi.</p>

<p>1948 de küçük ve büyük tiyatrolar açıldı. 1949 da Devlet Tiyatrosu "Devlet Tiyatrosu ve Operası” olarak kuruldu.</p>

<p>Küçük tiyatro, Cevat F.Başkut’un "Küçük Şehir” eserini,Büyük Tiyatro J.W.Goethe’nin "Faust”unu sahneledi. Daha sonraları ,Jan De Hartog, Garson Kanin, Albert Camus, L.Pirandello,Lillian Helman,Strati Karra,William Shakespeare,Jean Paul Sartre,Athol Fugard gibi yabancı yazarların; Dinçer Sümer,Necati Cumalı,Aziz Nesin,Nazım Hikmet Ran gibi yerli yazarların eserlerini sıklıkla sahneledi. 2003 yılından sonra daha çok Nazım Hikmet Ran,ın Kuvayı Milliye sini,Güngör Dilman ‘ın Deli Dumrul’u, Martin Mcdonaugh’un ,Leenane’nin Güzellik Kraliçesi, Orientexpress 2008 den itibaren "Vagon Tiyatro” ile Ankara –Tatvan hattında ve doğu batı kültürünü birleştirmeyi amaçlayan Orientexpess, Ankara- Almanya güzergahında hizmet(!) vermeye devam etti. Bunlara sormak lazım, bu millete mal olmuş onların kutsallarını,değerlerini günümüze taşımış,Necip Fazıl gibi,Mehmet Akif gibi hiçbir yazarın eserini sahneledinizmi? Hayır,sahnelemezler.Bu amaca aykırı düşer.</p>

<p>Vatandaş tiyatrocuları tanımaz,tiyatroya gitmez,gidene de iyi gözle bakmaz, bunu da gayet iyi biliyorlar.</p>

<p>Hükümet , her şeyi özelleştirdiği gibi devlet Tiyatroları’nı da özelleştirme kapsamına aldı. En isabetli özelleştirme kararını da almış oldu Bu karar daha kesinleşmeden,uygulama alanına konmadan, birkısım asalak,kendilerini çağdaş sanatçılar olarak kabul eden canlı türü koro halinde bağrışmaya başladılar. Bu eylemi millet hayrına,sanat aşkına yaptıklarına hiç inanmıyorum. Devlet sanatçısı payesi ile bugüne kadar milletin sırtından aldıkları paracıklar ün ve ünvanları,beş para etmez sanatları(!), milletin kutsallarına küfretme ,alaya alma, onlarla eğlenme, dolçe vitaları, ellerinden gidecek diye koro haline böğürüyorlar.</p>

<p>Devlet Tiyatroları geçen yıl 126.000.000.-TL gider yapmış, buna karşılık yaptığı hasılat 4.900.000.-TL olmuştur. Yani; 121.100.000.-TL zarar etmiştir. Aradaki fark bu fakir milletin kesesinden, hazineden ödenmiştir. 2012 yılı bütçesinden 136.000.000.-TL ödenek ayrılmıştır. Bu işin içinde şehir tiyatroları da yoktur. Sanatlarını özgürce icra etsinler,gişe rekorları kırsınlar ,büyük paralar kazansınlar ,yeter ki milletin sırtından insinler,millete ve değerlerine hakaret mabedi haline getirdikleri tiyatrolarının bedelini millete ödetmesinler.</p>

<p>Bir zamanlar, tek parti döneminde yapılan sanat etkinlikleri hep anlatılır. Erzincan’a milleti çağdaşlaştırmak(!) için senfoni orkestrası konser vermeye gelir. CHP tek parti dönemidir, İl valisi CHP il başkanıdır, halkı jandarma marifetiyle bir salona doldurtur.Onlara konser dinletip çağdaş ve batılı olmalarına katkıda bulunup hayır(!) işleme niyetindedir. Cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası gelir sahneye yerleşir. Orkestra büyük bir iştahla sanatını icra eder. Konser bitince, önceden bu kadar kalabalık izleyici beklemeyen şef, bir yaşlı vatandaşa döner ve "Tebrik ederim sizleri, bu şehirde bu kadar sanatsever olacağını tahmin etmemiştim,konseri nasıl buldunuz?” diye sorar. Yaşlı amca:” Oğlum Erzincan’a Ruslar geldi zulmetti,ermeni çeteleri zulmetti,pontuslu geldi zulmetti ancak Erzincan, Erzincan olalı bu zulmü görmedi.”der. Halkın genetiğine aykırı bu işi, sanattan öte içeriğini, halkımız zulüm olarak algılamıştır.Bu milletin % 1 i dahi halen Devlet Tiyatrosuna gitmez. Birincisi, böylesi tiyatro geleneğinde yoktur. İkincisi, tiyatrodan çok içeriği ile verilmek istenen şeye karşıdır. Tiyatro, halkın kültür ve inancına uygun temsiller için kullanılsa, milletin kültürüne hizmet edecek içerikli oyunlar sergilense, halk tiyatroya gider.Konuları iyi tiyatrolara amatör tiyatrocular oynasa bile halkın gittiği görülüyor.</p>

<p>Hazırlanan yasa taslağında, devlet tiyatro sanatçılarının yüksek tazminatla emekli edileceği, emekli olmak istemeyenlerin çalışmasalar dahi maaş almaya devam edilecekleri ifade ediliyor. Buna hiç gerek yok ve böyle yapılırsa büyük haksızlık yapılmış olur.Bunlara yüksek tazminat verilmesi diğer çalışanlara haksızlık olur.Bunlar imtiyazlı sınıf değildir. Hukuk devletinde imtiyaz olamaz. Tazminat biryana, Devlet kurularını zarar ettirdiklerinden dolayı sorgulanmaları ve izahları yeterli ve haklı bulunmaz ise yöneticilerine zimmet çıkarılması gerekir. Adil olan budur.</p>

<p>İnşallah milletin hayrına sonuçlandırılır.Bunun devamında, kültürümüzde olmayan, Opera, Bale,Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gibi kurumlarda milletin sırtından indirilir. İndirilmelidir. Bu işlerin sevdalıları, her meslekte olduğu gibi yapacakları sanatın sermayesini kendileri koysunlar. Bundan daha tabii ne olabilir. Bu çağdaşlık havarileri, hiç olmazsa millete milletin paraları ile değil, kendi paraları ile hizmet edip, bedelini de hizmeti alanlardan tahsil etsinler. Devletten kuruş yardım almadan bu işi yapan çok sanatçımız var.</p>

<p>Bunların seküler içerikli sahne oyunları için, benimde verdiğim vergilerden oluşan hazine gelirlerinden ödenen paraların en azından kendi payıma düşenini helal etmiyorum.</p>

<p>Diğer mükellef vatandaşlar bu konuda iradelerinde özgürdürler.</p>
]]></content:encoded>
<author>Mustafa Geçer</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/mustafa-gecer/devlet-tiyatrolari-ne-ise-yarar/54/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:17:00 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Dünya'da ve Türkiye'de NEOKAPİTALİZM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Batı dünyasında Rönesans ve Reform hareketleri ile sosyal, siyasi, hukuki alanlarda olanlar ve olmasına inanılanlar yeniden tanımlandı.</p>

<p>Temelde Rönesans ve Reform hareketleri alışılagelmiş Katolik teamüllere, daha genel anlamda kiliseye bir başkaldırı olarak düşünülebilir. Öyle de olmuştur. Her şeye müdahil olan kilise ruhban sınıfına karşı halkın ve aydınların çıkış yolu araması ile özellikle reform hareketleri kendisini göstermiştir. İslam coğrafyasında meydana gelen gelişmeler daha geniş özgürlük ve düşünce alanlarının meydana gelmesi batıyı da derinden etkilemiştir. Başka bir ifade ile Reform ve Rönesans hareketlerini İslam medeniyeti tetiklemiştir diyebiliriz</p>

<p>Her alanda olduğu gibi batılı düşünürler sosyo ekonomik alanda da olagelenleri, olanları ve olması gerektiğine inandıkları gelişmeleri de tanımlamış ve uygulama alanına konmasına vesile olmuşlardır.</p>

<p>Batılı ülkelerin ve dünyada mevcut ülkelerin sosyo ekonomik düzenleri, sosyalizm, kapitalizm, karma ekonomi düzeni olarak kategorize edilmiş ve katı bir şekilde uygulama alanına konmuştur. Batılı aydın her şeyine gem vuran katolizmin katı kurallarına ve bu kuralları suistimal eden ruhban sınıfına engizisyonlara başkaldırırken Müslüman aydın da onları izleyerek kendi inancına başkaldırmaya başlamıştır. Batıdan esen rüzgar her şeyi etkilemiş, batıda üretilen kavram ve kurallar kabul görmeye, neredeyse tartışılmaz bir iman şartı haline gelmeye başlamıştır.</p>

<p>1789 Fransız İhtilali ile iktidara gelen batı tipi kapitalizm, küresel boyutta uygulamalrını başlatmıştır. Korunan menfaatler değiştikçe yasalar ve uygulamalar da değişmektedir. Önemli olan korunan menfaatin kimin menfaati olacağıdır.</p>

<p>Kapitalizm, toplumun değil bireyin kapitalistik menfaatini koruma üzerine kurulmuştur. Bunun sonucu olarak, bütçeleri onlarca ülkenin bütçesini ve zenginliklerini gölgede ve geride bırakan şahıslar, aileler, şirketler zuhur etmiştir. Servet belirli ellerde yığılmış, kapitalist düzen de bunu korumayı kendi inancı olarak kabul etmiş ve korumuştur. Adil olmayan bir gelir dağılımı huzursuz bir toplum yapısı meydana getirmiştir.</p>

<p>Bir tarafta çöplükleri karıştırarak yiyecek arayan insanlar, bir yanda bir avuç bir eli yağda bir eli balda, hatta bir eli havyarda bir eli asırlık viski şişesinde insanlar peydah olmuştur.</p>

<p>1789 her ülkeyi olduğu gibi bizim ülkemizi de etkilemiştir. Dini, siyasi, hukuki, sosyal alanlarda yeni arayışlara sebep olmuştur. Fransız İhtilali ile işbaşına gelen burjuva (kapitalist) sınıf bu yapılanmaya " Novus orda seclorum” yani " Yeni dünya düzeni " adını vermişlerdir. Bizde de " Nizamı-ı Cedid " hareketi başlamıştır. Bu değişim 1790’ larda başlamıştır. Bu değişimin muhtemel saiki Fransız ihtilali ve getirdiği değişikliklerin bize yansıması olmuştur.<br />
II. Dünya Savaşı henüz bitmeden 1944’de Temmuz ayında ABD’de Bretton Woods kasabasında galip ülkeler ABD patronluğunda para ve finans konferansı topladılar. Bu sisteme Bertton Woods Sistemi denildi. Aslında Yaltada yapılan dünyayı fiziki paylaşım gibi bu konferansın da dünyayı mali paylaşım ve yönetme konferansı olarak düşünebiliriz. Burada uluslar arası para idari sistemi dünyanın önde gelen devletleri arasındaki ticari ve mali işlemlerde uygulanacak kurallar belirlendi. Uluslar arası para sisteminin kuralları bu anlaşmada belirlendi. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankasının kurulması kararlaştırıldı. Bu kurumlar 1946’da faaliyete geçti.</p>

<p>Bu toplantıda ABD’nin önerilerini ekonomist Herry Dexter White sunmuştur. İngiliz ekibin başında da John Maynard Keynes bulunmuştur. Bu konferansta altına dönüştürülebilen tek para birimi ABD Doları kabul edilmiştir. Diğer para birimlerinin değerlerinin de dolara göre ayarlanmasına karar verilmiştir. Bretton Woods’da alınan bu kararlar, sıkı para politikaları, paranın küresel dolaşımının önüne geçilmesi, sıkı kontrol altına alınması ve sabit kur sistemi uygulamalarının temel belirleyici politikaları olmuştur. Bunun sonucu batılı ülkelerde tüccarların önünü görmesi ve ülkelerine daha çok yatırım yapması sağlanmıştır.<br />
Dünya da iki kutba ayrılmış biri kapitalist, diğeri sosyalist blok. Her ne kadar arada karma ekonomi denen bir düzen varsa da bu düzen daha çok kapitalizme yakın seyretmiştir.<br />
Geri kalmış ülkeler ekonomik kalkınmalarını tamamlamak için kendilerini bu iki yoldan birini tercih temek zorunda hissetmişlerdir. Geri kalmışlık kompleksinden kurtulma yollarını ararken ne yapıp yapıp kalkınmalıyız inancı ile kendi öz kültür ve inancını dahi terk etme yoluna gitmişlerdir.</p>

<p>Zamanla gelişmiş batı ülkelerinde yüksek getirisi olan yatırım alanları kalmamış, bunun yanı sıra dev bankacılık kurumları ile elde atıl para stokları artmıştır. Bretton Woods sisteminin önemli bir açmazı da bu durum olmuştur. Elde para var, yatırım yapacak bakir ve rantabl alan yok. Ne yapılacak?<br />
Tüm paraların Amerikan dolarına endekslenmesi, zamanla piyasaları germiştir. 1971’de ABD’nin doları altına endekslemekten vazgeçtiğini açıklaması ile sistem çökmüştür. Bu kriz ABD dışındaki ülkelerde dolar miktarının artması ve doların reel değerinin düşmesi sonucu meydana gelmiştir. ABD’nin altın karşılığı olamayan dolar basıp dünya pazarına sürmesi finansal sömürünün bir şekli olmuştur.</p>

<p>1971’den sonra dünya kapitalizmi elinde bulundurduğu atıl para stokları ile dünyaya açılmaya, paralı alanları çarpmaya yarayacak mekanizmaları geliştirmeye yüksek para kazanma yollarını aramaya başladı ve buldu. Bretton Woods’da alınan sabit kur ve paranın küresel dolaşımının sıkı kontrol edilmesi kararının tam zıddı sayılacak karar aldı; dalgalı kur, serbest dolaşım. Hem dolar kuruna müdahale ile arbitraj gelirleri, kur farkı gelirleri ve rakip üçüncü dünya ülkesi ekonomilerini çökertecek bir silah hem de sermayenin serbest dolaşımını sağlayarak dünyanın karlı alanlarını talan etme, diğer bir değişle küresel tefeciliğin önü açıldı. Bu durum finans kapitalizmini gündeme getirdi. Parası olan düdüğü çalar politikası yürürlüğe kondu.<br />
Batının iktisadi zenginliğinin altında daha çok sömürgecilik yatmaktadır. Sömürgeci olamayan ülkelere de sömürgecilerin sermayesi akarak, o ülkelerde yatırımlar yaparak iktisadi kalkınmalarına katkı yapmıştır.<br />
Doğu bloku yani sosyalist blok da 1990’da çöktü.Tek kutuplu bir dünya doğru bir seyir başladı.<br />
Bir düşünürün dediği gibi; " Komünizm kapitalizmin zirvesi.” idi. Kapitalizmde sermaye sahipleri ancak belirli alanlarda tekel oluşturabilir. Fakat komünizmde ülkenin her şeyi komünist politbüro yöneticilerinindir. İşte halk adına sosyalist devlet düzeni kuranlar halkın her şeyinin hamisi ve sahibi oldular. Ne hikmetse 1990’a kadar yolda yürüyen atlı arabanın,kedinin,köpeğin,ineğin hatta genç erkek ve kızların v.s sahibi dahi devlet iken birden her şeyin sahibi bir avuç insan oldu. Rusya’da üç beş sende dolar milyarderleri ABD’deki milyarderleri sollayacak syılara ulaştılar.</p>

<p>Forbes’in yaptığı dünya zenginleri listesine 15 Rus işadamı (!) girdi. Moskova 2011 yılında 79 oligarkıyla dünyanın milyarder başkenti oldu. Çelik devi Novolipetsk’in sahibi Vladimir Lisin (54) 24 milyar $ servetiyle Rusya’nın en zengini. Çelik üreticisi Soverstal’in en büyük hissedarı Aleksy Mordasov 29. sıradaki zenginin mal varlığı 18.5 milyar $, Mikhail Prokhorov 18 milyar $ serveti ile ülkenin üçüncü zengini. İngiliz futbol kulübü Chelsea’yi 800milyon sterline alan Roman Abramoviç 13.4 milyar $ servete sahip.<br />
Forbes 2011’de dolar milyarderlerinin sayısı rekor seviyede artarak 1.210’a yükseldi, toplam servetleri 4.5 trilyon $. Geçen yıl milyarder sayısı 1011 idi. Demek ki bir yılda 199 milyarder daha olmuş.</p>

<p>İnsan düşünüyor; sosyalist bir ekonomide her şeyin mülkiyetinin devlete ait olduğu bir düzende bu adamlar üç beş yılda nasıl milyarder oldular? Yoksa orada da kapitalizm vardı da halk kandırılıyor muydu? Ortaya çıkan sonuç sosyalizm ve eşitlik hikayeleri ile tek tip elbiseye, tek göz eve, on eve bir tuvalete mahkum edenler eşitlik edebiyatı yaparak, halka olmadık zulmü ve sıkıntıyı yaşatırken kendileri halk adına kendi hesaplarına ülkenin tüm kaynaklarını hortumlamışlar.</p>

<p>Türkiye’nin duruşu ne olmuştur, ne durumdadır?<br />
Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında ekonomik kalkınmanın en önemli ayağı olan sanayileşme devlet eliyle yürütülmeye çalışılmıştır. O dönemlerde sermaye sahibi insanlar yok denecek kadar azdı. Olanlarda genelde Avrupa ile yakın ilişki içinde bulunan gayrimüslim vatandaşlardı.<br />
Cumhuriyet döneminde devlet ağırlıklı bir kalkınma programı uygulanmıştır. Çok partili dönemde ABD ile olan ilişkiler daha da artarak devam etmiştir. Sistem ibresi kapitalizme doğru kaymış, devlet özel sektörü özendirerek teşvik tedbirleri almaya başlamıştır. Her şeye rağmen Türkiye iyi idare edilmemiş ve kalkınmasını bir türlü tamamlayamamıştır.</p>

<p>Türkiye genelde karma ekonomi modeli üzerinden kalkınmasını sürdürmüştür. Özel sektörün cazip bulmadığı alanlarda devlet önemli yatırımlar yapmış sanayi kuruluşları inşa etmiştir. Devlet iktisadi kuruluşları, beceriksiz ve ahlaksız yöneticilerin, birçok siyasi iktidar ve bürokratların elinde arpalık haline getirilmiş, zarar bir yana KİT borçları bütçeden ödenir hale gelmiştir.</p>

<p>Türkiye ve benzeri ülkeler örtülü sömürge durumundan çıkmak ve kalınmak için çabalarken özellikle Batılı ülkeler servetlerine servet katma yarışı içinde olmuşlardır. Teknolojideki gelişmeler, sanayinin gelişmesi yeryüzünde her kıymet ve hammaddeyi sömürerek sömürgeci bir toplum olarak ekonomik refahlarını artırmışlardır.</p>

<p>1983’den sonra Özal hükümeti ile Türkiye kapitalist sisteme hızla kaynamaya başladı. Batılı sermaya sahiplerinin dünyayı yeni bir dalga ile talan etmeleri bunun gerektiriyordu. Dalgalı kur, sermayenin serbest dolaşımı. Sermaye dolaşıp ne yapacak? Nerede tatlı kazançlar var onu süpürecek. Bunu sağlamak için fakir ülkelerin borçlanma ihtiyacı artırılacak, onlara yüksek faizle para satılacak, özelleştirme politikaları ile kar getiren devlet kuruluşları yok pahasına satın alınacak. 90’lı yıllarda üflenen özelleştirme politikası geri ülkelerin yöneticileri ve bilim adamlarınca tartışılmaz bir vahiy gibi algılandı ve ona iman edildi. Korkunç bir özelleştirme furyası başladı. Kar eden Devlet İktisadi Teşekkülleri satılığa çıkarıldı ve haraç mezat satıldı. Borç ödendi, ödendikçe artan borç. Eldeki tesisler bitti, borç bitmedi.<br />
Serbest sermaye dolaşımı ve dalgalı döviz kuru uygulamaları için dağılmış doğu bloku ülkeleri ve üçüncü dünya ülkelerinde, kapitalist,moda deyimle serbest piyasa modelinin mali aygıtları yoktu.Bu ülkelerde yapılacak operasyonlar için bu aygıtlara acil ihtiyaç vardı.Bu aygıtlar derhal aradaki sistemlere monte edileliydi. Edilsin ki küresel aktörler oyunlarını rahat oynasınlardı.<br />
Öncelikle sermaye dolaşımını hızlandıracak ,karlı alanlara anında ulaşılıp yatırım yapabilmeyi sağlayacak aygıtlar kurulmalı idi. Bunun için öncelikle küresel bankacılık oralara konuşlanmalı,menkul kıymetler borsası ,devlet tahvil borsaları kurulmalıydı ki adam yorulmadan,arabasında seyahat ederken,yatarken,labtopu ile hatta cep telefonu ile karlı alanlara yetişip saniyede yatırımını yapsın.<br />
Türkiye de menkul kıymetler borsası,devlet tahvil borsası ve diğer aygıtlar 1985 de tesisi edildi.Artık Türkiye kapitalist oyunların oynanabileceği alan haline getirildi. No kapitalist piyasa düzenine ayak bastık.Artık devlete iş kalmadı.Sadece beklemek yetecektir.Yabancı sermaye gelecek ülkeye yatırım yapacak,tüm sorunlarımızdan kurtulacağız.Devletin yatırım yapıp üretim yapmasına gerek kalmamıştır. Bundan sonra piyasa ekonomisi her şeyi otomatik halledecek devlete bol bol adliye sarayı,E<br />
tipi,F tipi alfabenin son harfine kadar tipte hapishane (ceza infaz evi)yapabilecektir.</p>

<p>Ülkelerin kalkınmışlık kriteleri, ölçüleri nelerdir? Hangi ülke kalkınmış ülkedir? Kalkınmanın bedeli ne olmalıdır? Kalkınma şart mıdır? Kalkınma kimlere ve ne oranda gelir sağlamıştır? Kalkınmışlığı gösteren ölçütler ne kadar gerçeği yansıtıyor? Kalkınmışlığın kazanımları, getirileri nasıl paylaşılıyor? Nimet, külfet paylaşımı adil mi? Bu ve benzeri sorular cevaplanırken burada önemli olan iki unsur gelir paylaşımı ve fırsat eşitliği konularının nasıl halledildiğidir.</p>

<p>Sosyal devlet anlayışı ve uygulaması özellikle servetlerin nasıl paylaşıldığı, adil olup olmadığı üzerinde durur. Her şeye rağmen kapitalist modelle kalkınmış ülkelerde gelir paylaşımı son derece adaletsizdir. Bunun giderilmesi için bir mekanizma da yoktur. Kapitalist modelin adil olmadığı ortaya çıkmıştır.<br />
Türkiye 21.yy da kapitalizmi keşfederek kalkınmasını onun sihirli kollarına bırakmış durumda.Kapitalizmle dansta,ayaklar kapitalzmin müziğine uyacakmı,yoksa kalkınacağız diye bir yüzyıl daha kaybedecekmiyiz ? Zaman gösterecek ancak birçok alanlarda ekonominin dışsal faktörlere bağlı olduğu bir Türkiye ye ipi elinde bulunduran harici güç ve oluşumlar müsaade edeceklermi ? Etmez iseler bu engeller nasıl aşılacak,bununla ilgili bir çaba göremiyoruz, aksine dış bağımlılıklar daha da güçlendiriliyor.<br />
1985 yılından buyana Türkiyedeki serbest piyasa uygulamaları ve neticelerini ayrı bir yazı da değerlendirmek gerekir. Uygulama sonuçlarının görünürde hoş tarafları var ancak toplumsal yapı ve değerler sistemimizle çatışan tarafları çok.Ödenecek bedeller çok ağır.<br />
Gelir dağılımı,külfet paylaşımı dengeleri olumsuz yönde yol alıyor.Sosyal devlet yok oluyor.Fırsat eşitliği,haksız rekabet refahı olumsuz etkiliyor.<br />
2011 yılında dolar milyarderi listesinde 39 Türk gören Forbes şaşırdı. 2008 yılında 8 doalr milyarderi olan Türkiye’nin 2011’de 39 milyarderi oldu. Yapılan istatistikler Türkiye’de en fakirle en zengin arasındaki gelir dağılımı uçurumunun derinleştiğini gösteriyor.<br />
Yeni dünya düzeni sahnede,eksik kalmış alanların fethine devam ediyor.Geri kalmış ya ad az gelişmiş ülkelerin yönetimleri küresel sermayenin insafına ,müşfik(!) kollarına kendisini atmış güzel hülyalara dalmış akibetini bekliyor.<br />
Bu gelişmeler yeni yapılanmalara ve olaylara gebe.Yeni savaşlara gebe.Sonuçta yeni dengeler kurulacak.Bunun bir bedeli olacak,ödenecek,ödeniyor zeten.Bu bedeli korkarım dünyadaki mazlumlar ödeyecek.</p>
]]></content:encoded>
<author>Mustafa Geçer</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/mustafa-gecer/dunya-da-ve-turkiye-de-neokapitalizm/53/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:14:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Türkiye Bor Madenleri Jeopolitiği</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Batılı hıristiyan aleminin,müslümanlara karşı yürütükleri "Haçlı savaşları” ilk zamanlarda din savaşları olarak kendisini göstermiştir.İslamı ve müslümanları yok etmek,Kudüsü geri almak,</p>

<p>Arrz-ı Mev-udu kurtarmak amacını güdüyordu.Batıdaki düşünce akımlarının yaygınlaşması bağlamında iktisadi düşünceler de gündeme gelmeye başladı. Merkantilizm, jeopolitik gibi fikir akımları batılı</p>

<p>politikacıları materyalist politikalarada eğilim göstermeye sevketti. Hatta haklı olmanın, güçlü olmaktan geçtiğine inanmaya başladılar.</p>

<p>Haçlı düşüncesi sömürgecilikle birleşti. İktisadi güç elde etmek için, adeta sömürgeciliği bilimsel temellere oturtmaya yönelik teoriler geliştirdiler.</p>

<p>Haçlı düşüncesinden vazgeçmemekle birlikte, bunun yanına sömürgeciliğide katarak sadece İslam coğrafyasına değil,</p>

<p>menfaatleri bulunan her coğrafyaya saldırarak işgal ettiler.İşgal ettiklari ülkeleri sömürgeleştirerek o ülke halkının büyük bir kısmınıda katlettiler.</p>

<p>O topraklarda işbirlikçi,mandacı kesimlerle sömürge yönetimleri kurdular.Bunun adı; o ülkeye "medeniyet, çağdaşlık ve demokrasi götürmek "oldu</p>

<p>19.yüzyılın başlarında Osmanlı halen ayaktaydı ve İslam coğrafyasının işgal ve sömrülmesi önünda önemli engel olarak görülmekteydi.</p>

<p>Engel ortadan kaldırılmalı,yeryüzündeki tek islam ülkasi ve gücü yok edilmeli,Osmanlı coğrafyası parçalanmalı,etkin güç haline gelmesi önlenmeli,</p>

<p>topraklarındaki başta petrol olmak üzere tüm kıymetler sömrülmeliydi.Bu başarıldığında, hem haçlı hem sömürgecilik galip gelecekti.</p>

<p>Hasta adam dedikleri Osmanlının ortadan kaldırılması politikasına, MESELE-İ ŞARKİYE diğer bir ifade ile "Doğu Sorunu”dediler.</p>

<p>Bu sorun muhakkak halledilmeliydi.</p>

<p>Sömürgeci güçlerin bu amaçlarını gözden geçirmeden, o günkü amaçların uzantısı olan bugünkü olayları kavramak mümkün değildir.</p>

<p>Günümüzde oynanan; ne Büyük Ortadoğu projesinin ne anlama geldiğini, ne Afganistan İşgalini,ne ırak İşgalini,ne Ortadoğu enerji ve petrol yataklarının paylaşımını,</p>

<p>ne arab baharını, nede Türkiye’nin Bor madenlerinin peşkeş çekilmesi için oynanan oyunları gözden kaçırır,onların oyunlarını bozacak gerçekçi politikalar üretemeyiz.</p>

<p>Biz de batılı güçlerin muhibleri gibi o topraklara, insan hakları,demokrasi ve medeniyyet getiriyorlar nakaratlarını tekrar eder dururuz.</p>

<p>Ortadoğu petrolleri,Türkiyede bulunan Bor madeni rezervleri, batılı ülkelerin hep iştahını kabartmış ve bölgenin jeopolitik önemini artırmıştır.</p>

<p>Bu sebeplerden bölgeye hakim olma politikalarını aralıksız ve ısrarla sürdürmektedirler.</p>

<p>Osmanlının ortadan kaldırılması,bölge enerji yataklarının ele geçirilmesi, buna ilaveten İsrail devletinin kurulması ve güvenliğinin sağlanması,</p>

<p>haçlı dünyasının son 200 yıl içinde en önemli politikası ve</p>

<p>savaş gerekçesi olmuş ve olmaya devam ediyor</p>

<p>Yüzyıllardır sürdürdükleri bu savaşta amaçlarına büyük ölçüde ulaşmışlar, ulaşamadıkları hedeflere de ulaşmak için her aracı kullanmaya devam ediyorlar.</p>

<p>Onlarca Haçlı savaşı,Birinci Dünya Savaşı,İkinci Dünya savaşı,Irak işgali,Afganistanın işgali,Libya’ya duydukları ilgi,İran’ın tehdit edilmesi,</p>

<p>henüz ulaşamadıkları hedeflerin ele geçirilmesi için Büyük Ortadoğu Projesi adı altında yürürlüğe koydukları planın parçalarıdır.Bu projenin hayata geçirilmesi</p>

<p>için bölgede saflarına aldıkları yönetim ve iktidarlarla hızla hedeflerine yaklaşmaktadırlar.</p>

<p>Türkiye Bor yataklarına ilgileri,bor üzerinde oynanan oyunlar hep bu politikaların uzantısı olan çalışmalardır.Bor üzerinde ısrarlı uzun vadeli çalışmalarını sürdürüyorlar.</p>

<p>Türkiye, maden çeşitliliği açısından zengin olmasına karşılık, rezervi büyük ölçüde olan çok madeni yoktur.En fazla rezerve sahip madenler;krom,bor ve linyit madenleridir.</p>

<p>Bu madenlerden stratejik önemi haiz olanı bor madenleridir.Dünya üzerindeki bor rezervinin % 75 i Türkiye de bulunmaktadır.Bor ‘un çok değişik kullanım alanları bulunmaktadır.</p>

<p>Günümüzde 500 ün üzerinde kullanım alanı vardır.Fosil yakıtlar yani kömür,petrol,doğalgaz gibi yakıtlar tüketildiğinde, bor önemli bir enerji kaynağı olabilecektir.Uzay araçlarında,</p>

<p>otomobillerde,bor füzyon santrallerinde enerji elde edilmesinde de kullanılacak en güvenli enerji kaynağı haline gelebilecektir. Türkiye dışındaki bor rezervleri bugünkü tüketimle</p>

<p>60-70 yıl sonra bitecektir.Türkiye bor rezervleri bin yıl yetecek miktara sahiptir.Bu demektir ki ileriki yıllarda Türkiye bor konusunda Dünya tekeli olacaktır.</p>

<p>Bu sebeple bor Türkiye jeopolitiğinin en önemi unsurudur.Akıllı yönetilmesi halinde, Türkiye’yi dünyada söz sahibi ülke haline getirebilir.</p>

<p>Batılı sömürgeci ülkeler bor’un stratejik önemini daha önce fark ederek çalışmalara başladılar.</p>

<p> </p>

<p>Dünyanın en büyük rafine bor üreticisi US.Borax firmasıdır.ABD ve Arjantin bor rezervlerine sahiptir.Bu miktar dünya rezervinin %11 ine tekabül etmektedir.</p>

<p>Türkiye bor yatakları, 1861 yılında çıkartılan Maadin Nizamnamesi uyarınca,1865 yılında Fransız şirketine verildi.Cumhuriyet dönemine gelindiğinde</p>

<p>1960 da bazı yerli şirketlerde küçük çaplı bor işletmeleri kurmuşlarsa da dünya devi şirketlerle rekbet şansı bulamadı. 1978 de kamulaştırmadan önce Avrupalı şirketlerce işletildi.</p>

<p>Bu şirketler Türkiye de bor işleyecek tesisler kurmadılar,teknoloji getirmediler,bor madenini ocaktan çıkarıp hammadde olarak götürdüler.Bor rezervlerimizi işetmeye değmez küçük ve kalitesiz gösterdiler.</p>

<p>Bu politikayı İngiltere yürüttü. Rio Tinto Zinc şirketinin bir kolu olan Borax Consolidated ltd.Türkiye bor sahalarında faaliyet gösterdi.</p>

<p>Daha önceleri Desmond Abel Smith’in elindeki Sultançayırı ve yeni Bor sahaları 27.Ekim.1950 tarihinde 3/12002 sayılı kararname ile Borax Consolidated Ltd’ye devredildi.</p>

<p>Bu şirket o tarihlerde Dünya tekeli oldu.Şirket 25.11.1955 tarihinde Türkiyede sevimli görünüp dikkat çekmemek için isim değiştirdi.</p>

<p>Şirket ünvanı başına TÜRK kelimesi getirilerek; TÜRK BORAKS MADENLERİ AŞ. oldu.</p>

<p>Bu şirketin sermaye dağılımı:Boarx consolidated Ltd.%94,Türk ortaklar :%2,İngiliz ortaklar:%4 şeklinde idi. Bu şirket Türkiye borlarının sahibi oldu.</p>

<p>6.1.1956 da Sultançayırı sahası bu şirkete tescillendi.</p>

<p>Şirket,Kırka Sarıcakaya sahasında yaptığı sondajlarla tespit ettiği bor rezervini 10 milyon ton olarak beyan ederek</p>

<p>45 yıllık işletme imtiyazı istedi.Şüphe üzerine MTA (maden tetkik arama)nın yaptığı araştırmada rezervin 10 Milyon ton değil,</p>

<p>400 milyon ton olduğu,daha sonraki araştırmada rezervin bir milyar ton olduğu anlaşıldı.</p>

<p>1958 yılında NATO bor madenini stratejik hammadde ilan etti. Bunun üzerine borla ilgili tartışmalar başladı.Bor madenlerinin kamulaştırılması gündeme geldi.</p>

<p>Tartışmalardan rahatsız olan Borax Consolidated 1963 de rapor hazırladı. Bor raporunda: Türkiyede bor madenleri tükenmiştir.Türkiye’nin 20 bin ton satış şansı vardır.</p>

<p>Rekabet şansı yoktur. Bor endüstrisi zarar eder, Borax Consolidated ortak edilirse bu endüstri kurulabilir.ABD nin rekabetini üzerinize çekmeyin.Açıklamalarında bulundu.</p>

<p>Tüm bu tespitler yanlış ve yalan çıkmıştır.</p>

<p>1978 tarihinde bor devletleştirilmiştir. Bor madenleri ile ilgili tüm yetkiler ETİBANK’a devredildi.</p>

<p>Dünyanın en kaliteli borlarının Türkiyede olduğu anlaşıldı.Emet,Bigadiç,Kestelek borları (kolemanit B2O3) 1978 öncesi tonu 40-60 dolardan satılırken,tonu 300 dolardan satılmaya başlandı.</p>

<p>Bugün dünya bor üretiminin 560 bin tonu ABD US Borax tarafından,475 bin tonu,Türkiye Eti Holding tarafından üretilmektedir.</p>

<p>Türkiye bor madenlerini devletleştirdiği halde ,Avrupalı ve Amerikalı şirketler işin peşini bırakma niyetinde gözükmüyorlar.Türk bor una karşı ilgileri ısrarcı bir yapıda devam ediyor.Her fırsatı değerlendirerek Türk borlarına sahip olmak hiç olmazsa ortak olmak peşindeler.</p>

<p>1999 yılında IMF ile yapılan borçlanma görüşmelerinde,18.stand by da bor madenlerinin özelleştirilmesi taahhütler arasında yer almıştır.IMF,bor madenleri,Ziraat Bankası,Halk Bankası ve Emlak Bankasının özelleştirilmesi taahhüdünü istemiş bu taahhüt Türk hükümetince (ANASOLM) verilmiştir.</p>

<p>Bu tarihten önce 1986 yılında Özal hükümeti "GLOBAL EKONOMİYE YENİ DÜNYA DÜZENİNE ENTEGRASYONU SAĞLAMAK ÜZERE KAMU KURULUŞLARININ NASIL ÖZELLEŞTİRİLMESİ GEREKTİĞİ ARAŞTIRMASI” işini J.P.MORGAN BANK’a ihale etmiştir.Morgan Bank hazırladığı ,”ÖZELLEŞTİRME ANA PLANI”nda ilk önce,</p>

<p>ETİBANK’ın bir Holding halinde organize edilmesi,holdinge bağlı karlı Müesseselerin (BOR,KROM) öz kaynaklarının satılmasını önermiştir.</p>

<p>2001 yılında Türkiye’yi ziyaret eden ABD Hazine Bakanı Yardımcısı JOHN TAYLOR (Dünya bor piyasasına hakim olan DODGE&COX ve RİO TİNTO HOLDİNG yönetim kurulu üyesidir) ilk ziyaretini</p>

<p>dönemin özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanına yapması manidardır.(RİO TİNTO 1978 den önce Türkiyede Türk borunun%80 ini işleten Borax Consolidated Ltd nin ana şirketidir,dolayısıyla</p>

<p>Türk Boraks Madecilik AŞ.nin %94 hisseli ortağıdır.)</p>

<p>Dünya bor üretimi 1.5 milyon ton olup bunun %42 si US Borax diğer adı ile Rio Tinto Holding tarafından %33.4 ü Eti Holding tarafından üretilmektedir.</p>

<p>Kalan üretimi Rusya,Çin gibi ülkeler yapıyor.</p>

<p>Bor üzerinde oyunlar bir türlü sona ermedi. 2000 yılında bor madenlerinin özelleştirilmesi için dönemin hükumeti.Sanayi Ticaret Enerji Tabii Kaynaklar Bilgi ve Teknoloji Komisyonuna Bor la ilgili</p>

<p>bir tasarı getirdi.</p>

<p>Tasarıda : 1- 2840 sayılı yasanın 2.nci maddesinde bulunan "Bor” kelimesi kaldırılmıştır.</p>

<p>2-Bu yasa yayımı tarihinde yürürlüğe girer.</p>

<p>3-Bu yasayı bakanlar kurulu yürütür.</p>

<p>Şeklinde üç madde vardı. Kanun bundan ibaretti.</p>

<p>Komisyon başkanı MHP li Oktay VURAL dı. Komisyon üyesi olarak,bu yasanın gerekçesini başkana sorduğumuzda ;</p>

<p>”Bor madenlerimiz devlet tekelinde olup verimli ve rantabl olarak işletilemediğinden, bu madeni özelleştirmek istiyoruz, özel sektör eliyle daha verimli işletilmesi amaçlanıyor.” Dedi.</p>

<p>İşin arka planını araştırdığımızda, IMF görüşmeleri sürüyor ve IMF bor madenlerinin özelleştirilmesini ısrarla şart koşuyor. İşin arkasında US Borax firmasının olduğu görüldü.</p>

<p>Kemal Derviş’e emanet edilen ve onun "Güçlü Ekonomiye Geçiş” diye ANASOLM hükümetine sunduğu proğramın gereği olduğu ortaya çıktı.</p>

<p>Güçlü Ekonomiye Türkiyenin mi yoksa küresel sermayenin mi taşınmak istendiği, 2000 ve 2001 yılı ekonmik kriz ve Türk ekonomisinin çökertilmesi ile anlaşıldı.</p>

<p>US Borax ünvanlı ABD li şirketin dünya bor tekelini elinde tuttuğu, elinde tuttuğu ABD bor yatakları ve özelleştime ile ele geçirdiği Güney Amerika ,</p>

<p>Arjantin ve diğer ülke yataklarının tükenmesi ile tekel olma imtiyazının Türkiyeye kalmaması için IMF ye Türkiye Bor larının mutlaka özelleştirilerek ellerine geçmesi için dayattığı ortaya çıktı.</p>

<p>Komisyon başkanı Oktay Vural’ın "Özel sektör eliyle borumuzun daha verimli işletilmesi” gerekçesinin hiç de masum olmadığı,</p>

<p>Türk borunun Teodor Herzel torunlarına ait US Borax firmasına peşkeş çekilmek istendiği ve o firmanında yüz yıllık amacının gerçekleşmek üzere olduğuna şahit olundu.</p>

<p>Parti grubu olarak BOR madenlerimizle ilgili Meclis Araştırma Önergesi verdik. Önerge sunum konuşmalarını Meclis Genel Kurulunda yaptık.</p>

<p>Önerge oylandı, kabul edilmedi.Buna rağmen yapılan konuşmalar ve Bor’un stratejik öneminin ortaya konulması, bor özelleştirme tasarısının kadük kalıp kanunlaşmamasını sağlamış oldu.</p>

<p>Borumuzu kutarmıştık.</p>

<p>Dünya maden tekelleri Türk boru üzerindeki emellerinden vazgeçmedi. Bu işi uzun vadeli bir politika olarak sürdürmeye devam ediyorlar.</p>

<p>05.Mart.2012 tarihinde enerji Bakanı Taner YILIDIZ ın 2840 sayılı yasanın ,bor madenlerinin arama ve işletilmesini devlete veren 2.nci maddesine bir fıkra eklenerek ,</p>

<p>borun hizmet alımı yoluyla özel sektöre açılmasının amaçlandığı ortaya çıktı.Mülkiyet devlette kalacak, boru özel sektör işletecek. Anlaşılan işi böyle bir yolla bitirip dünya tekellerine açacaklar. .</p>

<p>Azerbaycan, Şahdeniz petrol yatakları da, mülkiyeti Azerbaycanda kalmak şartı ile 99 yıllığına batılı petrol tekellerine işletmeleri üzere devredildi.</p>

<p>Şahdeniz petrolleri Aramco gibi Rokofeller şirketlerince 99 yıl işletilecek, rezervler bitecek,boş varillerin mülkiyeti Azerbaycanın olacak.</p>

<p>Bor yatakları işlenip bitirilecek.Maden galerilerinin mülkiyeti devlette olacak,ne yapacaksa.</p>

<p>Bor üzeride oynanan oyunlar mutlak devlet lehine bozulmalıdır.Borumuza sahip çıkmalıyız.</p>

<p>Hiç işlenmeyip ocaklar kapatılsa dahi bor madenleri geleceğin,uranyum gibi nükleer madenlerinden sonra ikinci sırada stratejik madendir.</p>

<p>60 yıl sonra diğer ülkelerde bitecek dünya bor otoritesi Türkiye olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
<author>Mustafa Geçer</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/mustafa-gecer/turkiye-bor-madenleri-jeopolitigi/52/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:12:56 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Gaziantep-Türkiye'ye Yolculuğum</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemde çok çalışıyor ve işten sonra İngilizce öğreniyordum. İşim zor ve stresliydi. Peru’daki yaşamım dini inancımı tehlikeye sokuyordu çünkü işyerinde ne örtümü takabiliyor, ne de namaz kılmaya zaman ya da uygun yer bulabiliyordum. Üstelik, kendi ülkemde yabancı gibi hissediyordum. İnsanlar, kıyafetlerimden dolayı Perulu olmadığımı, Arap kökenli olduğumu düşünüyor, hatta Müslüman olduğum gerçeğinin terörist olduğum anlamına geldiğini çıkarıyor, bu tür önyargılarda bulunuyorlardı. Fransa’daki son saldırıdan dolayı eski işyerimdeki insanların bana dinim İslam hakkında sorular sorduğunu hatırlıyorum. Ve şimdi buradayım, hayallerimi gerçekleştiriyorum. İslam’ı özellikle bir medrese öğrenebilmek için Türkiye’ye geri dönmeyi dilediğimi hatırlıyorum, ki böyle bir şey camisi bile olmayan ülkemde imkansızdı. Sadece Müslümanların namaz kılmak için kullandığı eski bir ev vardı. Çocuklar için İslami bir okul yoktu.</p>

<p> </p>

<p>Bu güzel ülkeyi ilk defa ziyaret ettiğim zamanı hatırlıyorum. Medreselerinden birinde Risale -i Nur ile beraber dinimi öğrenme fikri ta kalbimin derinlerinden aklıma düşmüştü, ve şimdi biliyorum ki Allah beni dinlemişti. Bana üç yıl önce bahşedilen, ülkemde inancımı ve dinimi güçlendirmemi sağlayan Risale-i Nur okumanın tatlı okyanusuna dalıverdim. Risale-i Nur, haftasonlarımı içinde bulunduğum Müslüman topluluğunda değişik aktivitelerde yer almaya adamama motive ettiği gibi, dava uğruna hizmette çalışmama vesile oldu, ki bu benden doğal olarak çıkmıştı. Mutlulukla hizmet ediyordum. Ruhum mutmain oluyor, kalbim sevinçle doluyordu. Çok zamanım olmamasına rağmen başka meşguliyetlerden zaman çaldım. Şüphesiz Allah her zaman bu mübarek görevde bana yardım etti. Bin kere elhamdülillah.</p>

<p> </p>

<p>Allah, bugün beni bu güzel ülkeye İslam’la gıdalandırmak, kalbimi temizlemek, ve zavallı ruhumun yaralarını iyileştirmek için getirdi. Şimdi burada, medresedeki son İngilizce dersimin sayesinde biliyorum ki, ruhun yaraları insanları inançlarını kaybetmeye, hatta daha da kötüsü, imansızlığa kadar götürebilir. Bu durumda ben de dinimi daha iyi tanımayı ve kutsal kitabım Kuran-i Kerim’i okumayı çok istiyorum. Allah nasip etsin. Amin.</p>

<p> </p>

<p>Şimdi buraya nasıl geldiğimden bahsetmek istiyorum. Uçağımın kalkmasından önceki gece valizimi hazırlama telaşı içindeydim. Telaş diyorum çünkü ülkemde beni karakterize eden zaman kıtlığıydı. Dünya beni fani, dünyevi şeylerle sarmıştı. Maişet telaşında, cismani mal mülk peşinde koşturuyordum. Şimdi biliyorum ki bunların hiç bir değeri yok. Asıl değeri olan ahiret için yaptığımız işlerden gelen elle tutulamayan, manevi mal mülkümüz. Şimdi kesinlikle biliyorum ki Allah için yaptığımız işlerin ödülü ya bu kısa dünyada ya da ahirette. Ve kalbimizin yaralarını iyileştirmemiz gerekiyor. Bu içten gelen yaralar vücudumuzda görünen yaralardan çok daha önemli.</p>

<p> </p>

<p>Müslümanların mübarek günü olan Cuma gelip çatmıştı. Havaalanına akrabalarım ve annemle geldim. Doğal olarak hüzünlü bir şekilde veda ettik. Uçak kalktığında kalbimde bir acı hissettim. Ülkemden ve ailemden ayrılıyordum. Onlar tarafından yanlış anlaşıldığımı hissediyor olsam da, bu tür bağları hiç bir zaman koparamayız. Daha sonra Brezilya’ya ulaştım ve neredeyse 10 saat orada bekledim. Orada yağmurla karşılandık, ve sonunda Barla-Isparta dışında kalbimi ilk defada çalan şehir olan İstanbul’a gidiş uçağına bindim.</p>

<p> </p>

<p>Uzun bir yolculuktu. Yorgundum ama umrumda değildi. Gece ve sonra da gündüz bulutları gördüğümde tefekkür ettim. Bu güzel yaradılış eseri için binlerce kere elhamdülillah. Sübhanallah. Sonunda uçak inerken İstanbul’u gördüm. Bir yıl öncesinden hatırımda kalan şehirle aynıydı. Geceydi, şehirde bütün ışıklar yanmış, harika bir şehir manzarası oluşturmuş, her yer ışıl ışıldı. Uçaktan indiğimde gözyaşlarına boğuldum. Bir bir düşen gözyaşlarımı durduramıyordum. Kalbim kendini samimiyetle ifade ediyordu. Belki de bu ülkenin bana ne kadar anlam ifade ettiği fikriydi beni ağlatan. Bu ülke beni kuvvetlice dinime, ve ruhumdaki en yüce şey olan inancıma bağlıyordu. Ve herkes alkışlarken, ben ağlıyordum, çünkü kalbimin parçalarını bıraktığım rüya şehrime ulaşmıştım.</p>

<p> </p>

<p>Hayal edemeyeceğim kadar sıcak bir aile beni bekliyordu ve ertesi gün başka bir uçağa yetişmem gerekiyordu. Arkadaşım Yasemin havaalanında beni bekliyordu. Onun sevgisi ve arkadaşlığı o dakikada yaralı kalbimi yumuşattı ve yalnız hissettiğimden dolayı ağlamama engel olamadım. Daha sonra uçak kalktığında kalbimi daha fazla gözyaşıyla temizlemem gerekiyordu. Dili bilmediğim için kendimi ifade edemememden dolayı şiddetli bir yalnızlık hissettim. Ruhumda var olan kibir dize geldi, tevazuyla doldum. Uçağın kanadının yanında pencere kenarında otururken, yolculuğun ortasında ışık saçan sıcacık güneş sırf Allah’ın merhametiyle kalbimi ısıttı. Onun en güzel isimlerini görmeye başladım. Gaziantep havaalanına ulaştım. İki kardeş beni medreseye getirdi. İlk geldiğimde biraz kaybolmuş, sanki başka bir dünyadan gelmişim gibi hissettim. Alışıldığı gibi bana lezzetli yiyecekler ve çay ikram ettiler ve sonrasında bana yatacak yer hazırlayanların tatlı seslerini dinledim. Daha sonra büyük, biraz yaşlıca, ama gayet güçlü ve akıllı, kocaman gülümsemeli bir abla geldi. Beni anlamadığım kelimelerle karşıladı, ve beni öyle büyük bir sevgiyle ağırladılar ki, ruhum anlamıştı.</p>

<p> </p>

<p>Buraya geleli bir ay oldu ve bu deneyimim inanılmazdı. Hiç bir zaman hayal edemeyeceğim bir şeydi. İlk günlerde bir filmin içindeymişim gibi hissettim. Kolayca iletişim kuramıyordum. Her yere sözlükle gitmek zorunda kaldığımda, bazen İngiizce, bazen Türkçe, bazen işaretle, bazen de kalp diliyle iletişim kurmak durumunda kaldığımda acizliği ve güçsüzlüğü tattım. Burada, cemaatte yaşamlarını İslamı öğrenmeye adayan, çokça okuyarak, ezber yaparak, yaradılışımızın gayesi olan kulluğun her konusunda uzmanlaşan kardeşlerle beraber güzel bir tecrübe yaşıyorum. Bu yüzden burada günlük olarak sünnetleri ve hikmetli açıklamalarla beraber Kuran ayetlerini öğreniyorum. Kardeşlerle İngilizce okumalar paylaşıyorum, ve hayatımda hiç yaşayamadığım bir şey olan 5 vakit camiden ezan sesi duyuyorum. Ezan sesi kalbimden ah ettiriyor, bazen duyduğumda pencereye gözlerimi çeviriyor, ağaçları, berrak gökyüzünü görüyor, güzel ve saf anlar geçiriyorum. Bu yüzden burada yaşamaktan çok memnun oluyorum. Huzursuz yaşamımda koşuşturmayı bıraktım. Nihayet yaşamımı koşuşturma, stres ve korku olmaksızın Allah’ı hamd etmeye adayabiliyorum. Anlamamaktan dolayı biraz bunalmış bir haldeyken, mübarek bir Cuma günü şiddetli kar yağdı. Garip bir şeydi çünkü bana karın çoktan durmuş olması gerektiği söylenmişti. Önceki gün kar yağması için Allah’a dua etmiştim, ve belki de Allah hayatımda ilk defa kar görme ve karın tadını çıkarma zevkini bana bahşetmişti. Allahu ekber! O gün öğleden sonra dersinde pencere önüne oturmuş, pamuk şeker gibi kocaman kar tanelerinin düşüşünü tefekkür ediyordum. Bu güzel manzara kalbime bir hediye olarak aklıma kazındı. O dakikada kardeşlik ve ihlas hakkında okuyorlardı. Ben de Türkçe’den okudukları sayfayı İspanyolca kitabımdan bulmaya ve aynı anda takip ederek anlamaya çalışmaya karar verdim. İlk Türkçe ders aldığımda heyecanlandım ve odama koştum. Nihayet herkesle birlikte anlayarak aynı grupta hissetmiştim.</p>

<p> </p>

<p>Ruhum ve nefsim böylece burada terbiye olunuyor. Önceden çok konuştuğumdan susma orucuna da ihtiyacım vardı. Şimdi her şey farklı ama bu deneyim hayata ve inancıma daha da kıymet vermemi sağlıyor. Said Nursi’nin dediği gibi: "Açlık olmazsa, yemek lezzet vermez.” Açıkça anlıyorum ki güç ve bağımsızlığın aşırısı bizi kibre, ihmale ve manevi zayıflığa sürükleyebilir. Allah’a binlerce kez şükür ki bana kolaylığı tecrübe etmeme fırsatını verdi ve yaptığım ve yapabileceğim her şeye kıymet biçmemi sağladı. Ailemden uzak olmamla aile fikrini kabul ettim ve hala kendi ailemi kurmadığımı fark ettim. Etrafta çocukları oynayan bir çok kadın gördüm. Evlerinde çocuklarına bakmaya nasıl kendilerini adamış olduklarını, gülümsemelerinden, kıyafetlerinin zarif işlemelerinden, mutfaktaki sabırlarından, gösterdikleri sükunetten gördüm. Velhasıl, bu deneyim, her şeye gücü yeten, nimetleri bahşeden, her şeyi idare eden Allah’a içtenlik ve tevazuyla dua etmenin önemini daha da iyi anlamamı sağladı. Şimdi kalbimdeki dileğim Allah’ın bana daha da güç verecek ve her zaman hizmette birlikte çalışabileceğim bir aile bahşetmesi. En büyük temennim bu. Amin.</p>

<p> </p>

<p>Son olarak, burada kaldığım kısa sürede öğrendiğim bazı fikirleri gözden geçirmek istiyorum. Başta, dinin en yüksek ruhlara ulaşmak için bu imtihan sahasında bir sınav olması fikri. Ayrıca, kalbin yaralarının, inancımızı azaltarak, hatta inançsızlığa sürükleyerek ahiretimizi tehdit ettiklerinden, vücudumuzdaki yaralardan daha önemli olması. Bu yüzden imanı korumak ve her gün gıdalandırmak, yaradılışımızın gayesi olan, Yaradan’a hamd-ü sena etmek, ve Allah’ın yarattığı her şeyin onu kendi dilinde tesbih ettiğini, ve en güzel eserinin biz insanlar olduğunu bilmek çok mühim. Allah’ın isimlerini öğrenip, tefekkür ederek en yüksek mertebeye çıkabiliriz. Bir çiçek sümbüllenince O’nun Cemil ismini görebilir, acıkıp onun sonsuz merhametinden nimetlenince Rezzak ismini anlayabiliriz. Ayrıca anladım ki noksanlık ve zorlukların varlığı gereklidir çünkü böylece sabrın ve şükrün kıymetini öğrenerek en merhametli olan Allah’a bütün içtenliğimizle dua etme fırsatı bulabiliyoruz. Sonuç olarak, kendimi ifade etme şansı bulduğum için Elhamdülillah. Sizden duam, Müslüman bir aile kurarak dinimi huzurla yaşayabilmek, ve dinimi yayabilmek yolunda İslami bir aileyle hizmet etmek. Allah nasip etsin. Amin.</p>

<p> </p>

<p>E Mail: jenny-g-j@hotmail.com</p>

<p> </p>

<p>Tercüme:Meryem Nur Deryal</p>
]]></content:encoded>
<author>Amira Amina</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/amira-amina/gaziantep-turkiye-ye-yolculugum/51/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:07:05 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Güney Amerika'da Bir Müslüman Bayan </title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bismillahir rahmanir rahim<br />
<br />
Güney amerikada peru ulkesinde katolik dini hakimdir ve ayricada hiristiyanliğın değisik kollarida ilerlemektedir. Bu çoğunluk etkisine maruz kaldigimiz icin burada insanlarin degisik tanrılara ve azizlere taptığını görüyoruz. İslam bu toplumun bilmedigi tamamen değisik bir din. Burada islamın adı duyuldugu zaman terorizmle eslestiriliyor ya da kadinlara kötü davranış ya da çok eşli erkekler olarak görülüyor.<br />
Bu yüzden bu topraklarda islam ile tanişmak gerçekten çok büyük bir şans, bir rahmet, biz Allah’ın bizi özellikle seçtiğini hissediyoruz. Kendisine ibadet etmek icin seçilmisiz, ve cok seyi değisik bir yoldan görme şansi yakalamişız ve cennete girebilmek için iyi amel işleyebilme gücünü yakalamişız. Şimdi kesinlikle biliniyorki bu hayattan sonra sonsuz bir hayat var ve ayrıca kıyamet günü gelecek. Bu yüzden nasıl hazırlanacağımızı ve hangi yolu seçeceğimizi biliyoruz. Bu yola seçildiğimiz içinde elhamdulilah diyoruz.<br />
<br />
Bir bayan müslüman olarak topraklarimdaki tecrübemi yani nasil seçtiğimi ailemle ve diğer kişilere nasıl karşı koyduğumu anlatmak istiyorum.<br />
Ben son sınıf hukuk öğrencisiyim. Ayrıca devlet enstitüsünde çalısıyorum hemde gurur duyarak Risale-i Nur öğrencisiyim. İslamla tanıştığım zaman cok etkilendim. Alternatif bir dunya vardi ve insanları birlesmeye ve imana çağırıyordu yani islam doktrini gercekten ikna oldum. Ben bir belgeyi imzalamadan once iyice okuyup ve anlamaya calisan bir kisiyim. Gercegi anlamak için yanlızca doğru ve mantıklı delillere ihtiyacım vardi ama herşeyden ileri olarak kalbim bana bu güzel islama girmem icin rehberlik etti. Allah’a karşı sevgi hemen hemen hepimizde mevcut. Beni Allah’ın iradesine girmeyi tesvik etti. Biliyorum ki bir cok insan bunu ister ama çoğu insan kayıptadır. Ben böyle hissediyordum. İmanımı geliştirmek ve düzeltebilmek icin hicbir yol bulamadim. Hayatım boyunca bircok yolu denedim ama hicbiri sonuca ulasmadi. İslamla tanistigim zaman kalbimde bir rahatlama ve herseyi anlama kabiliyeti hissettim bircok şeyin gerçegi, evreni anlamak, hayatimiz, neden dünyaya geldiğimiz, niye geldiğimiz, amacımız ve bu dünyanin anlami ne. Elhamdulillah.<br />
<br />
Ben islamla tanistığım zaman sadece incelemek istedim ama müslüman olacağimi hiç düsünmedim Hayatimin bana gunde 5 vakit basörtüsü kullanmama izin vermeyecegini düsünüyordum ve birçok şeyi bırakmanın çok zor olduğunu düsünüyordum ama yavaş yavaş kalbim beni yeniyordu, kalbim hergün biraz daha Allah’a yaklaşmaya çalışıyordu. Şehadet getirmenin önemini anladim çünkü herhangi bir zamanda ölebilirdim ve Allah’a boyun eğmek bu dünyayi ve öbür dünyayi kurtarmak için gerçekten önemliydi. Birgun gözlerim yaşlı ve kapali olarak düsündüm ve dedim ki; bende müslüman olmak istiyorum. Başında biraz karşı çıksamda müslüman olmaya ve secilmislerden olmaya karar verdim. başlangıçta zorlanacağımı bildigim halde Allah için kabul ettim çünkü onunla hersey barıstır herşey iyidir. O en merhametli ve en bağışlayıcıdır. O gözü kapalı güvenebileceğimiz tek kişidir. O bizi her zaman için sevecek olandir. Herseyde bizi yönlendirendir eğer niyetimiz ciddiyse bizi bağıslayandir bize sonsuz mutluluk sözü verendir. Bunların hepsini bilmek müslüman olduğumda karsima çikan zorluklarla mücadele etmenin önemsiz olduğunu gösterdi. Aci çekmek ve çilelere katlanmak cennete girmek için yapilmasi gerekir. Mükemmel bir müslüman değilim çok zorlandığım oldu ama O en iyi bilendir. Hergün daha iyi bir müslüman olmak için mücadele veriyorum. En azından O’na biraz daha yakın olmaya calışıyorum.<br />
 </p>
]]></content:encoded>
<author>Amira Amina</author>
<link>https://www.dunyatimes.com/yazarlar/amira-amina/guney-amerika-da-bir-musluman-bayan/50/</link>
<pubDate>Sun, 10 Jul 2022 19:04:36 +0300</pubDate>
</item></channel>
</rss>